Bekarıs Fenomeni


 01 Şubat 2026


Söz sanatına yetenekli olan insan, çevresinden hemen ayrışır. Onu imgeler dünyası altı yönün ötesine sürükler; şairin varlığı kafiye ile kafiye arasında yaşar, huzur bulacağı, gözünü ve gönlünü doyuracak gizemli olgulara doğru bir yolculuğa çıkar. Eğer o, yaratılışın kulağa hitap eden estetik bir türü olan atışma (aytıs) ile ilgiliyse, onun mizacını ve üslubunu kendi zihinsel dünyamızda aramamız gerekir. Bu alanın seçkin temsilcilerini önce Kazak halkı tanır, değerini biçer ve onları dünya çapında bir marka olarak tanıtır.

Bugünün sahnesinin keskin nişancısı, hızlı düşüncenin ustası, “Darın” Devlet Gençlik Ödülü sahibi, “Altın Dombra” sahibi Bekarıs Şoybekov, işte bu listenin başında yer alan isimlerden biridir.

Doğaçlama, göçebe kültürün en ileri örneklerinden biridir. Söz düellosunda anında karşılık verebilmek, zekâyı ve ataklığı yol arkadaşı kılmak, rakibin yöntem ve oyunlarını kavramak, hedef kitlenin beklentisini şaşmadan ve yanılmadan sezebilmek hiç de kolay değildir. Bununla da kalmaz; ağzınızdan dökülen şiirin estetik gücünü ve biçimsel yapısını bozmadan, hece ve duraklarını, ritmini koruyarak söylemek gerekir. Günümüzde yazılı şiir kendi doruk noktasına ulaşmış; adeta zor ameliyatlara giren bir cerrahın elindeki neşter gibi “zor bölgelerde” özgürce dolaşabilmektedir. İşte bu cesaret ve hayal gücünün kanat açıklığı aytıs şairi için de gereklidir. Karşılıklı, atışarak aytıs söylemek yalnızca zihnin hızını değil, aynı zamanda güreş anında hataya ya da ani bir harekete izin vermeyen; at üzerinde oynayabilen bir çeviklik ve ustalık da talep eder. Buna, seni uzun yıllar sahnenin terbiye etmesi gerekir; yalnızca ayna karşısında hazırlanarak güçlü bir sonuca ulaşamazsın. Kimi zaman rakibe, kimi zaman jüriye, kimi zaman da seyirciye “yenildiği” söz düelloları Bekarıs’ın da başından geçti. Ama o, söze olan sadakatinden ve sözün kutsiyetini bilmekten hiç vazgeçmeden kendi zirvesinde kaldı. Halk arasında dilden dile dolaşan, vecizeye dönüşen sözleri onun en büyük unvanıdır. Halkın gözdesi oldu, sevgisine mazhar oldu.

1996 yılında Jambıl Jabayev’in 150. doğum yılı UNESCO kapsamında kutlanmış; şairin şahsiyetini yüceltmeye adanan uluslararası bir âşıklar aytısı düzenlenmiş ve adeta ağzıyla kuş tutan nice usta şairler hünerlerini sergilemişti. Jüride Kadır Mırza Ali, Tumanbay Moldagaliyev gibi Kazak şiirinin dev isimleri yer alıyordu. O şiir şöleninde Bekarıs Şoybekov’un yıldızı parladı; büyük ödülü kazanarak bitiş çizgisini ilk geçen oldu. Bunun hemen ardından, yanılmıyorsam 1997 yılında Jürsin Erman’ın düzenlediği altı ay süren büyük maratonda da hem formu hem talihi zirvedeydi; şiir yarışmasında otomobil anahtarı kendisine verildi. Mels Kosımbayev, Orazalı Dosbosınov gibi keskin dilli, çevik zekâlı sanatlarıyla halkın takdirini kazanmış çağdaşlarıyla söz yarışına girip konulu aytıslar yaptı ve çoğunda üstün geldi. Günümüzde sosyal medyada şairlerin aytısta kazandıkları ödüllere ait fotoğraf sertifikalarını görüp sevinçle tebrik ediyor, heyecanlanıyoruz. Oysa doksanlı yılların sonlarıyla iki binli yılların başlarında tablo bambaşkaydı. Böyle nitelikli aytısların metinleri gazetelerde yayımlanır, edebî tartışmalara konu edilirdi. “Kazak Edebiyatı”, “Jas Alaş” gibi yayınlar çeşitli polemikler düzenler; aytısta söylenen söz ve düşünceyi seyirci gürültüsünden arındırıp özünü ortaya koyardı. Bekarıs Şoybekov bu tür süzgeçlerden sendelemeden geçti. Ustası Kanıbek Sarıbayev’in değirmeninden geçmiş; “kepeğiyle özü” ayrılmış biri olarak gerçek bir ekolden geldiğini gösterdi. Yüzeysel düşünceden, cansız dilden uzak durdu; her dörtlüğünde içsel uyum ve ahenge özel önem verdi.

