Zavallı Konak


 01 Haziran 2024

Mustafa arabayı sağa çek yavrum…”

“Niye amca? Burada trafik yoğun duramayız.”

“Olabilir. Beni indir, git park yeri bul ve sonra gel.”

“Sen ne yapacaksın amca?”

“Ben şu binaya gireceğim?”

“Amca deli misin, Orasın Kürdistan Komünist Partisi, sana göre bir yer değil.”

“Karışma ve dediğimi yap.”

 

Arabadan indim ve yolun karşı tarafına geçtim. Kapıda otomatik makineli bir koruma bana yaklaştı ne istiyorsun der gibi bana baktı. Arapça selam verdim ve partinin ileri gelenleri ile görüşmek istediğimi söyledim. Cevap vermedi görevli, ama benle binaya doğru ilerleyince ne istediğimi anladığını kabul ettim. Bu arada Mustafa da geldi ama beti-benzi sapsarı kesilmiş ve tedirgin. Birlikte bahçe kapısından içeri girdik, danışma diye kurdukları kulübe boştu. Sürekli sağa sola göz atıp inceliyorum. Bize refakat eden koruma bu tecessüsümden rahatsız olacak ki yanıma iyice sokuldu ve nerelere baktığımı takip etmeye başladı. Renk vermedim. Kendimden emin bir şekilde ilerledim ve binanın girişinde bizi bekleyen kişiye elimi uzatarak Arapça kendimi tanıttım. 19 yaşındaki yeğenim Mustafa’yı da tanıtmayı ihmal etmedim. “İçeri buyurun.” demeden, Kürtçe bize nasıl yardımcı olabileceğini sordu. Ben de yetkili birisiyle konuşmak istediğimi münasip bir dille ifade ettim. 

 

Ana binadan uzaklaşarak ek bir binaya girdik. Gözlerim ise sürekli ana binayı inceliyordu. Kapıda beklememizi istedi. Mustafa da yüz mimikleriyle burada ne işimiz olduğunu sorar gibi duruyordu. Kapı açıldı aynı adam bizi içeri buyur etti. Büyükçe bir salonda sigara dumanından göz gözü görmediği bir ortamda lüks koltuklara gömülmüş beş kişi oturuyor ve meraklı gözlerle ikimize bakıyorlardı. Makamda oturan takım elbiseli adam, saçları ve bıyıkları kap karaya boyanmış şişman birisiydi. Elindeki sigarayı, ağzına kadar izmarit dolu sigara tablasına yerleştirerek, ayağa kalktı ve bize Kürtçe hoş geldiniz diyerek yer gösterdi. O da nasıl yardımcı olabileceğini sorunca ben de Arapça “İzniniz olursa bu binayı gezmek istiyorum.” dedim. Gülümseyerek ve bozuk bir Arapçayla “siz de mi yoksa bu bina da işkence gördünüz?” diye sordu. “Yok, yok” diye cevap verdim ve Mustafa’yı göstererek ilave ettim. “Ama bu gencin dedesi benim yüzümden iki ay burada hapis yattı” diye ilave ettim. Ciddi bir tavırla “demek buranın Saddam zamanında istihbarat olduğunu biliyorsunuz” sorunca başımı sadece hafifçe salladım çünkü bu esnada ek binadan çıkıp esas merak ettiğim binaya girmek üzere idik. Çok heyecanlıydım ne kulaklarım kimseyi duyuyordu ne de gözlerim kimseyi görüyordu. Bütün duygu dünyam gözlerimde yoğunlaşmış, merakla binanın koridorlarına ve odalarına bakmaya çalışıyordum. 

 

Altmış yıl içerisinde binanın dış çehresi pek değişmemişti ama iç tertibi alt üst olmuştu. Yine de gözlerim, muhayyileme nakşedilmiş odaları, köşeleri ve duvarları arıyordu. Beyhude; giriş katında hiçbir şey altmış yıl öncesini çağrıştırmıyordu. Bütün izler silinmiş, konağın eski revnaklığı kalmamıştı. Bunun yerine duvarları Karl Marks’tan tutun Lenin ve Stalin’e kadar Komünizm’in ileri gelenlerinin resimleriyle süslüydü. Giriş katında umduğumu bulamayınca gözüm yukarı katlara çıkan merdine ilişti. Hayret! Korkuluğu hiç değişmemişti; o güzelim demir işlemeler olduğu gibi duruyordu. Taş basamakları ise uyduruk ve kırılmış karo taşlarıyla döşenmişti. İzin almadan üst kata yöneldim. İtiraz etmeden refakatçi de benimle alelacele çıkmaya başladı; Mustafa da arkamdan şaşkın şaşkın geliyordu. İçimi bir ferahlık kapladı, yukarı kat pek değişmemişti. Merdivenin hemen karşısındaki odanın kapısı kapalıydı. Esas hatıralarımın hazinesi bu odada saklıydı. Destur istemeden kapının yarı kırık tokmağını çevirdim; kilitliydi. “Açmamızı ister misin?” diye bir ses arkadan geldi. Arkama döndüğümde karşımda makamda oturan adamı gördüm. Belli ki benim nereleri gezmekte olduğumu merak etmiş. “Çok” dedim kendisine... “Açın” diye talimat verdi. Açıldı. Kapı açılır-açılmaz hatıralarım bir meltem gibi yüzümü yalamaya başladı. Evet… Burası hayatımın bir dilimini aksediyordu. Pencereler hariç, hemen hemen her şey yerli yerinde duruyordu. Duvardaki çerçeveli ve tavandaki yuvarlak süslemeler olduğu gibi duruyordu. İçimden her ikisi ile selamlaştım. Hasa Çayı’na bakan pencereye usul usul yaklaştım ve dışarı baktım. Esas burası benim dostum ve sırdaşım idi. Hasa Çayı’nı temsil eden çakıl taşlarını ve kışta incecik, baharda gürül gürül akan sularını gözlerim aradı. Tabi ki altmış yıl öncesinin manzarası yoktu karşımda. Çirkin betonarme ve briketlerle yapılmış gecekondular her yeri kaplamıştı. Başımı kaldırıp tavan baktım. Demet demet hatırları yüzüme dökülmeye başlamıştı ki,

