1940’tan Günümüze Değin Modern Azerbaycan Türk Edebiyatı ve Zirve Şahsiyetlerinden Örnekler


 01 Mayıs 2025

A. 1940’tan Günümüze Değin Modern Azerbaycan Türk Edebiyatı

Bu dönemde, bütün dünyada olduğu gibi, Azerbaycan Türk edebiyatında da roman, hikâye, tiyatro ya da şiir türlerinde konu savaşa kaymıştır. Azerbaycan edebiyat tenkitçileri 1940 ile 1960 arasındaki süreci muharebe devri olarak görmüşlerdir. Hakikaten de bu yirmi yıllık süre içerisinde edebiyatta genel eğilim faşizme karşı başlatılan mücadelenin destanını yazmaktı. Elbette Azerbaycanlı yazarlara bu görevi deklare eden sosyalist hükümet idi. 

Yalnızca Azerbaycan’da diğer Sovyet ülkelerinde de tematik süreç aynıydı: Savaşa genç bir asker olarak katılan ve döndükten sonra 1950-1960’lı yıllarda savaş hatıralarını, intibalarını yazan veya bunlardan yararlanarak değişik birçok eser ortaya koyan bir kuşak yetişir. Bunların eserlerinde “gerçek savaşın” ne olduğu görülür. Yaşanmışlıktan gelen canlı ve ürpertici hususiyetleri ile bu eserlerin büyük bir çoğunluğunun tek yanlı görüşle yazılmaları tezat teşkil eder. Bu gibi eserler hikâye, roman ve tiyatro türlerinin imkânlarını zorlarlar. Savaşla birlikte uzak ülkenin egzotizmi de eserlere yansır.[1]

Savaş yıllarında edebiyata başlayan fakat olgun eserlerini ancak 1946’dan sonra vermeye başlayan bir kuşak da bu dönemde yetişir. Bu kuşağı ise Mirze İbrahimov, İlyas Efendiyev, Süleyman Veliyev gibi isimler oluşturmaktadır. “Bunlara ek olarak B. Bayramov, İ. Şıhlı, İ. Hüseyinov, H. Seyidbeyli, S. Kedirzade, H. Abbaszade gibi şahsiyetlerin isimleri de zikredilebilir.”[2] 

Şiirde ise Zeynal Cabbarzade, İslam Sefer, Gasım Gasımzade, Hüseyn Hüseynzade, Nebi Nezri, Bahtiyar Vahapzade, Gabil, Medine Gülgün, Adil Babayev, Eliağa Gülçaylı gibi isimler ön plana çıkmıştır.[3] Bu isimlere ek olarak, bunlardan evvel doğmuş ve ihtilalin getirdiği yenilikleri bünyesinde duymuş isimler olarak Mikayil Müşfik, Resul Rıza, Samed Vurgun ve Süleyman Rüstem’i saymak gerekir. Bu isimlerin şiirlerinde sosyalist realizmin romantik ezgileri yankılanırken daha adil bir dünyanın bestelerini de terennüm edilmiştir. Konuları oldukça güncel ve özellikle devrimci ruhun sloganından oluşmaktaydı. Özellikle Resul Rıza ve Samed Vurgun’un şiirleri bahsedilen yapının en parlak numuneleriydi.

Muharebe devri edebiyatında sanatçılar hem nesir hem de nazımda halkı da dikkate alırlar ve cephe gerisindeki insanlar için de umut vadeden eserler yazarlar. Bunun Kırgız edebiyatındaki bir örneği de Aytmatov’dur. Onun özellikle Toprak Ana adlı romanı, cephe gerisinde direnen, bekleyen ve ümit eden insanlar için yazılmış güzellemedir. Ancak Sovyet sensorundan sıyrılan ve onu eleştiren yanları da vardır. Benzer konular Azerbaycan nesri için de geçerlidir. Bu konular 1960’lı yıllara kadar muhtelif yazarlar tarafından işlenir.

