Altın Küpe


 01 Mayıs 2026


Dilya Bulgakova [1]

Köyün sağ tarafındaki yeni yapılan evde akrabalar bir arada gürültü bir kutlama yaparken şehirden geciken misafirler geldi. Onlar, yeni evlerini kutlayarak ev sahiplerine getirdikleri lezzetli yiyecek ve hediyelerin yanında küçücük sepetin içinde, simsiyah pençeleri olan bembeyaz bir kedi yavrusu getirdiler. Yavru kedinin güzelliği ve sevecenliği karşısında ev halkı hayrete kapıldı ve tek ağızdan: “İşte en güzel hediye budur!” diyerek yeni gelen misafirleri alkışa tuttu.

Böyle bir kalabalığı daha önce hiç görmemiş yavru kedi, sepetin kenarına küçücük patileriyle tırmanıp fal taşı gibi açılmış masum gözleriyle etrafı süzdü de her yönden kendisine uzanan elleri görünce şaşırdı.

  • Adı ne, diye sordu merakla sofradakilerden biri.
  • Çok güzel, nereden buldunuz?
  • Adı yok onun, daha çok küçük, dedi misafirlerden biri.
  • Öyleyse hemen bir isim koyalım, diye heyecanlandı misafirler. 

Herkes kendi fikrini söyledi. Birileri Pamuk, diğerleri Nazlı Can, bir başka grup misafir de Bembeyaz adını teklif etti.

Ev sahibi ansızın:

- Buldum, buldum! Kedinin adı Altın Küpe olacak! Kulağına bakın, kulağına, diye bağırıverdi.   

Kedi yavrusunun sağ kulağının ucu gerçekten de sapsarı idi. Böylece, kedi yavrusuna Altın Küpe adını verdiler.

Kara pabuçlu, altın küpeli bembeyaz kedi yavrusu herkesin gözdesi oldu. Komşu çocukları kedi yavrusunu yakalamak isteseler de o her defasında kaçmayı başardı. Dosdoğru eve koşarak açık pencereden atlayıp yatağın altına pusar ve ateş topuna dönüşen gözleriyle çocukları izlerdi...

Sahipleri onu çok seviyordu. Özellikle de küçük kız Naile, kedi yavrusunun yumuşacık tüylerini tarayıp ona kırmızı kurdele bağlıyor, ılık süt içiriyor ve kıyma veriyordu. Yavru kedi onun için en kıymetli hediye oldu. Onlar her geçen gün birbirine daha sıkı bağlandı.

Altın Küpe bu evde bir yaşını tamamladığı günlerden birinde eve bebek Aliya’yı getirdiler. Altın Küpe’ye duyulan ilgi ve alaka azaldı, oyuncakları da bir yerlere atıldı. Süt kabının boş kaldığı günlerin sayısı da bir hayli arttı. Altın Küpe artık kapı önündeki paspas üzerinde uyumak zorundaydı. Günlerden bir gün “Tüylerin dökülüyor, pissin, bebeğin uyumasına da engel oluyorsun.” diye azarlanıp artık kendisi de sokağa atıldı. Hayır, o fazla uzaklaşmadı. Günlerce bahçede kelebekleri kovaladı. Ama akşam olunca kapı dibine gelip yalvararak miyavlasa da kapıyı açıp içeri alan olmadı...

Sonbahar geldi, havalar soğudu. Kelebekler de bir yerlere gidip kayboldular. Onların yerine bahçede artık sararmış yapraklar uçuşuyordu. Çok geçmeden yeryüzünü bembeyaz kar örttü. Altın Küpe acıktı, üşüdü. Artık dayanacak gücü kalmayınca bir gün kapı açılır açılmaz arsızlanıp eve geçti ve Aliya’nın yatağına girip pustu.

Şafak söker sökmez ev sahibi Altın Küpe’yi kara bir bez parçasına sarıp motosikletine koydu ve orman yakınlarında bulunan bir saman yığınının yanına bırakıp evine döndü.

Altın Küpe ne kadar ağlasa da motosikletin ardından takati bitene dek koşsa da sahibi onu duymadı, arkasına dönüp bile bakmadı...

Kedi yavrusu, sahibinin ot yığınlarının yanına bırakıp gittiği ekmek kırıntılarıyla açlığını bastırdı. Akşamüstü rüzgâr şiddetlendi, tipi çıktı. Altın Küpe üşüdü. O, yumuşak patileriyle buz tutmuş saman kütlesini eşeleyerek kendisine yuva yaptı da bu yuvanın içinde kıvrılıp yattı. Soğuktan titreye titreye yarı uykulu yarı uyanık bir halde geceyi geçirdi. Tan ağarmadan gecenin sessizliğini bozarak kar gıcırdadı: Saman yığınının yanına büyük çatal boynuzlu bir hayvan yaklaştı. Bu, geyikti.