 

Bu odanın sizin için bir önemi var mı?” diye sordu adam. Soru beni odayla olan ünsiyetimden koparmış kendime getirmişti. 

Çok… Burada otururdum ilkokul dördüncü sınıftayken.”

Tuhaf! Ben buranın okul olduğunu ilk defa sizden duyuyorum. Bir yanlışlık olmasın?” adamın cahilliğini yüzüne vururcasına kendisini süzdükten sonra:

Burada Burhan ve yanında Yılmaz otururdu. Tahta da şu karşı duvara asılıydı.” Adam tavır değiştirerek soru sorma şeklini değiştirdi:

Bir okul nasıl sığmıştı bu binaya?”

Bu binanın dört oda bir salonu giriş katında idareye tahsis edilmişti; birinci ve ikinci sınıfları da bu katta idi. Üçüncü, dördüncü, beşinci ve altıncı sınıflar ise ikinci katta idiler. Bodrumda ise üç oda vardı, birinde bekçi kalırdı, biri kantindi diğeri de depoydu. Bina 1949 yılında Kerkük Kadısı İbrahim Nakib tarafından yapılmış. O tarihte Tepe Mahallesinin ilk, Kerkük’ün en büyük evlerinden birisiymiş.

Bunu ilk defa sizden duyuyorum. Garibime gitti; siz binanın yapılış tarihini bile biliyorsunuz. Bu binayla çok özel ilginiz olsa gerek. Bu ilgi nereden geliyor acaba?” Gülümseyerek cevap verdim:

Çünkü sözünü ettiğim kadı benim dayımdı.” Adam gözlerini açarak:

Öyle mi? Buyurun oturun sizinle tanışalım. Anlaşılan siz Kerküklüsünüz?”

“Evet Kerküklüyüm, daha doğrusu Kerküklü bir Türkmen’im. Vaktimiz dar kusura bakmayın. Kısmet olursa başka bir zaman sizinle sohbete gelirim.”

“Sanırım bir hususu size açıklamak isterim. Biz bu binada kiracıyız ve Belediyeye her ay kira öderiz. Yani bina bize ait değildir.”

“Anladım.” demekle yetindim. Çünkü çok iyi biliyordum 2003 yılında Kerkük yağmalanırken, bu binanın nasıl yağmalandığını ve neticede nasıl Kürdistan Komünist Partisi’ne peşkeş çekildiğini… 

 

İzin isteyip çıkarken, Mustafa’nın artık yüzü gülüyordu, sanki bir cendereden kurtulmuştu. Hemen beni sorgulamaya başladı:

 

Amca gerçekten bu dayınızın evi miydi?”

Evet yavrum. Dayım eşini kaybedince Kale’deki meşhur cumbalı evini satışa çıkarmış ve bu evi yapmış. O yıllarda dayımın oğullarından doktor olan Ahmet ve avukat olan Celal Kuveyt’e giderler. Üç kızı ve en küçük oğlu yanında kalır. Kızları Kerkük’ün ilk kadın öğretmenleri olarak 1950’de göreve başlarlar. Ancak dayım bu yeni konağına yerleşir-yerleşmez ikinci bir hanımla evlenir. Dayımın okumuş olan kızları bu kadını hiç sevmezler. Derken bir sene sonra dayım vefat eder. Kızlar, babalarının bu ikinci eşiyle mahkemelik olurlar ve bunun üzerine konağı okul yapılması şartıyla Kerkük İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağışlarlar. Kadın bu sefer Milli Eğitim Müdürlüğü’nü mahkemeye verir. Uzun süren duruşmalar neticesinde kadın mahkemeyi kaybeder ve 1960 yılında ilkokul olarak açılır.”

“Yaman kadınmış…”   

 

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 210. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 210. Sayı