Alaacı*


 01 Ağustos 2022



Alaacı[1] (Türkiye Türkçesine aktaran: Alper Keser)

(Hikâye)

 

Bizim yurdumuz yedi katlı, tuğladan, eski bir bina. 7’nci katın sağ bölümünde biz, Yüksek Edebiyat Programı öğrencileri kalıyoruz. 

 

Gelişimin 2’nci günü sabahı alaacı kokusundan uyandım. Tekrar uykuya dalana kadar hayalimde, büyüdüğüm evde, baba ocağındaki kendi odamda, yatağımda yatıyordum. Alaacının leziz kokusu burun deliklerimi okşar. Şimdi kalkıp, annemin pişirdiği alaacısını reçel süre süre, koyu sütlü çayla doya doya yiyeceğim diye aklımdan geçiriyorum. 

Uyandım – öğrenci yurdunun odasında, çöküp kalmış eski demir raylı yatakta yatıyorum. Sırtımın ağrısı korkunç, ona ek olarak akşam dersten geç gelip, yemek yemeden uyumuş olduğumdan karnım açlıktan guruldar. Penceremin perdesini açık bırakmışım – dışarıda kavurucu güneş doğmuş. Evet, o şekilde diye pencereme kuş gelip, neşe ile ötüp, uçup gitti. 

Kalkıp yatağımı toplayıp, banyoya doğra yöneldim. Koridora çıkmam ile birlikte alaacı kokusu burnuma doldu, burun kemiğimi titretti. Açlık hissi başımdan ayak ucuma kadar nüfuz eder gibi oldu. Alaacıyı kimin pişirdiği konusunda akıl yürütüyorum. Herhangi bir yükseköğrenim programında okuyan veya biz gibi yükseköğrenimden sonra eğitim almaya gelmiş biri olabilir mi? Yoksa enstitüde çalışan bir kişi mi bu? Gidip alaacının nasıl pişirildiğini görmüş biri mi?

 

Dişimi fırçaladığım sırada muhabbete nasıl başlayacağımı kurguluyorum. Alaacı pişiren kişiyi anneme benzer düşünüp, onun kesinlikle orta yaşlı, tatlı, sevecen bir kadın olduğuna eminim. Mutfağa gidip çayın altını koyarım, sonra da çaktırmadan alaacı hakkında sohbete başlarım. Alaacının Saḫa Yeri’nde önemli rol oynadığını, buraya yeni bir kişi geldiğinde, herhangi bir seyahate çıkılacağı zaman yola hürmet ve ikramda, bayramda, düğünde alaacı pişirildiğini anlatırım. Eve misafir geldiğinde alaacı ile onurlandırıldığını söylerim. Kişi hangi ülkeden acaba? Saḫa Yeri’ni bilir mi bilmez mi? Alaacıyı nasıl pişirir? Belki bizimkinden farklı olabilir. Ya da bizim gibi mi pişirir?

 

Eşyalarımı toplayıp odama geri dönüyorum. Yürürken birkaç kez mutfağa bakmayı düşünüp durdum, odama doğru devam ettim. Şimdi tavada alaacı cızırdayarak pişiyor. Hangi kişi onu kızartmakla uğraşıyor? Acaba alaacıyı tavada döndürürken ne düşünüyor? Ben alaacı pişirirken her nedense babamın ot biçtiği çayırı düşünmeye başlarım. Düşüncemde orası daima yaz, hiçbir zaman kış gelmez, üzeri kar yığını ile örtülmez. Orada sürekli kuşlar cıvıldayıp öter, daldan dala zıplayıp gezer, ılık rüzgâr doğudan esip, kavak yapraklarını usulca kucaklar. Göl yüzeyini dallı budaklı üç huş ağacı gölgesi süsler ve çevresinde yoğun çalılık rüzgârda kayıtsızca sallanıp hışırdar. Çayırın güney yamacında üste doğru yükselen küçük kabak bir alan bulunur, orada dağ çileği sevgi ile büyür. Dağ çileği çiçek açma zamanına eriştiğinde, sırttan tatlı kekik kokusu çevreye yayılır. Ah, şimdi orada olan kişi dağ çileğinden yiyip nasıl da huzurla dolar. Bu arada annem reçelden bana göndermiş midir? 

 

Unutmadan valizimi karıştırıp annemin gazeteye özenle sardığı reçeli çekip çıkarıyorum – çilek reçeli. O, huş ormanı içerisindeki kabak alandan topladığımız dağ çileğimiz. Kavanozu açtım, çilek kokusu odamın içerisine doldu. Bu harika! Alaacı pişiricisine reçelden ikram etsem mi acaba? Çok iyi olmaz mı? Muhtemelen, böyle tatlı çileği o hayatında tatmamıştır. Canım annem, memleketini özlediğinde açıp yesin diye havaalanına yetişmek için hazırlanırken valizimin içerisinde sıkıştırıp koymuş. 