Geyik saman yerken yavru kedi üşümekten ve korkudan titreye titreye onu seyretti. Fakat geyiğin boynuzu korkunç büyüklükte olsa da o Altın Küpe’nin sahibi kadar sert ve acımasız değildi. Geyik, Altın Küpe’ye eziyet etmedi, kovmadı. Onlar bütün geceyi saman yığını dibinde birbirine sığınıp uyuyarak geçirdi. Altın Küpe, yanında böyle cüsseli bir dostu olduğu sürece artık kimseden korkmuyordu.

Altın Küpe ile geyik birlikte yaşıyorlardı. Kedi yavrusu geceleri geyiğe sığınıp uyuyor, gündüzleri ise saman yığının etrafında sıçan avlıyordu. Geyik de Altın Küpe’yi sevdi: onu dili ile yalayıp okşuyor, yavru kedi ise mırlaya mırlaya rahatlıyordu.

Bir gün ikisi de bir köpek havlamasıyla irkilip uyandı. Geyik aniden sıçrayıp ayağa kalktı ve “Sen kal, ben bir bakıp geleyim” dercesine Altın Küpe’yi yalayıp okşadı ve ormana doğru koştu. Az sonra ormanın içinde şiddetli bir patlama sesi duyuldu. Altın Küpe bütün gün ümitle beklese de dostu geri dönmedi. Kedi yavrusu yalnızlıktan korktuğu için dostunun izini ve kokusunu takip etmeye karar verdi. Uzun yoldan giderken patileri üşüdü.

Soğuk kış havası Altın Küpe’yi eski sahibinin evine getirdi. Kedi yavrusu, dostunu ahırın içinde karanlık bir köşede buldu. Fakat onu tanıyamadı. Geyiğin boynuzları bir yerde, derisi ise başka bir yerde yatıyordu. Altın Küpe, ahırın içinde yatan dostunun onu da ormana atan zalim sahibi tarafından katledildiğini henüz anlayamamıştı. Eskiden olduğu gibi sıcak bir yer arayıp geyiğin soğumuş derisine yaslandı. Fakat onun buz kesmiş vücudu artık Altın Küpe’yi ısıtamıyordu. 

Soğuktan donmak üzere olan ve acıkan yavru kedi merhamet dilercesine ağlaya ağlaya kapı önüne geldi. Uzun süre miyavlayarak kapıyı açmaları için sahiplerine yalvardı. Ev içinden gelen etin leziz kokusunu alınca pencereye çıktı ve camı tırmaladı. Fakat kapıyı açıp onu eve alan olmadı. Evin etrafında uzun süre dolaştıktan sonra Altın Küpe ahır önünde yatan galoşun içine girip uykuya daldı. Uyurken, üşüyen ayaklarını bükerek altına alacak gücü bile yoktu. Yavru kedi düş gördü: sahibi ona sıcak süt içiriyor, et veriyor ve arada bir geyiği de okşamayı unutmuyordu...

Sabaha doğru Altın Küpe’nin üzerini kar örtmüş, kulak ucundaki altın küpelerini ise rüzgâr okşuyordu.

Ev sahibi kahvaltı öncesi tıraş olayım diye aynaya bakınca şişen yüzünü gördü ve ansızın irkiliverdi. O, kendisine kızarak yıldırım hızıyla kapı önünde asılı olan gocuğunu omzuna atıp avluya çıktı ve derin bir nefes aldı. Fakat belirsiz bir güç onu ahır önüne sürükledi. Tipi olmasına rağmen gözleri ahırın altında yatan galoşa takıldı. Donakaldı. Ne görsün, galoşun içinde onların Altın Küpe’si yatıyordu. “Ah yavrum! Kızım seni çok aradı, çok ağladı. Benim suçum, sadece benim... Ne olursun beni affet!” diyerek diz çöküp büyük elleriyle eski galoşun içinde ebedi uykuya dalan, yarı bedeni kara gömülü Altın Küpe’ye uzandı. Diğer eliyle küreği alıp ağır ağır adımlarla yalpalayarak patates bahçesinin arkasına doğru yürüdü. Orta yaş erkek olan ev sahibi, gocuğunun omzundan kayıp düştüğünü bile fark etmedi. Tipi, dağılan saçlarına kar serperek onu kısa zaman içinde saçı başı ağarmış bir adama dönüştürdü.

 

[1] Dilya Hamza kızı Bikmetova (Dilya Bulgakova) (1937) Başkurdistan’da yaşayan Tatar şair ve nesir ustasıdır. Derin düşünce ve duygular bildiren eserleri Tatar, Başkurt ve Rus dillerinde çeşitli gazete ve dergilerde dünya görmüştür. Yirmiyi aşkın kitap yazarı, Başkurdistan Yazarlar Birliği ve Rusya Yazarlar Birliği üyesidir.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 233. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 233. Sayı