Baba Ocağı


 01 Ağustos 2025

 

Gafur, doğup büyüdüğü köyünden (aulundan)[1] bir türlü ayrılıp gitmeyi istemiyordu. Gitmemek de elinde değildi. Şehre, oğlunun yanına taşınma meselesi bundan bir ay önce, temmuz ayında konuşulmuş ve bu konuda karar verilmişti. Gelgelelim, köyünden, evinden ayrılıp gitmeye dair içten gelen isteksizlik, çelişkili ve karmaşık hisler yüreğini didikliyor, onu huzursuz ediyor ve derinden üzüyordu. Tekrar tekrar oğlu ve geliniyle temmuzdaki taşınma konuşmasına yani bu kararın alındığı ana dönüp duruyordu. 

İki yıl önce Gafur, karısı Patimat’ı, köye bakan kalabalık, eski mezarlığa defnetmişti.

Cenaze töreni sırasında ve ardından, dar sokaktaki evinin önünde köylüler yaşlı adama taziyelerini sunarken, Gafur olup biten her şeye ilgisizce, sanki dışarıdan bakıyormuş gibi hissediyordu. İçinde ne derin bir acı vardı ne de yaşadığı kaybın ağırlığıyla duyduğu bir keder. Sadece her şeyin bir an önce sona ermesini istiyordu. İçinde, hafif ama sürekli bir huzursuzluk vardı. Akrabalar, eş-dost, çocuklar ve torunlar, cenazeye gelen herkes dağıldıktan ve üzerinden bir hafta geçtikten sonra, Gafur’un içini tarif edilemez bir boşluk duygusu sardı.

Bu hissi içinde bastırabilmek için kendini evdeki ufak tefek işlere ve meşgalelere verdi. Zaten karısının ölümüyle birlikte bu işler de epeyce artmıştı.

Yıllar geçmesine rağmen ne yalnızlık hissi ne de içindeki o boşluk ve hüzün Gafur’un yakasını bıraktı. Sanki engelli biri ya da kronik bir hastalıkla yaşamaya alışan biri gibi, bu hâline alışmıştı artık. Böyle bir hayatın içine yerleşmişti.

Özellikle akşamları Gafur için daha zor geçiyordu. Anılarla dolu, soğuk evine dönmeye hiç acele etmez; gününü küçük, önemsiz uğraşlarla oyalanarak geçirir, eve dönüşünü ertelerdi. Akşam olduğunda ya ağıldaki beş koyunla ya da kendisi gibi yaşlanmış eşeğiyle oyalanır, onun sağında solunda dolaşarak zaman geçirmeye çalışırdı. Saatler geçmek bilmediğinden, defalarca yıpranmış, cilası dökülmüş, kırık dökük sepetini tamir etmeye koyulurdu. Bu sepeti koyunlara ve eşeğe saman taşımak için kullanırdı.

Ama ne yaparsa yapsın –nasıl derler– artık siyahla beyaz ipliği ayırt edemeyeceği o zaman gelip çatardı. O anlarda, Gafur sanki işini bitiremediğine dair bir üzüntüyle, ağır ağır taş basamaklara basarak evine çıkardı.

Evin üç odası vardı. Dar ve kıvrımlı sokağa bakan cephede, misafirler için ayrılmış, neredeyse hiç ışık almayan tek pencereli bir oda yer alıyordu. Bu oda, ahşap bir köprüyle dağın içlerine doğru uzanan iki odaya bağlanıyordu. Eskiden, çok eskiden bu ev oldukça büyüktü. Gençliğinde Gafur, merhum babasıyla birlikte bu evi yeniden inşa etmişti. Başka çareleri de yoktu; çünkü en arka odanın duvarından su sızmaya başlamıştı. Gafur ve babası, dağın kayalıklarına bitişik olan, koyu gri şist taşından yapılmış bu arka duvarı yıkmak zorunda kalmışlardı. Duvarı kayadan on-on beş adım kadar uzağa taşıdıklarında, ev epey küçülmüş ama daha sağlam bir hâle gelmişti.

Ne var ki kayadan devam eden su sızıntısı zamanla temeli aşındırdı; bu da evin arkasında büyükçe bir çukur oluşmasına yol açtı. Özellikle geceleri, bu karanlık çukur çocuklara ve kadınlara korkunç bir görüntü sunuyor, ürkütücü bir hava yaratıyordu. Bu yerin kötü şöhretini artıran başka bir şey de Gafur’un evinin arkasındaki sokakta, biraz yukarıda bulunan bir evin mahzeninde, Müslüman geleneğine uygun olarak ölülerin mezarlığa taşınmasında kullanılan cenaze sedyesinin, karanlık bir girintide saklanmasıydı. 