Folklor araştırmacıları, aytıs sanatının senkronik yönü üzerinde sıkça durur. Nasıl ki bir yapıya eklenen çeşitli unsurlar binayı çeşitlendirip süslerse, aytıs şairi de tek bir doğaçlama üretip izleyiciyi kendine bağlayamaz. Onun bünyesinde adeta bir tiyatronun bütün unsurları toplanmalıdır: dombra vuruşu, kendine özgü makamı, doğru tonlamayı kurabilmesi, sahne kültürünü koruması, bedensel dili hepsi tek bir noktada birleşmelidir. Bu özelliklerin, suda yüzen senkronize dansçılar gibi, birbirinden bir saniye bile geri kalmadan ve rakibiyle tam bir uyum içinde olması son derece önemlidir. Fotoğraf sanatçısı Asılhan Abdirayımulu, bir Kırgız manasçısını fotoğrafladığı anı hatırlatarak şunu anlatır: Sade bir işçi, emekçi görünümündeki kalpaklı kardeşimizden etkileyici bir kare yakalayamaz; çaresiz kalınca ondan destandan bir bölüm icra etmesini ister ve ancak o zaman amacına ulaşır. İçine kapanık, ağırbaşlı görünümüyle bilinen o kişi, bir anda özel bir trans hâline girer; epik soluğu açılır, coşup taşar. Beşinci–altıncı sınıflardan itibaren sahneye çıkmış, Tavşen Abuvova ve Aselhan Kalıbekova gibi ustaların terbiyesinden geçmiş olan Bekarıs şair, bugün artık kendisi ustalık sınıfı verecek olgunluğa ulaşmıştır. Aytıs sırasında rahatça oturup karşısındakiyle açık bir diyalog kurabilen, gerektiğinde iğneleyip bunu mizahla harmanlayan usta bir sanatçıdır. “Mesela adın Oraz diyelim; Oraz’a horoz desem nasıl olur?” (Orazalı’ya), “Şişkin burun deliklerinden anlıyorum, Geniş soluklu bir küheylan olduğun belli” (Mels’e) gibi dizeleri anında doğaçlayıp, duruma göre söz alması onun en güçlü taraflarından biridir. 

Aytıs, bozkır demokrasisinin ayrılmaz bir parçasıdır. Toplumsal sorunları büyüteç altına alarak ele alır, sosyal adaletsizlikleri eleştiri süzgecinden geçirir. XIX. yüzyılda gelişiminin zirvesine ulaşan bu söz sanatı, aynı zamanda kitle iletişim aracı (mass medya) işlevi görmüş, etkili bir güce dönüşmüştür. İngilizce yayımlanan ilk gazete The English Mercury 1588 yılında Londra’da çıkarken, bundan yaklaşık üç asır sonra, 1870’te Kazak topraklarında Türkistan Vilayeti Gazetesi (Rusça yayının eki olarak) yayımlanmıştır.

İlk bakışta, kâğıt kültürünün bize birkaç yüzyıl gecikmeyle ulaştığı, sanki uzun süre bir bilgi boşluğu içinde yaşamışız gibi bir izlenim doğabilir. Oysa bu meseleye başka bir açıdan bakmak da mümkündür. Toplumsal-siyasal, ruhani ve kültürel kaynaklarımızı; sanat insanları, şairler, destancılar, terme söyleyenler, bilge hatipler doldurmuş, temel bilgi ve haber ağımızı oluşturmuştur. Şairlerin atışmaları, adeta “sözlü gazete” işlevi görmüştür.

Sözlü edebiyat araştırmacılarının sınıflandırmasına göre; basit atışma ve söz dalaşı “kağısu”, toplumsal ve ulusal meseleleri geniş biçimde ele alan, derinlemesine işlenen söyleyiş ise “aytış” olarak adlandırılır. Dünü bugüne, bugünü yarına taşıyan, bu mirasa çağdaş bir renk katan isimlerden biri kuşkusuz Bekarıs Şoybekov’dur. Gazetecilik olgulara dayanarak ifade özgürlüğü ilkelerini öne çıkarırken, edebiyat alegorik bir türdür; söylemek istediğini dolaylı biçimde, imge ve işaretlerle aktarır. Sansürün ağına takılmadan, halkın sesini doğru adresine ulaştırır.