Muhabere devrinde işlenen konular savaş ve cephe gerisindeki insanların durumuyla sınırlı değildir. Hiç şüphesiz ki savaşlar da çok büyük bir ekonomik güç gerektirir ve bu belki de en az cephe kadar önemli bir konudur. Muharebe bittikten sonra halkın iktisadi zorluklarını çözmek ve muharebenin izlerini silmek için yeni bir yapılanma başlar. İhtilal sonrası edebiyata yüklenen misyon burada yinelenir ve edebiyat bu yapılanmadan uzak kalamaz ve Sovyet İKP Merkezi Komitesi tarafından edebiyata yeni bir görev verilir. Yeni kurulan milli cumhuriyetler doğrultusunda edebiyatın gelişmesine çalışırlar. Bu amaçla 28 Ağustos 1948’de Azerbaycan KPMK tarafından “Azerbaycan Sovyet Edebiyatının Vaziyyeti ve Onu Yahşılaştırmak Tedbirleri” adıyla önemli bir karar alınır.[4]

Savaşla birlikte “insanlık” ön plana çıkmış, vicdani yükümlülükler gündeme gelmiştir. Hükümet bundan sonra edebiyatın devlete çalışmasının gerekliliğini vurgulamış, bir anlamda sanatçılara rota göstermişti. Sosyalist sistemin sanatçılardan beklediği şey ise halkı ya da insanlığı yücelten eserler değil, sosyalist sistemi ve Partiyi yücelten eserlerin yazılmasıydı.

II. Dünya Harbi’nde Güney Azerbaycan içinde durum hiç iyi değildi. Sovyet ordusu İran’a girdi ve 1946’ya kadar Güney Azerbaycan’ı kontrol altında tuttu. Bu sırada Tebriz’de kültürel hayatta, belli ideolojik görüşler içinde de olsa canlanma görüldü. Bazı şair ve yazarlar Güney Azerbaycan’a Kızıl Ordu ile gönderilerek Tebriz’de Veten Yolunda gazetesini çıkardılar ve bu gazete ile sanat faaliyetleri yürütüldü. Şairler Meclisi (1945) adını taşıyan bir antolojide bu dernek mensupları eserlerini toplu olarak yayımladılar. İkiye bölünmüş Azerbaycan şairleri arasındaki bu doğrudan doğruya temas, millî şuurun uyanmasına büyük ölçüde yardım etti. Böylece Azerbaycan edebiyatında günümüze dek sürüp gelen millî bir cereyan doğdu; Azerbaycan’ın birliğini, bağımsızlığını, yükselmesini terennüm etme, bu cereyanının ana özelliğidir. İşte, “Cenup mevzuu” şeklinde adlandırılan bu yakınlaşma zamanla Sovyet ideolojisinin dışına gerçek milli hareketlerle de bu ruh iyice belirgin bir hâle geldi.[5]

Özetlenirse, bu devirde iki farklı kuşaktan söz etmek mümkündür. İlki, evvelce doğmuş ve ihtilalin tüm heyecanını bünyesinde taşımış, yetmemiş, bu heyecanı coşkun bir biçimde şiire yansıtmış isimler -ki bu isimlerin en önemlisi Samed Vurgun ve Resul Rıza’dır. İkincisi ise ömrünün neredeyse son dönemleri bu kuşağa denk gelmiş ve ilk kuşağa göre çok daha olgun eserler veren isimlerdir. Bunlara örnek olarak Bahtiyar Vahapzade ve Hüseyn Hüseynzade gibi isimler verilebilir. Ancak ikinci kuşak sosyalist heyecandan çok millî bir duyuş ile yazmayı tercih etmişlerdir. Onların şiirleri çok daha sade ve Azerbaycan kültürel motiflerinin ince, zarif örgüsüdür. Ayrıca Güney Azerbaycan ile olan yakınlık da dönemin bir başka önemli gelişmesidir. 

Bu tarihten sonra, yani 1960 ve sonrasında Azerbaycan edebiyatında çok daha farklı, orijinal ve güçlü bir edebiyatın olduğu görülmektedir. Özellikle bundan sonra edebiyata ağırlığını koyan nesir, 1960-1990 arası kuşağın elinde adeta dile geliyordur. “Azerbaycan edebiyatında 1960 Nesri’ni, kendisinden önceki dönem edebî anlayışından farklı kılan özelliklerinden biri edebi üslup tarzının değişikliğinden kaynaklanır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, 1920-1960 yılları arasında katı sosyalist gerçekçilik anlayışı içinde olan Azerbaycan edebiyatında belirgin bir kişisel üslup ve tarzdan söz etmek çok zordur. Çünkü yönelim edebiyatı anlayışı, yazarların farklı kişisel üsluplarını ön plana çıkarmalarına, kendi felsefî ve dünya görüşlerini belirten eserler yazmalarına imkân vermemektedir.”[6] Bu kuşak edebiyatının ana bahsi insan ve onun manevi güzelliği, samimiliğidir. Bu temlere ek olarak, az çok kültürel değerlerin de romana girdiğini söylemek mümkündür. 