Benzer bir kör girinti, Gafur’un evinin en arka odasında da vardı: Zamanında, Gafur ve babası kayadan duvarı geri çekerken eski kapı boşluğunu tamamen kapatmamışlar; sadece üzerini sıvayıp, içine ev eşyaları için raflar yapmışlardı. Ama bu duvar oyuntusu Gafur’a hep, artık var olmayan o eski odanın derinliklerine açılan bir geçidi hatırlatıyordu. Bu nişle ilgili, Gafur’un aklından hiç silinmeyen, tüyler ürpertici bir hikâye de vardı.

Bu olay, babasıyla birlikte evi tadilattan geçirip kapı boşluğunu kapattıkları yıl yaşanmıştı. O zamanlar Gafur, henüz evlenmemiş genç bir delikanlıydı ve genellikle bu odada uyurdu. Yaşlı ninesi Zeynep de bu odada kalırdı. Bir gece, sonbaharın ilerleyen günlerinde, Gafur aniden, tarif edilemez bir korku ve sebebini kestiremediği endişeyle uyanıverdi; nerede ve ne olduğunu tam olarak kestiremiyordu. Gaz lambasının loş ışığında, bu nişin içinde, eski, hantal görünümlü, koyu renkli bir elbise giymiş, göğsünde işlemeli gümüş paralar ve belinde gümüş bir kuşak bulunan genç kızı gördü. Saçları koyu renkli bir şeyle örtülmüştü. Bu karanlık arka planda, oyuğun derinliklerinde, göz ve ağız çevresinde mavimsi koyu gölgelerle kızın beyaz, ışıldayan yüzü belirgin bir şekilde öne çıkıyordu.

Gafur’un tüyleri diken diken oldu. Ne kıpırdayabiliyor ne de gözlerini bu hayaletimsi varlıktan ayırabiliyordu. Kız, yüzü gibi solgun elini yavaşça öne uzatarak Gafur’u kendine doğru çağırdı.

Gafur, anlam veremediği ama karşı koyamadığı bir güç tarafından nişe doğru çekiliyordu. Yavaşça yatakta doğrulmaya başlamıştı ki tanıdık bir ses — tekdüze, alçak bir ses — duydu. Yavaştan kendini toparlamaya başladı; büyükannesi uyanmış, dua okuyordu. 

Kız, lambanın titrek ışığında sanki yavaşça erimeye başladı. Önce giysileri buğulu havaya karışarak görünmez oldu, sonra süzülen elini yüzüne götürdü. Elini kaldırmış hâlde, sessizce, yavaş yavaş tamamen kayboldu.

Zeynep Nine lambaya yaklaşıp fitilini ayarladı, ardından diz çökerek yatağın kenarında hâlâ kıpırdamadan duran torununun yanına geldi. Torununun başını okşadı, omuzlarından tutarak yeniden yatağa yatırdı, üstünü battaniyeyle örttü. Gafur’u hafif bir titreme sardı. Sonra yavaş yavaş uykuya daldı. 

Sabah uyandığında kendini yorgun, tükenmiş hissediyordu. Ninesi, bütün gece başucunda oturarak dua ettiğini söyledi. Gafur gece yaşadıklarını çok net hatırlıyordu. Ninesinin merak dolu, sorgulayıcı bakışları karşısında gördüklerini anlattı. 

Ninesi, bu gördüklerini kimseye ve hiçbir zaman anlatmamasını, unutmaya çalışmasını tembih etti. Ama sonrasında kendisi ona bir şeyler anlattı. Meğer çok uzun zaman önce, Gafur’un büyük büyükbabası, nişin arkasında bulunan o eski odada kendi kız kardeşini öldürmüştü — ya bir aşk ilişkisi yüzünden ya da ona benzeyen bir mesele yüzünden. Ailede bu konu bir daha hiç konuşulmamış, adeta bir tabu hâline gelmişti. Zamanla da hikâye silinip belirsiz, bulanık bir efsaneye dönüşmüştü.

"Ev yeniden yapılınca," dedi Zeynep Nine, "muhtemelen rahmetlinin ruhu yuvasındaki bu değişikliği hissetmiştir."

Bundan sonra, büyükannesiyle bu konu bir daha hiç açılmadı. Ölene dek, bu karanlık anı sadece Gafur’un içinde bir sır olarak kaldı.