 

Reçeli tabağa katıp, dökmemek için özenle tutarak mutfağa doğru yürüdüm. Mutfak koridorun sonunda. Yürürken yolda, bizden bir üst dönem, Tuva Cumhuriyeti’nden dün gelmiş Sanmaa ile karşılaştım. Sanmaa orta boylu, keskin bakışlı, koyu siyah saçlı, saçını daima at kuyruğu ören, ne zaman karşılaşsak selam veren bir kız. Sanmaa’nın bakışları önce reçel tabağına yoğunlaştı, sonra bana yöneldi. Ben, selamlaştıktan hemen sonra durup muhabbete başladım. 

  • Sanmaa, merhaba! Bu annemin gönderdiği reçel, çilek reçeli. Sizde çilek yetişir mi?
  • Zemlyanika? Güzel. Çileğe bizde çestek-kat denir. Yetişir, yetişir.
  • Mutfağa gidelim, sanırım birisi alaacı pişirmiş – diyerek teklifte bulundum. 
  • Öyle mi, o zaman ben odamdan kımız alayım – diye Sanmaa odasına koştu. Çok vakit geçmeden ağzına kadar dolu kımız şişesi ile geri geldi. 

 

Birlikte ellerimizdekileri özenle tutup mutfağa doğru hareket ettik. Kısık sesle konuşuyoruz. Fakat konuştuğumuzu işitip karşı odadan Rostislav isimli bizim ile birlikte eğitim gören oğlan çıktı. O da dünden önceki gün memleketi Kırım’dan gelmiş. 

 

  • Slava, bizimle mutfağa gel, birisi alaacı pişirmiş. Birlikte oturup yeriz, - Sanmaa ile birlikte, daha ağzını açmadan oğlanı mutfağa götürüyoruz. 

 

  • Durun, bir saniye bekleyin, size üzüm ve incir ikram edeyim – dedikten sonra Slava hızlıca odasına geçti. Biraz sonra üst üste yığılmış meyvelerden oluşan tabağı ile çıka geldi.

 

Üçümüz mutfağa doğru gidiyoruz. Rostislav bu zamanda Kırım’da hangi meyve sebze yetiştiğinden bahsediyor. 

 

  • Bizim Kırım’da üzüm, elma, şeftali çok, ekim ayında da cennet elması yetişir. O çok tatlı olur, - Slava meyve tabağını bir elinde götürürken baş parmağı ile çevirir.  

 

  • Güzel, sıcak memlekette oturan rahat insanlarsınız. Sene içerisinde bolca sebze meyve yiyorsunuz. Fakat biz bu bolluktan sadece yazın yararlanıyoruz, o da sene bereketli geçerse, - Ben Saḫa’mın yazını ve kışını karşılaştırıyorum.

 

  • Ama sizde tabiatın tüm güzellikleri var demi? Yılın dört mevsimini de biliyorsunuz, kışın – soğuğu, yazın – sıcağı, hepsi var. Güneyde bunu arayıp bulamazsın. 

 

  • Öyle. Saḫa Yeri’nin kışı ve yazı birbirine benzemez, - ben, memleketi övülmüş insan, sevinçle doluyorum.

 

Üçümüz memleketimizi düşünüp duygulanıyoruz. Çok geçmeden mutfağımıza ulaştık. Kapıyı açmıştık ki mutfağın yoğun duman ile kaplı olduğunu gördük, pencere açık. Dumanın ortasında ikinci sene program öğrencisi Kolya duruyor. 

 

  • Burada ne oldu? Rostislav Kolya’nın önünde durup sordu.

 

  • Yemek hazırlıyordum altını yaktım, - diyen Kolya suçlanmış gibi ürkek bir haldeydi, utandı, elinde tuttuğu tencereyi tezgahın üzerine bıraktı. 

 

Şimdi tabakta yığılmış alaacı göreceğim diye zihnimde oluşan resim, pencere boşluğundan duman ile birlikte Moskova’nın sıcak havasına karıştı. Çok geçmeden duman kokusu, koridorun kirişleri boyunca uzayıp tüm odaları dolaştı. Biz elimizdeki çilek reçeli, kımız ve meyve ile koridorun ortasında kalakaldık: Moskova’da alaacının pişmesi gibi gibi zahmetli bir gün başladı. “Evet öyle” dedi pencereye kuş gelip cıvıl cıvıl ötüp göğe doğru süzüldü.

 

 

 


 

[1] Alaacı: Un, şeker, yumurtadan yapılan bir çeşit akıtma. Saha Türkleri alaacı’yı seyahat ederken geçtikleri yerlerde saçı yapmak için sıkça kullanırlar.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 188. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 188. Sayı