Azerbaycan Türk edebiyatında 60 Kuşağı’nı ikiye ayırmak mümkündür. Birincisini, edebî faaliyetlerine 60’lı yıllardan önce başlayan ancak olgunluk dönemi eserlerini bu süreçte veren yazarlar oluşturmaktadır. Bu isimlere örnek olarak Anar ve İlyas Efendiyev’i vermek mümkündür. İkinci kuşak ise edebî faaliyetlerine 60’lı yıllarda başlayan ve ilk kuşağın etkisinde özgün, çarpıcı eserler veren isimlerden oluşmaktadır. Bu kuşağa verilecek örnekler ise Elçin Efendiyev, Yusuf Samedoğlu ve Mevlüd Süleymanlı olabilir.

1970’li yıllara gelindiğinde imajlar sisteminde de bir yenilik ve canlılık görülür. Edebî tasvir vasıtaları, bediî düşünce, fikir ve ideallerin ifadesi açısından yeni mecazlar dikkati çeker. Bu manada, deniz, Hazar, Aras, yılın bölümleri, dağlar bir mecaz ve tasvir vasıtası olarak sık sık kullanılır. Bu arada 1960’larda başlayan halk diline, ananelere, folklora yöneliş süratle devam eder. Devrin önemli hususiyetlerinden biri de, “muhabbet şiirleri”nin çokluğudur. Bu tür şiirlerde “köhne albom lirikası”nın ve “epikonçu kazelhançılık”ın tesiri görülür. Bir başka özellik de “tercüme-i hal” şiirlerinin çokluğudur. Bu şiirlerde poetik “ben", çoğu zaman ferdî “ben”e çevrilir.[7]

1980’li yıllara gelindiğinde özellikle nesirde 60 Kuşağı’nın halen etkili olduğunu ve daha o dönemde başlayan yeni nesir anlayışının devam ettiğini söylemek mümkündür. 1980’lerin başında edebiyatın bütün sahalarında ahlâkî ve manevî mevzulara karşı olan yazıcı merakı, henüz hızını devam ettirmektedir. 70’lerin sonunda Sovyet coğrafyasında hissedilmeye başlayan “bediî fikirdeki" üslûp arayışları 80’lerin başında hızlanır. Özellikle C. Aytmatov’un “Gün Uzar Yüzyıl Olur” romanı bu arayışın ilk örneği olur. Bundan evvelki “Beyaz Gemi” romanında olduğu gibi C. Aytmatov, “muasır gerçekliği" insan hayatının en köklü problemi gibi ortaya koyar ve onu halletmeye çalışır. Aytmatov romanında tarihin insan hayatındaki önemi ve rolüne dokunarak, meşhur “Mankurt” konusunu işler. Bu durum, çok milletli SSCB’de aksini erken bulmuş ve nihayet Azerbaycan’da da “Hudaferin Körpüsü” (F. Kerimzade), “Sıyrılmış Kılınc” (C. Bergüşad), “Mahmud ve Meryem” (Elçin), “Hakani” (M. İsmayılov), “Bakı 1501” (E. Ceferzade) gibi eserler yayınlanmaya başlar. Bu romanlarda tarihî hadiseler ve şahsiyetler tarih adına değil, muasırlığı kavramak amacıyla tasvir olunurlar.[8]

1990’lı yıllara gelindiğinde Sovyetlerdeki çözülmenin ardından, tüm Türk dünyasında olduğu gibi, modern Azerbaycan edebiyatında da birtakım gelişmelerin olduğu görülmektedir. Bu gelişmeler, hem nazım hem de nesir alanında daha folklorik eserlerin yazılmasına, Sovyet devrinin özgürce eleştirilmesine ve teknik açıdan olgun ürünler verilmesine olanak sağlamıştır. 