Evin birinci katında, yatak odalarının hemen altında, hayvanlar için bir ağıl ve genişçe bir avlu vardı. Gafur, çocukken bu karanlık ve ürkütücü ağıldan ne kadar korktuğunu hatırlıyordu. Büyüklerinin anlattığına göre, evin koruyucu perileri geceleri köpürene kadar atı koşturur, yelesini öyle dolaştırır, öyle karman çorman örerlermiş ki sabahları dedesi onları zorla çözebiliyormuş. Küçük Gafur, bu ev perisinin yaramazlıklarını hem korkuyla hem merakla dinlerken neredeyse kalbi duracak gibi olurdu. Ama aynı zamanda ağıla girip bu görünmeyen perinin nerede saklandığını görmek için de meraktan çatlardı. 

Şimdi, bu eski anıları hatırlayıp kendi kendine gülümseyen Gafur, şöyle düşünüyordu: Artık o da bir ev cini gibiydi ve muhtemelen çocukları korkutuyordu.

Henüz eylül ayının başıydı ama evin (saklya — Kafkas dağlılarının taş, çamur, tuğla veya samandan yapılmış evleri) içi serin ve nemliydi. Derme çatma bir demir sobanın altında odunlar ve çamdan ince çıralar özenle yığılmıştı. Yaşlı adam, çıralardan birini dikkatle tutuşturup sobaya attı; ardından birkaç çıra daha ekledi. Çıralar hemen alev alıp parıldadı. Bir süre bekledikten sonra sobaya birkaç kalın odun daha attı. Kısa sürede borudan bir uğultu yükseldi; sanki oda canlanmış, içine huzur ve hayat dolmuştu.

Sobanın yanında, eski ve kararmış bir çaydanlık duruyordu. Gafur onu alıp sobanın üstüne koydu. Canı yemek istemiyordu, iştahı yoktu. Çayı beklerken sobanın yanındaki solmuş kilimin üzerine yerleştirilmiş minderlere oturdu. Sobadan yayılan sıcaklığı hissediyor, yaşlı ellerini sobaya doğru uzatıp gözlerini kısarak, keyifle sıcağın tadını çıkarıyordu. 

O sırada kapı çalındı. Gafur gözlerini açmadan, “Gir.” dedi.

İçeri, dal gibi uzun boylu, ince yapılı komşusu Mustafa girdi. Sesi boğuk ve hafif hırıltılıydı.

“Selamünaleyküm komşu.” dedi içeri adımını atarken.

“Aleykümselam, gel Mustafa,” dedi ev sahibi, minderden hafifçe doğrularak.

“Otur otur, Gafur Amca. Karım sana gözleme gönderdi, sıcakken ye.” dedi Mustafa. Odanın ilerisindeki masaya, havluyla örtülmüş küçük bir tabak bıraktı. Sonra belini biraz bükerek, üzerinde üst üste konmuş rengârenk, desenli minderlerin bulunduğu oyma ahşap sandığa yöneldi. Onlardan birini aldı, sobaya yaklaştı, minderi halının üzerine attı ve acele etmeden, uzun ve neredeyse kemikleri belirginleşmiş ince bacaklarını çaprazlayarak Gafur’un yanına oturdu.

Bu sırada Gafur biraz homurdandı: “Karına söyledim, rahatsız olmasın. Bir şey gerekirse ben söylerim.”

Mustafa gülümsedi. “Önemli bir şey değil Gafur Amca. Değişiklik olsun diye… Hem zaten her gün pişirmiyor ki.” dedi sakince.

Gafur, komşusu Mustafa’nın birkaç gün önce hastaneden taburcu olduğunu biliyordu. Bu yüzden misafirine şefkatle sordu:

“Sağlığın nasıl, komşu?”

“Eh, fena değil... Allah’ın yardımıyla toparlandım. Sadece bazen başım çok ağrıyor. Gürültüye hiç gelemiyorum. Sanki beynimin içinde her ses yankılanıyor gibi.” diye yanıtladı Mustafa, sakince ve neredeyse hiçbir vurgu yapmadan. Sobanın kapağını açıp bir odun daha attı, ardından yaşlı adama bakmadan sordu:

“Seninkiler ne âlemde? Ne zaman gelecekler?”

“Gün sayıyorum... Ama sanırım boşuna. Gitmeyeceğim.” dedi Gafur, gözlerini sobaya dikerek.

“Bana düşmez bir şey söylemek elbette, Gafur Amca... Ama kışı şehirde geçirsen senin için daha iyi olur. Ne sobayla uğraşırsın ne yemekle. Baharda dönersin köye. Koyunlara, eşeğe ben bakarım, gözün arkada kalmasın. Bak, Murtazali Amca da gitti, şimdi şehirde kalacağını söylüyor…”

“Eh, Murtazali’ye ne var! Boş adam... Nerede akşam, orada sabah!” diyerek Gafur, lafı sertçe kesti.