Evet, ağzında dua, sözünde ağırlık olan şair, Buhar Jırav’un statüsüne erişerek ardındaki halkın, hatta başkentin sesi olur. Almatı’daki Cumhuriyet Sarayı’nda Bekarıs Şoybekov ile Muhammedjan Tazabekov arasında gerçekleşen söz düellosu, bu iki büyük ustanın aytısı olarak ulusal kanaldan yayınlanmıştır.

“Demiyorum ki gulu gulu ses çıkaran dağ hindisisiniz.
Satmaya neden o kadar heveslisiniz?
Yakında Fransız’a suyu sattın,
Bununla da durmayacak gibisiniz?
Bir çift laf söyle dursun, Kazakları,
Bir yudum suya muhtaç kılarsınız.
Geri zekâlı enişteniz sağ olursa,
Kurbağa gibi hepimizi kıracak (öldürecek) gibisiniz”– dedi Bekarıs Şoybekov rakibine; şehir yöneticisi Viktor Hrapunov’a duyulan halk tepkisini gizlemeden. Ağızdan çıkan söz, otuz dişten geçip otuz boylu halka yayıldı; dinleyicinin içinde biriken öfke dışa vurdu. İlk bakışta, otokratik bir ülkede böylesine keskin sözlerin bir sınırı, bir freni olur gibi görünür; ancak çoğu zaman şairin yiğit ağzı susturulamaz. Uzaya çıkan kozmonotlara kahramanlık unvanı veriyoruz; bana kalırsa söz evrenine yükselip “yerçekimi kuvvetini” aşabilenler de büyük bir saygıyı hak eder.

Bekarıs Şoybekov, dünya kaleydeskopunu döndürerek bakan, atının başını aşıp uzak ufukları tartabilen entelektüel bir aytıs ustasıdır. Karılaş Aubakerova ile yaptığı söz düellosunda ise şöyle der:

“Bin kere övünsek de böyle nice,
Anlamı başka şeydedir gerçekten düşününce.
Gelişmeyecek kadar bize ne oldu ki?
Zenginlik veriyor ya Allah bize nice.
Kendim buna başka bir cevap verir idim,
Gelişmenin sebebini sorarlar ise,
Kazaklara hazineli toprak bırakan,
Ecdadımız anılmıyor nice nice.
Devletin âlâsını kurardı ya,
Kerey ile Janibek’te petrol olsa!” – dedi. Bu mısralar dinleyicinin hafızasına kazındı ve o dönemdeki siyasal-ekonomik durumumuzun teşhisini tam isabetle koydu. Ocak olayları yaşandı, devletliğimiz sarsılmanın eşiğine geldi ve cesur siyasal reformlar gerçekleştirildi. Vatanımız yenilenme ve dönüşüm yoluna girdi. Ne var ki şairin acıyla dile getirdiği uyarılar, temel ilkeler bütünüyle çözülüp düzene girmiş sayılmaz. Yeraltı zenginliklerimizi yağmalayıp aracılık yoluyla ceplerini dolduranların kalmadığını söyleyemeyiz. Şairin bu tür fırsatçıları teşhir eden zehirli dili hiçbir zaman unutulmayacak; zihnimizde bir devrim yaparak misyonunu yerine getirmeyi sürdürecektir.

Bizim yurtseverlik duygumuz, yerde duran tek bir tengeyi[1] üzerinde devlet armasını gördüğümüz için yerden aldırır. Şair Muhtar Şahanov: “Beni doğduğum topraktan traktörle bile sürükleyip çıkaramazsın” der. Bu, kendi devletine duyulan sadık sevginin, tertemiz bir hissin ifadesidir. Ne yazık ki sınırın ötesine kaygısızca geçip geri dönmeyi düşünmeyen akılsızlar da var. Kendilerini turist sanıp bir karış toprağın kıymetini, bir avuç yerin değerini bilmezler. Eğer biri devlet sembollerimiz önünde fotoğraf çektirip de bunun etkisi iliklerine kadar işlemezse, bu ideolojik çalışmanın gevşemiş olmasının sonucudur. Bekarıs Şoybekov bu konuya derinlemesine eğilip coşkuyla şiirleştirmiştir. Bir şiirinin sonucunda ise şöyle der:

“Atalarımın kondurduğu (yerleştirdiği) engin topraklara,

Kazık çakıp telle çevirmeyecek kadar deli misin?!” – der. Sınırlarımızın delimitasyonunu (sınır belirleme sürecini) abartılı biçimde övüp aşırı siyasallaştıranlara karşı alaycı bir dille cevap verir. Zamanın zorunlu kıldığı bir işi kendi başarılarıymış gibi pazarlayıp puan toplamaya çalışanları ise acı bir hicivle yerden yere vurur.