Nesirde Elçin Efendiyev, Kemal Abdulla, Mevlüt Süleymanlı gibi isimlerin yanı sıra günümüz Azerî şiirinin yükünü büyük ölçüde paylaşmakta olan ve olgunluk devri eserlerini artık vermiş bulunan çağdaş şairler arasında ise; Fikret Sadık (d. 1931), Eli Kerim (1931-1969), Neriman Hesenzade (1931-), Helil Rıza (1932-1996), Rüf’et Zebioğlu (1932-1983), Memmed Araz (1933-), Tofik Bayram (1934-199?), İlyas Tapdık (1934-), Mestan Eliyev (1935-), Kemale Ağayeva (1936-), Musa Yakub (1937-), Memmed İsmayıl (1939-), Memmed Aslan (1939-), Vakif Semedoğlu (1939-), Refik Zekâ Hendan (1939-1998), Vakif Nesib (1939-), Abbas Abdulla (1940-), İsa İsmayılzade (1941-1996), Elekber Salahzade (1941-), Vakif İbrahim (1945-1983), Nüsret Kesemenli (1946-), Ramiz Rovşen (1946-), Sabir Rustemhanlı (1946-), Eldar Bahış (1947-1996), Vakif Cebrayılzade (1949-), Zelimhan Yakub (1950-), Adil Cemil (1954-), Vakif Behmenli (1955-), Rüstem Behrudî (1956-) gibi isimler sayılabilir.[9]

            Özetlenirse, 40’lı yılların ideolojik söylemleri 60’lı yıllara geldiğinde giderek azalmaya ve yüceltilen değer de sosyalist düşünceden insanî değerlere geçişe başlar. Bu tarihten sonra giderek azalan ideolojik söylem 90’lı yıllardan sonra tamamen ortadan kalkmıştır. XX. yüzyılın başlarına gelindiğinde yazar ve şairlerin daha çok millî ve biçimci kaygılardan doğan estetik eserler verdiğini görmekteyiz.

B. Zirve Şahsiyetlerinden Örnekler

1. Bahtiyar Vahapzade

1925 yılında Azerbaycan’ın kuzeyi Şeki’de doğmuştur. Çağdaşları gibi o da sosyalist rejimin sert zemininde koşmuştur. Önce tıp fakültesini bitirir. Daha sonra Bakü Devlet Üniversitesinin Filoloji Fakültesini bitirir. Bu fakülteden 1947 yılında mezun olduktan sonra; 1951 yılında “Samet Vurgun’un Lirikası” adlı doktora öncesi çalışmasını; 1964 yılında ise, “Samet Vurgun’un Yaradıcılık Yolu” başlıklı doktora tezlerini savunur.  Emekli olana dek Bakü Devlet Üniversitesinde çalışır. Akademik yaşantısından ayrı siyasî yaşantısı da vardır. 1980-1985 ve 1985-1990 yıllarında Azerbaycan Parlamentosu’nda milletvekilliği yapmıştır. Ancak o, asıl ölümsüzlüğü sanat yaşantısında bulur. Bahtiyar Vahapzade’nin sanata verdiği değeri şu dizelerinden de anlamak mümkündür:

“Yarıya bölünür günüm, saatim,
Vakit benim servetim, benim varımdır.
Muallimlik benim günüm, hayatım,
Şairlik en yüce duygularımdır”[10]

1960’lı yıllarda ideolojik söylemlerde görülen çözülmenin ardından kendi kuşağının da ölçüsü sayılacak şu üç kavram ilk defa onun şiirinde zuhur etmiştir: Millilik, asrilik, tabiat. Bunlar, modern Azerbaycan Türk edebiyatının bağımsızlık öncesi edebiyatın anahtar kelimeleridir. 

“Millîlik konusu içine, vatan sevgisi ve vatandaşlık duygularının estetik anlatımı girer. Bu dönem şiirinde ve genel temayülde vatan temi, Prof. Dr. Yaşar Garayev'in "Vatan sevgisi ve vatandaşlık duygularının estetik aksi, şiirimizde oldukça güçlüdür. Poeziyamızın koro halinde okuduğu türkünün nakaratı sadece ve sadece "Azerbaycan"dır dersek mübalağa yapmış sayılmayız." diyerek belirttiği gibi "Azerbaycan" ismi üstünde yoğunlaşır. Tabiî ki kastedilen "Azerbaycan" yalnız Kuzey Azerbaycan için değil Güney Azerbaycan için de geçerlidir. 