Mustafa biraz durakladı, sesi yumuşadı:

“Sen daha iyisini bilirsin tabii. Evinin boş kalmasını ben de istemem. Ama şehirde kış senin için daha kolay olur diye düşündüm.” dedi, ihtiyarla bu konuda ciddi bir tartışmaya girmeye cesaret edemeyerek Mustafa sustu.

Bu sırada sobadaki çaydanlık fokurdamaya, etrafa buhar püskürtmeye başlamıştı. Mustafa çaydanlığı sobadan alıp yere bıraktı. Ev sahibinin kalkmasına fırsat vermeden masaya yöneldi; iki bardak, çay tabağı ve işlemeli, eski bir sofra bezini aldı. Bezi sobanın yanına serdi, bardak ve tabakları yerleştirdi.

“Dem termosta.” dedi Gafur. 

“Hemen getireyim.” dedi Mustafa, sonra ekledi: “Gözlemenin tadına bakar mısın, Gafur Amca?”

“Sağ ol, şimdi istemem. Sabah yerim.” diye karşılık verdi yaşlı adam.

Mustafa, şeker kutusunu ve üzerinde Çin yazıları bulunan küçük bir termosu getirdi. Hepsini özenle sofraya koydu. Termosun kapağını ve folyoya sarılmış tıpasını dikkatlice açarak bardaklara biraz dem doldurdu. Ardından çaydanlıktan kaynar su ekledi.

O esnada Gafur başını hafifçe eğip derin bir nefes aldı: 

“Görüyorsun ya komşu… Ben sizin için bir yüküm artık…”

“Ne diyorsun sen, niye öyle konuşuyorsun, Gafur Amca!” dedi Mustafa, eliyle itiraz ederek.

Gafur, bardaktan bir yudum aldıktan sonra konuşmasına devam etti:

“Suyumu çocukların çeşmeden taşıyor. Karın ahırı temizliyor, çamaşırlarımı yıkıyor... Bütün bunlara bakınca aslında oğlumun yanına gitmem gerek. Ama yapamıyorum. Son zamanlarda hep bunu düşünüyorum: Şehirde ruhum huzur bulamayacak! En iyisi... mezara gitmek.

Seksen yaşındayım, komşum. Eğer şu şehirde iki üç yıl daha yaşarsam, burada geçirdiğim seksen yılın ne anlamı kalacak? Bu evde babam, dedem, büyük dedem doğdu ve burada öldüler. Bu kapıdan hançerle ya da kurşunla ölenlerin cesetleri çıktı... Ben de burada ölmeli, burada yatmalıyım. Yaşadığım sürece bu ev sahipsiz kalmamalı.”

Çayından birkaç yudum daha aldıktan sonra, düşünceli bir ses tonuyla söze devam etti:

“Biliyor musun Mustafa, benim yaşımda... Azrail kapının arkasında bekleyip her an ruhumu almaya hazırken, hayata gençlerin baktığı gibi bakamıyorsun. Elli yıl boyunca koyun güttüm; bu dağları baştan sona dolaştım. Soğuklarda dondum, aç kaldım, acıyı da sevinci de tattım ama asla umutsuzluğa kapılmadım. Çünkü bizim eski mezarlıkta, benden önce gidenlerin beni beklediğini biliyordum. Ne olursa olsun, sonunda nereye gideceğimi, nerede sonsuza dek yatacağımı bilmek, bana iç huzuru veriyor.

Babam da dedem de mezarlarında rahatlar çünkü biliyorlardı ki, ben mezar taşlarının başında dua edeceğim. Dağları, memleketi, baba ocağını, onların hayatlarını unutmayacağım. O soğuk taşları nefesimle ısıtacağım. Ben de bu kesinlikten emin olmak istiyorum. Eğer atalarımın yanına yatarsam, oğlum da gelip burada dua edecek; onunla birlikte torunum da… Yoksa ne anlamı kalır onca çileye katlanmanın? Boşuna mıydı bunca yıl yağmura, kara, sıcağa direndiğim? İşte bu taşlar... bu ev, bu toprak beni bırakmıyor, komşum.”

Mustafa, Gafur’un sözlerinden derinden etkilenmişti. Gözleri dolmuş gibiydi, hafif titreyen bir sesle karşılık verdi:

“Ben oğlunla konuşurum, Gafur Amca. Bunları dert etme, kendini hırpalama.”

“Yok, gerek yok Mustafa. Oğlumu anlıyorum, endişeleniyor; benim iyiliğimi istiyor, biliyorum. Ama ona her şeyi kendim anlatmalıyım. Anlayacaktır. Sağ ol oğlum. Şimdi git. Geç oldu artık.”