Jaraşhan Abdiraş, “Babamla Sohbet” adlı şiirinde:

“Yaşadığın yer ülkenin başkenti de,
“Doğduğun yer – yalnız senin başkentin”– diye duygulanır. Ne muhteşem bir coşku! Bekarıs şairin de güneye, dört kapılı Türkistan’a duyduğu sevgi apayrıdır. Nice uluslararası müsabakalarda ülkesinin onurunu savunup halkının göğsünü kabarttı. Ancak onun kendi küçük vatanına olan bağlılığı her şeyden daha sıcaktır. Bir yudum havasını bile kutsal sayar, toprağını muska gibi saklar. Aybek Kaliyev’le yaptığı atışmada ise:

Kapsamlı bir söz söyledin toplumla ilgili,
Utanması kaybolan toplumda neler olmaz ki?
Çorbanı içmekte olanlar nicelerin,
Pek çoğu çekemezler birliğini.
Güneyi kötü göstermek için onlar,
Olur olmaz şeyler için kötülerler Güney’i.
Kazanın kapaksız kaldığı bu zamanda,
(Denetimin olmadığı bir zamanda)
Kim senin dizginine yapışmaz ki.
“İt ürür, kervan yürür” derlerdi ya,
İyi insanlar durdurmazlar iyiliğini.
Güney’im âdeta bin yıllık bir çınar gibi,
Hiçbir zaman kaybolmayacak değeri.
Kötüler yaprağını yolsalar da,
Sökemezler çıkarın köklerini”,– diye yüce bir edayla seslenir. Zihinsel (mentaliteye özgü) farklılığını eleştirir; yüzeysel düşünenlere anında karşılık verir, kimi zaman yumuşak, kimi zaman sert bir şekilde cevaplar. Kutsal mekânın sırrı ve itibarı kaybolmadan, Kazakların kalabalık topluluğunun özünün bozulmayacağına inanır. O bahçeyi andıran güzelliği şiirlerinde nakış gibi işler ve yarınki kuşaklara emanet eder.

Pek çok şairin hocası, sözün kökünü bilen Aytmuhanbet İshakov şöyle demişti: “Bazı şairlerin şiirleri top gibi yıkıcıdır ama göğe, belirsiz bir hedefe ateş eder. Bekarıs’ın ki ise tüfektir. Mermisini sürer, tetiğe basar ve kurşunu rakibine tam isabet eder.” Son derece yerinde bir tanım. O, önceden hazırladığı “ev ödevini” bile oluşan duruma göre yeniden kurgular, yeni dizeler ekleyerek tazeler. Satranç büyük ustaları önlerindeki 15–20 hamleyi hesaplayabiliyorsa, bizim kahramanımız da önündeki olası senaryoları öngörebilir. Bir atışma şairi için en gerekli özellik sezgi ise, bu sezgi onu hiç yanıltmamıştır.

Andrey Voznesenskiy, şairin kapıya sıkışıp kalmış bir ışığın çığlık atan sesini duyduğunu söyler. Gerçekten de öyledir; sosyal açıdan kırılgan kesimlerin çıkarları, anne ve çocuk sağlığı, ulusal kimliğimizi belirleyen manevi meseleler, toplumun iliğine işlemiş bir kurt gibi kemiren yolsuzluk olgusu; bütün bunlar her şeyden önce yaratıcı insanın yüreğini sızlatır, içini acıtır. Şair bu dertleri şiirlerinde tasvir eder, yanarak anlatır ve kamuoyunu harekete geçirir.
Bekarıs Şoybekov, birkaç yıldır halkın seçtiği bir temsilci olarak il meclisinin milletvekilidir. Halkla birebir görüşmeler yaparak sıradan insanların taleplerini ağır kapıların ardına taşır, elinde mühür olanların kulağını kabartır. Ayrıca Türkistan Şehir Eğitim Müdürlüğü’nün de sorumluluğunu üstlenmiştir.

Bu yıl, atışmanın aslanı, bir dönemin önünde duran kardeşimiz Bekarıs Şoybekov erlik yaşı olan 50’ye basıyor. Kendisine sağlık, ailesine esenlik, sanatına olgunluk diliyoruz. Jambıl’ın yaşına gelerek itibarın daha da yücelsin, kardeşim!

[1] Kazakistan Para Birimi.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 230. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 230. Sayı