Asrîlik konusu içinde ise, millîlik imgesinin sosyal öneme sahip olması ve devrin ihtiyaçlarına cevap vermesi değerlendirilir. Bu iki unsuru bünyesinde bulunduran şiir "İlmi Tekniki Terakki Devri" denilen aşamanın problemlerinden olan "tabiat ve tabiata bakış" sorununu da, her şair, kendi yeteneği ölçüsünde cevaplandırmaya çalışır.”[11] Tabiat ise onun ve çağdaşlarının idealinde temiz bir vatandaş ve insan olmanın ölçüsüdür. 

Bahtiyar Vahapzade 1970’li yıllardan itibaren Türkiye’de de tanınmıştır. Türk Edebiyatı, Türk Yurdu, Kardaş Edebiyatlar, Sancak gibi dergilerde şiirleri, yazıları ve değişik yayınevleri tarafından kitapları neşredilmiştir. Bunlardan bazıları şöylece sıralanabilir: Açılan Baharlara Selâm, Şiirler (haz. Yavuz Akpınar, İstanbul 1979); Nereye Gidiyor Bu Dünya: İkinci Ses-Feryad (haz. Yavuz Bülent Bâkiler, Ankara 1991); Gün Var Bin Aya Değer (haz. Beşâret İsmail, İzmir 1993); Ürekdedir Sözün Kökü (haz. H. Ahmed Schmiede, Ankara 1993); Gülüstan: Poemalar (haz. Seyfettin Altaylı, Ankara 1998); Vatan, Milet Anadili (haz. F. Ordu v.dğr., Ankara 1999). Diğer eserleri de şunlardır: Şiir: İnsan ve Zaman (1964), Bir Ürekde Dört Fasıl (1966), Kökler... Budaklar (1968), Deniz, Sahil (1969), Bir Baharın Karanguşu (1971), Tan Yeri (1973), Seçilmiş Eserleri (I-II, 1974-75), Açık Sohbet (1977), Açılan Seherlere Selam (1979), Payız Düşünceleri (1981), Özümle Sohbet (1985), Ahı, Dünya Fırlanır (1987), Lirika (1990), Nağıl-Heyat (1991). Çeşitli Yazılar: Sanatkâr ve Zaman (1976), Vatan Ocağının İstisi (1982), Derin Katlara Işık (1986), Şenbe Gecesine Giden Yol (1991). Piyesler: Vicdan, Darağacı, Kızıl Elma, İkinci Ses, Yağışdan Sonra, Yollara İz Düşür, Feryad (1995). [12]

2. Anar

1938 yılında Bakü’de doğmuştur. Asıl adı Anar Rızayev olsa da eserlerinde yalnızca Anar’ı kullanır. “Çok yönlü bir yazar olarak dikkat çeker. Çok iyi öğrenim görmüş, mükemmel bir ortamda yetişmiştir. Sadece Azerbaycan’ın değil Rus ve Batı dünyasının da belli başlı eserlerini incelemiş, okumuş; geniş bilgi ve derin kültürü O’nun insan problemleri üzerinde yoğunlaşmasını sağlamıştır.

Anar, konularını ve kahramanlarını çağdaş Azerbaycan toplumdan almasına rağmen; bu sınırlar içerisinde kalmamış, milliden beşeri olana ulaşabilmiş; hem çağdaş Azerbaycan insanının hem de günümüz insanını anlatmayı, canlandırmayı, çok yönlü bir şekilde yansıtmayı başarmıştır.”[13] Tiyatro, roman, eleştiri ve hikâye türünde verdiği eserleriyle tanınmıştır.

Anar’ın Türkiye’de ve dünyada en çok bilinen eserlerinden birisi Beş Katlı Evin Altıncı Katı’dır. Bu eser, asasında, Ak Liman adlı eserinin devamıdır. Orhan Veli, Yahya Kemal ve Yunus Emre gibi şahsiyetlerden alıntılarla oluşan, oldukça etkili bir roman olan Sıraselvilerde Bir Otel Odası ise onu bir başka önemli eseridir. Dede Korkut hakkında senaryo, hikâye ve inceleme olmak üzere önemli çalışmalar yapan Anar, Azerbaycan’ın modernleşmesine de yayımladığı eserleriyle önemli katkılarda bulunmuştur.