“Tamam Gafur Amca, sadece bardakları kaldırayım.” dedi Mustafa, ayağa kalkarken.

 “Git, git, ben kendim toplarım.” — diye ayağa kalktı ihtiyar.

 Komşu, ona iyi geceler dileyip çıktı.

Ertesi sabah Gafur her zamanki gibi erkenden uyandı. Sobayı yaktı, çaydanlığı koydu ve havanın aydınlanmasını bekledi. Güneş doğduğunda koyunları ağıldan çıkardı. Koyunlar, alıştıkları gibi, sokağın aşağısına, nehir kıyısına doğru yürüdüler. Köydeki tüm koyunlar burada toplanır, sonra topluca otlamaya yayılırlardı. Köylüler, sırayla bu sürüyü dağların eteklerine, yamaçlarına sürerdi.

Gafur, avludan çıkmak istemeyen eşeğini de dışarı çıkardı.

 “Hadi bakalım, hadi git Bozça. Tembelleşmişsin iyice.” diyerek hafifçe sırtına vurdu.

Sonra yukarı çıktı, çayını içti. Mustafa’nın getirdiği gözlemeleri ısıtmadan yedi.

Güneş, dağın tepesini altın sarısına boyayıp ufukta kendini gösterdi. Gafur, günlük kullandığı eski şapkasını çıkarıp yeni, siyah yünlü, kabarık şapkasını taktı. Omuzlarına kürk hırkasını geçirdi, eline kayısı ağacından oyma bastonunu aldı ve evden dışarı çıktı.

Gerçi Gafur’un bastona ihtiyacı yoktu. Yaşına rağmen hâlâ çevik, kıvraktı; köyün engebeli, taşlı sokaklarında rahatlıkla yürüyebiliyordu. Ama bastonsuz halde çarşının avlusuna — yani godekan’a[2] gitmek yakışık almazdı. Bu yörelerde baston, yalnızca bir yürüme aracı değil, bir statü simgesiydi. Yaşlı bir adam elinde bastonla yürüyorsa, bu onun artık görevini tamamladığını, rahatına kavuştuğunu, saygı duyulması gereken biri olduğunu anlatırdı. Baston, yaşlılar için bir gurur eşyasıydı; çoğu kişi, değerli malzemeden yapılmış, süslü oymalarla bezenmiş gösterişli bastonlara sahip olmaya özen gösterirdi.

Gafur’un şu anda yürüdüğü godekan, dağ halkının sosyal hayatının merkezi sayılırdı. Burası, köyde adeta bir parlamento, bir anayasa mahkemesi, bir tahkim kurulu ve hatta cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin karşılığıydı. Godekanda alınan kararlar, resmî iktidar kurumlarının tüm kararlarından daha üstün sayılırdı. Öyle ki, böylesine kapsayıcı bir halk demokrasisine ulaşmak için övünen Avrupalıların daha kat edecek çok yolu vardı.

Godekan, genellikle köyün merkezinde yer alırdı. Burası; mağaza, kolhoz dairesi, köy meclisi, dükkân, eski cami ve kulüp gibi kamu binalarıyla çevrili küçük bir meydandı. Bu binaların duvarları boyunca, kalın, dört köşesi yontulmuş kütükler oturma bankları olarak dizilmişti.

Dağlıların demokratik yaşam tarzına rağmen godekanda belirgin bir sosyal hiyerarşi hüküm sürerdi: En yaşlılar, rüzgârdan korunaklı, güneş alan güney duvarı boyunca, köy meclisi binasının yanına otururdu. Orta yaşlılar, onların hemen yanı başında, kolhoz dairesinin duvarı boyunca yerlerini alırlardı. Daha genç erkekler dükkânların önüne dizilirken, bekâr gençler yaşlılardan uzakta, köy kulübünün yanında, açık ve rüzgâra açık küçük bir alanda toplanırlardı. Dağ halkının bütün zorlu hayatı bir çizelgeye dökülse, bu sosyal tabakalaşma, kulübün yanındaki gençlerden başlayarak meclis binasının duvarındaki aksakallılara kadar uzanan bir hiyerarşi olarak görünürdü.

Gafur, godekana yaklaştığında orada, kendisi gibi yaklaşık on kişi oturuyordu. Gençler ve iş güç sahibi olanlar bu saatlerde genellikle orada bulunmazdı.

“Selamünaleyküm, cemaat,” dedi Gafur, yaklaşırken.

“Aleykümselam.” diye birçok farklı ses birden karşılık verdi.

Yaşlılardan bazıları hemen hareketlenip yer açmaya çalıştılar. Bankın yarısı boş olmasına rağmen, bu bir nezaket göstergesiydi; gelen biri için kalkıp yer açmak adettendi.