3. Elçin Efendiyev

1943 yılında doğmuştur. Azerbaycan’ın saygın yazarlarından İlyas Efendiyev’in oğlu Elçin, çok yönlü bir şahsiyet olarak edebiyat tarihinde yer almıştır. Basit insanların hayatından alınmış, psikolojik derinlik ve lirik bir anlatımla belirginleşmiş hikâyeleri ile ün kazanmıştır. Günümüz hikâye ustalarındandır.[14]  Mahmut ile Meryem adlı romanında halk hikâyeciliği geleneğinden faydalanmıştır. Bu kitap, Aslı ile Kerem’in modern yorumudur. Ak Deve’de II. Dünya Savaşı’nın olduğu yılları işlemiştir. Bu roman, geleneksel hayat tarzı süren bir mahallenin dramıdır. Bu mahalle, yeni hayat tarzına uyum sağlamaya çalışan bir grup insanı ele alır. Bu roman içinde Elçin, güdümlü edebiyatın, aydın katliamının da eleştirisini yapmaktadır.

Onun romanlarında Türk kültür yapısı, folklorik zenginlik ve Azerbaycan Türkçesi başat ögeler olarak dikkat çeker. Elçin’in tarzı, Aytmatov’dan çok farklı değildir. Hatta Elçin’in Ölüm Hükmü adlı romanını Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel adlı romanına koşut olarak okumak mümkündür. Her iki romanda da Sovyet döneminin baskıcı atmosferi dile getirilmiştir. Yeterli, dayanağı olan, aydınlatıcı okumalar yapıldığında Elçin’in yaratıcılığı ile Aytmatov’un arasında çok ciddi farkların olmadığı, Elçin’in de en az Aytmatov kadar iyi bir yazar olduğu görülecektir.

Özetlenirse, Elçin Efendiyev, Azerbaycan Türk romanında folklorik malzemenin, çağdaş sorunların, felsefi düşüncenin ve ulusal belleğin karışmasıyla zengin bir içeriği oluşturan güçlü bir nesir yazardır. O, yaptığı araştırmalar ve politik kariyeri boyunca elde ettiği bilgi ve tecrübeleri eserlerine yaymıştır. 

4. Mevlüd Süleymanlı

1943 yılında Kızıl Şafak köyünde doğmuştur. 1967 yılında Azerbaycan Devlet Üniversitesi Filoloji bölümünden mezun olmuştur. 1976-1980 yılları arasında Ulduz dergisinde çalışan Süleymanlı, senarist, roman ve hikâye yazarıdır.  1980’den sonra Azerbaycan dergisinin yayın müdür olarak çalıştı. 1980 yılında yazdığı Göç adlı romanı, onun yazarlık serüveninin en parlak numunesidir. 

Mevlüd Süleymanlı, Göç’te, kültürel malzemeden yararlanarak güçlü bir form ve dile erişmiştir. Onun bu romanı, parodik özellikler gösterir. “Romanda kültürel malzeme, sadece anlatının bütünlüğü ve zenginliği için kullanılmamıştır. Roman bütünüyle bir destan parçası veya bir destanın yeniden yazımı gibidir. Göç için tek bir metnin genel özelliklerini taşıdığını söylemek çok zordur, fakat motifler, olaylar ve kahramanlar bakımından Dede Korkut hikâyelerine daha fazla göndergede bulunduğu söylenebilir. Romanın hem anlamsal hem de biçimsel özellikleri dikkate alındığında kültürel malzemenin modern bir metinde uğradığı anlamsal ve biçimsel dönüşüm açıkça görülür.”[15]

Göç’te yalnızca Dede Korkut’un değil, Uygur destanı olan Göç ile de aynı adı taşır ve bu ilişki anıştırma yöntemi ile oluşturulan metinlerarasılığın bir örneğidir. Dahası, Göç romanında Yaratılış’ın da parodisi yapılmaktadır:

Bir gün bulutlar birbirine değdi, gök karardı, sicim gibi yağmur yağdı, sel koptu, şimşek çaktı, dereler düzlük oldu, düzlükler dere oldu, yılkı bağrını çatlatan, it yüreğini parçalayan sürüleri bölük bölük, sığırları darmadağın eden bir rüzgâr esti. Karşı dağın yarısı çatlayıp kaydı, arasında göl meydana geldi, o zamanlar ben telli duvaklı bir gelindim.[16]

Örneklerden de anlaşılacağı gibi Mevlüd Süleymanlı, 1960 Kuşağı’nın bir temsilcisi olarak olgunluk dönemi eserlerini 80’li yıllarda veren ve bu eserlerde daha çok folklorik malzemeyi kullanan seçkin bir şahsiyettir. Onun romanları hem dil hem de yapı bakımından oldukça güçlüdür. Süleymanlı’da iyi bir eser yaratmak için duyulan kaygı hissedilir derecededir. O, romanlarını sağlam bir yapı üzerine oturmaktadır. Mevlüd Süleymanlı’nın Değirmen adlı eseri ise Azerbaycan edebiyatında sürrealist ürünlerin başını çeker. Süleymanlı bu eserde, bir köyde yaşanan ahlaki çözülmeyi sembolik bir dille ifade eder.

Mevlüd Süleymanlı’nın eserlerinde kullandığı sembolik yapı ve parodik metot onun ve Azerbaycan Türk edebiyatının ne denli özgün eserler ürettiğinin göstergesidir. Bu romanlar, güçlü Türk kültürünün modern tekrarı, bir başka formudur.

5. Samed Vurgun

Bir öğretmen olarak hayata atılmış, “Komsomol” teşkilatında vazife almış, siyasî ve içtimaî işlerle meşgul olmuş, şiirleri yanında tiyatro eserleriyle de büyük başarı sağlamıştır. Süleyman Rüstem gibi birçok eser vermiş, şiir kitapları defalarca basılmış, geniş halk yığınlarının büyük rağbetini kazanmıştır. Bunda bütün ömrü boyunca koruduğu halk adamı tavrı kadar, halk şiiri geleneklerinden ustalıkla yararlanmasının da rolü büyük olmuştur. Serbest şiirleri bulunmakla birlikte hece her zaman onun şiirlerinde kendini hissettirmiştir. Samed Vurgun, Sovyet devrinde halk şiirini yeni bir ruhla yoğuran şairdir. Azerbaycan adlı manzumesi O’nun karakteristik eseri olarak düşünülebilir. Yurt sevgisi, halk sevgisi, tabiat sevgisi Samed Vurgun’un şiirlerinin hakim temasıdır.[17]

Vurgun’un sanat yaşantısının gelişmesinde Azerbaycan halk şiirinin büyük tesiri vardır. Daha çocuk yaştayken Vakıf ve Vidadi’nin şiirlerini ezberlemesi onun klasik şiire duyduğu ilgiyi gösterir. Onun şiirlerinin olgunlaşmasında çocukluğunun büyük rolü vardır. Özellikle de başından geçen kötü hatıralar onda bir travma yaratmıştır. Şair, o günleri unutmaya çalışır:

“Unutdum
Tüstülü dahmasında
Yemlik yediyim
Babamın aciz hülyalarını
Unutdum
O sefil gecelerin
Serhoş röyalarını”[18]

Şair, her ne kadar unutmak istese de bu his ve düşünce yapısı onu hiçbir zaman bırakmamıştır. Öte yandan, Vurgun’un şiirlerinde çocukluk hatıraları kadar Nazım Hikmet’in de tesiri vardır. Tıpkı onun gibi serbest ölçüyle proleter düşüncenin savunuculuğu mevcuttur:

"Proletaryanın kalbi
kalp
beğenmek
duyulmamış
ve şiirde
Kötülüğün izini bırakmadan
bu kafiyeli simsarlar!
Faturayı piyasaya sürmeyin.
Bunlar sahte mallardır!”[19]

Örnekte gösterilen dizeler, Samed Vurgun ve Nazım Hikmet benzerliğini açıklamak için yeterlidir. Şairin ilk kitabı Şikesteye Mektup’tur. 1924-1928 yılları arasında yazdığı şiirleri Çiçek adlı bir kitapta toplayan şair, 1928-1932 yılları arasında yazdığı şiirleri ise Şairin Andı ve Fanar adlı kitaplarda toplar. Daha sonra da Azad İlham, Könül Defteri, Dünyanın Haritesi, Menim Andım ve Şe’erler gibi eserler yayımlamıştır. Samed Vurgun’un şiirleri kadar tiyatroları da önemlidir. Vakıf, Güneş Yükseliyor, Hanlar, Ferhad ve Şirin, İki Sevgi ve İnsan gibi çeşitli oyunlar yazmıştır. Vurgun’un oyunları arasında en dikkat çekeni ise Vakıf’tır.

O, güçlü bir şair olarak Azerbaycan şiirine üslup ve içerik açısından zenginlik katmıştır. Onun şiirlerinde hem halk edebiyatının varlığı hem de halkın kaderinin birleşmesi, geniş kitlelerce okunmasına neden olmuştur. 

KAYNAKÇA

- Adıgüzel, Sedat. (2013). Modern Azerbaycan Edebiyatında Dede Korkut. Erzurum: Fenomen Yayıncılık.
- Adıgüzel, Sedat. (2007). Azerbaycan Edebiyatında 1960 Nesri (Hikâye ve Roman). Erzurum: Fenomen Yayıncılık.
- Akpınar, Yavuz. (1994). Azerî Edebiyatı Araştırmaları. İstanbul: Dergah Yayınları.
- Akpınar, Yavuz. “Bahtiyar Vahapzade”. Türk İslam Ansiklopedisi.
Ceferov, Memmedcafer. (1975). Senet Yollarında, Gençlik Neşriyyatı, Bakû.
- Durmuş, Mitat. (2002). “Bolşevik İhtilalinden Sonraki Azerbaycan Sahası Türk Edebiyatında Şiir ve Poema Türü”, Türkoloji, s. 266. C.XV, S.1. s.261-267.
- Nebiyev, B. -Salmanov, Ş. (1996). Edebiyyat XI (Orta Mektepler İçin Derslik), Maarif Neşriyyatı, Bakû.
- Süleymanlı, Mevlüd. (2017). Göç. Ankara: Bengü Yayınları.
- Vahapzade, Bahtiyar. (1999). Vatan, Millet, Ana Dili. Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.
- Vurgun, Samet. (2005). Seçilmiş Eserleri. C.1. Şerk-Gerb Neşriyat, Bakı.

DİPNOT
[1] Yavuz Akpınar. (1994). Azeri Edebiyat Araştırmaları., s. 76.
[2] Nebiyev, B. ve Selmanov, Ş. (1996). Edebiyat XI (Orta Mektepler İçin Derslik)., s.256.
[3] Yavuz Akpınar, age., s. 83.
[4] Nebiyev, B. ve Selmanov, Ş., age., s. 145.
[5] Yavuz Akpınar, age., s. 81-2.
[6] Sedat Adıgüzel. (2007). Azerbaycan Edebiyatında 1960 Nesri, s. 48.
[7] Memmedcafer Caferov. (1975). Senet Yollarında, s. 133-135.
[8] Nebiyev ve Selmanov, age., s. 301.
[9] Yavuz Akpınar, age., s. 83-4.
[10] Bahtiyar Vahapzade. (1999). Vatan, Millet, Ana Dili, s. 5.
[11] Mitat Durmuş. (2002). “Bolşevik İhtilalinden Sonraki Azerbaycan Sahası Türk Edebiyatında Şiir ve Poema Türü”, Türkoloji, s. 266.
[12] Yavuz Akpınar, “Bahtiyar Vahapzade”, Türk İslam Ansiklopedisi.
[13] Yavuz Akpınar, age., s. 79.
[14] Yavuz Akpınar, age., s. 79.
[15] Sedat Adıgüzel. (2013). Modern Azerbaycan Edebiyatında Dede Korkut., s. 53.
[16] Mevlüd Süleymanlı. (2017). Göç, s. 59.
[17] Yavuz Akpınar, age., s. 81.
[18] Samed Vurgun, (2005). Seçilmiş Eserleri, s. 108.
[19] Samed Vurgun, age., s. 107.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 221. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 221. Sayı