“Bekâr adamın hâli belli, godekana acele etmez.” diye takıldı marangoz İsmail. Gafur’la yaşıttı ve her zamanki gibi lafını esirgemeyen biriydi. “Ama biz, gün ağarır ağarmaz buradayız. Yaşlı karılarımız uyanmadan kaçıyoruz evden, yoksa kalkar kalkmaz başlarlar bizi sıkıştırmaya!”

“Senin bütün ömrün alayla geçti.” diye yanıtladı Gafur, istifini bozmadan. “Görünen o ki, öyle de öleceksin.”

Yaşlılar gülüştüler. Sohbet, kısa bir süre sonra köyle ilgili günlük sorunlara yöneldi.

Köyün aşağısındaki, nehir kenarında bulunan okula doğru aceleyle yürüyen öğretmenler yanlarından geçerken selam verdiler. Onların hemen ardından da okul çantalarını sırtlamış çocuklar koşuşturarak geçti.

Yaşlılar, okuldan ve öğrenci sayısının çok azaldığından söz etmeye başladılar. Okulun kapanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu konuşuldu.

Kendisi de eski bir öğretmen olan Muhammet, iç geçirerek konuştu: 

“Yirmi yıl önce, emekli olduğumda okulda üç yüzden fazla öğrenci vardı. Bu yıl ise yalnızca kırk iki çocuk okuyor. İlkokul sınıflarında sadece iki ya da üç öğrenci var…”

Sırtı romatizmadan kamburlaşmış Camal, suratını asarak söylendi:

“Öğrenci nereden olsun? Gençler köyden kaçıyor. Akıllarıyla değil, gözleriyle karar veriyorlar. Nereye olursa olsun, ne pahasına olursa olsun buradan uzaklaşmak istiyorlar.”

“Gençleri köyde tutmak artık mümkün değil.” dedi İsmail, ciddi bir ifadeyle iç geçirerek. “Baksana, yaşlı Murtazali bile, şehirde sadece bir kış geçirdikten sonra utanmadan ‘Gençken gitmediğim için aptalmışım’ diyor artık.”

Hafifçe öksürdükten sonra Muhammet sohbete katıldı. Sesi hafifçe yükselmişti; sanki bir kürsüde ders veriyormuş gibiydi.

“Mesele yalnızca günlük yaşam koşulları değil. Daha derin sebepler var. Gençler gidiyor, evet. Ama şehirde onları bekleyen bir ev var mı? Doğru dürüst bir işi gücü olan kaç kişi var? Çoğu kiralık, başlarını zor soktukları daracık evlerde yaşıyor. Yerli halkın bile burun kıvırdığı ağır işleri yapıyorlar. 

Peki, buna rağmen neden gidiyorlar, biliyor musunuz? Onları götüren şey bir umuttu. Çocuklarına daha iyi bir gelecek kurabilme umudu. Bu, ilk defa olmuyor ki. 1930’larda şehirler ‘sanayileşme’ bahanesiyle köylerden eğitimli insanları çekip aldı. Savaştan sonra, 1960’lara kadar şehirler, yeniden yapılanma -savaşın yıkıntılarını onarmak- için insan aldı. Şimdi ise şehirleşme devri yaşanıyor. Zenginleşen şehirli, hizmetçiye, garsona, temizlikçiye, aşçıya, güvenliğe ihtiyaç duyuyor. Kendi yapmadığı her şeyi bir başkasına yaptırmak istiyor. Ama düşük ücretle. Köy ise bir kez daha bu refah için feda ediliyor. Yalnız, köyün de dayanacak gücü kalmadı artık…” 

Muhammet'in saatlerce konuşabileceğini herkes bilirdi. Gafur, onun konuşmasını bitirmesini beklemeden sessizce yerinden kalktı. Oradakilere başını sallayarak vedalaştı ve sessizce godekandan ayrıldı. 

Dün, komşusu Mustafa’ya şehre gitmeyeceğini söylemişti, ama oğlu gelip ısrar ederse ne kadar dayanabileceğinden pek emin değildi. Bu yüzden, kararını netleştirmeden önce son bir kez mezarlığa gitmek, atalarının mezarlarını ziyaret etmek istedi.

Mezarlık, köyün yukarısında, nehre bakan dağın eteğindeydi. Köylülerin son durağı olan bu yerin nehir yatağına inen kısmı, yarım asır önce dikilmiş söğüt ağaçlarıyla çevriliydi. Zamanla iyice kök salan bu ağaçlar, gümüşi yeşil yapraklarıyla, bu hüzünlü sığınağın kasvetli sessizliğini yumuşatıyordu. 

Tel örgüyle çevrili mezarlığa giren Gafur, hemen ölmüşlerin ruhlarına dua etti. Duasını bitirdikten sonra yavaş adımlarla dolaşarak akrabalarının mezarlarını tek tek aradı. Her mezarın başında durdu, dua okudu, taşlarını elleriyle okşadı. Kimi mezar taşları artık toprağa gömülmüş, yeşil, kahverengi ve kırmızı tonlarda yosunlarla kaplanmıştı. Kimi taşlar ise yeniydi; Arap harfleriyle ve Rusça yazılarla işlenmiş isimler, doğum-ölüm tarihleriyle tertemiz duruyordu.

En uzun süreyi karısı Patimat’ın mezarının başında geçirdi. Sessizce durdu,  gözyaşlarını tutamadı ve ağladı. Gözyaşlarını mendiliyle silerken, zayıflığını göstermekten utanıyor gibiydi. Sonra kederli, dalgın bir hâlde mezarlıktan ayrıldı ve eve döndü.

Günün geri kalanını keyifsiz, yorgun ve her şeye karşı kayıtsız geçirdi. Bir ara üşüdü ama sobayı yakmadı. Oturma odasından, kuzu derisinden yapılmış uzun kürk mantosunu aldı, soğuk sobanın yanına uzandı ve onu üzerine örttü. Bir süre bu şekilde uyuyakaldı.

Akşamüstü, bütün vücudunu saran ağır bir uykudan zorlukla uyandı. Ayaklandı. Muhtemelen otlaktan dönmüş, kapının önünde bekleyen eşek ve koyunları ağıla sokmak üzere dışarı çıktı.

Tam odadan çıkmak üzereyken, kapı çalmadan içeriye kırmızı yanaklı bir çocuk girdi. Bu, komşusu Mustafa’nın altıncı sınıfa giden oğlu Said’di. Selam vermeyi unutmuştu; kapıdan içeri girer girmez, nefes nefese şöyle dedi:

“Gafur Dede, koyunları ve eşeğinizi ahıra götürdüm, bir kucak da saman verdim. Şimdi de sobayı yakmaya geldim.”

“Sağ ol evlat. Git biraz dolaş, sobayı ben yakarım.” dedi Gafur, hafif içerlenerek.

Ama çocuk, yaşlı adamın itirazlarına aldırmadan sobaya birkaç odun attı, ateşi yaktı. Borudan uğultu yükselip oda ısınmaya başlayınca, vedalaşırken hafifçe başını eğerek:

“Gafur Dede, sabah hayvanları kendin çıkarırsın. Yaşlılar erken kalkar, ben kesin uykuda olurum.” dedi.

“Tamam, söz, yaparım.” diye gülümsedi Gafur, yumuşayarak.

Ertesi gün, akşamüstü oğlu Hamzat geldi. Bu sefer babasına yiyecek filan getirmemişti; sadece Mustafa’nın çocukları için bir poşet şekerleme getirmişti. Bunu fark eden Gafur, içinden “Yiyeceğe ne gerek, zaten beni götürmeye karar vermiş, gelmiş.” diye geçirdi, ama oğluna tek kelime etmedi.   İçinde büyüyen bir gerginlikle ciddi akşamı beklemeye başladı.

Akşam oldu ve nihayet, Hamzat’la odada yalnız kaldıklarında konu açıldı.

“Baba.” dedi Hamzat, sesini alçaltarak. “Buraya gelirken yolda hep düşündüm. Seni yanıma almalı mıyım, yoksa burada mı kalmalısın? Şehirde godekan yok, dostların yok, özlersin buraları. Ama burada da yalnızsın. Sağlığın yerinde olursa, eyvallah, ama ya hastalanırsan, bizim haberimiz olana kadar kim bilir neler olur? O zaman ne yaparız? Gelene kadar... Geç olur. O yüzden bir karar verdik baba: küçük oğlum Azamat'ı sana göndereceğim, seninle kalacak.”

Gafur şaşırmıştı. Gözlerini açarak sordu: 

“Nasıl gelecek? Okulu ne olacak?”

“Merak etme, köy okuluna nakil olacak.” dedi Hamzat, kendinden emin bir ifadeyle.

“Hayır oğlum, ben buna karşıyım. Azamat şehir çocuğu. Oradan kopmak ona zor gelir. Şöyle yapalım: bu kışı sizinle şehirde geçireyim. Hayvanlara da komşumuz Mustafa baksın, idare edelim.”

Hamzat başını salladı.

“Tartışmayalım baba. Azamat zaten köyde yaşamanın hayalini kuruyor. Hem bir ev, sahipleri hayattayken boş kalamaz. Olmaz öyle şey. Ben, eşim ve Azamat hep birlikte düşündük, bu kararı verdik. Şimdi karar senin.” 

Gafur derin bir iç çekti.

“Bilmiyorum... Ne diyeyim, oğlum... Er ya da geç, Allah ömür verirse, bir gün yine size taşınmak zorunda kalacağım. Azamat iki yıl sonra okulunu bitirecek, eğitimine devam edecek. Kaçınılmaz olanı neden erteliyorum, değil mi?” 

Hamzat hafifçe gülümsedi. Düşünceliydi duraklayarak dedi: “O zaman bakarız baba. Belki o zamana kadar ben de emekli olurum. Yılım doluyor zaten. Yani... Biliyorsun, beni de sürekli burası, köy çekiyor.”

Odada bir sessizlik oldu. Sobanın uğultusu neşeyle yükseliyor, çıtırdayan odunların sesi ikisinin arasındaki düşünceli sessizliği yumuşatıyordu. Gafur ve oğlu uzun süre hiçbir şey demeden, yalnızca yanan odunların çıtırtısını dinleyerek oturdular.

Okulun önünde otobüsten inip babasının evine doğru yokuş yukarı tırmanırken, sessiz haliyle köyde pek de önemsenmeyen biri olan yaşlı Nurali, Hamzat’ı durdurdu. Selam verdikten sonra biraz mahcup, biraz da tereddütle söze girdi:

“Hamzat, babanı şehre götürmek istediğini duydum. Seni bir oğul olarak elbette anlıyorum. Ama durum şu ki...”

Sözünü burada kesip duraksadı. Hamzat, sabırsızlıkla:

“Söyle, beni merakta bırakma.” dedi.

Nurali biraz yaklaşıp sesini alçalttı:

“Biliyorsun, mezarlığın yukarısında küçük bir tarlam var. Dün sabah oradaki taşları temizliyordum. Yorulunca oturup biraz dinlenmek, bir şeyler atıştırmak istedim. O sırada baban Gafur’u gördüm... Akrabalarının mezarlarını tek tek dolaşıyordu. Her mezar taşının başında uzun uzun durup dua ediyor, taşları okşuyor, sonra bir sonrakine geçiyordu. Sanki herkesle tek tek vedalaşıyordu... Ona görünmek istemedim, rahatsız etmek istemedim. Ama bak Hamzat, onu burada bırak. O bu köyden kopamaz, köyden ayrılmaya dayanamaz. Onun her şeyi burada. Orada, şehirde... Allah’ın takdiri elbette, her şey onun elinde. Ama bu toprak onun nefesi gibi. Bunu unutma.”

Hamzat’ın kalbi duyduklarıyla burkuldu, göğsünde ince bir sızı hissetti. Nurali’ye teşekkür etmeyi bile unuttu. Artık babasının evine doğru yürürken, içindeki son şüpheler de yavaş yavaş çözülmeye başlamıştı. Nihai karar, onun iradesi dışında çoktan verilmiş gibiydi.
 

[1]Aul — (Başkurtçada ayıl, Moğolcada ayl, Tatarcada avıl, Tuvacada aal, Çuvaşçada yal) Türk halklarında ve ayrıca Orta Asya ile Kafkasya’daki diğer halklar arasında görülen geleneksel kırsal yerleşim türü, yaylak ya da oba anlamına gelir. Kelimenin kökeni Türkçeye dayanır.

Başlangıçta aul, hareketli göçebe yaşam biçiminin bir parçası olarak, yurtlardan oluşan geçici konaklama yerlerini ifade ederdi. Her göçebe kampının genellikle aynı soydan gelen bireylerden oluşması nedeniyle, aul sözcüğü zamanla yalnızca fiziksel bir yerleşimi değil, aynı zamanda birden çok kuşaktan oluşan geniş göçebe aileyi — anne, baba, çocuklar ve yakın akrabaları içeren aile birimini — anlatmak için de kullanılır oldu.

Türk dillerinde aul kelimesi; Kuzey Kafkasya’daki dağ köylerini, Orta Asya ve Kazakistan’da ise göçebe ya da yerleşik Türk ve diğer halkların yaşadığı yerleşim alanlarını (örneğin Kazaklar, Türkmenler ve diğerleri) tanımlamakta kullanılır. (Bkz. Толковый словарь / Derleyenler: С. И. Ожегов, Н. Ю. Шведова)

[2] Godekan. Kafkaslarda her köyde var olan ve köyün erkeklerinin bir araya gelip sohbet muhabbet ettikleri açık alandı. – Ç.n.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 224. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 224. Sayı