HaftanınÇok Okunanları
OĞULMAYA SEMİZADE SAPAROVA 1
Rabiye Recebova 2
Bavırjan Jakıp 3
İLKER TOSUN 4
Yakup Ömeroğlu 5
Coşkun Haliloğlu 6
HİDAYET ORUÇOV 7
(Azerbaycanlı şair Elhan Zal Karahanlı’ya 65 Yaş)
Vatanın nereden başladığını hepimiz çok iyi biliriz. O, evin önünde yetişen huş, üvez ya da çınar ağacından, köyün yakınında “ürkek yılkılardan daha hızlı” ya da durgun akan çaydan, dağın eteğinde rüzgâra yelesini taratan şımarık taydan, güneşin altında otlanan kuzulardan, annemizin bizi beşikte sallarken söyleyen ninniden ve elimize aldığımız ilk kitabın harflerinden başlar.
Peki, ya şair?
Bana kalırsa şair de aynı değerlerden başlar. Yani memleketinden. Atalarının kanı, teri ve şanıyla yoğrulan topraktan ince bir kamış misali filizlenir. Her ne kadar şair zaman ve millet dışında evrensel bir kavram olsa da hem zaman hem de millet mutlaka eserlerinin başköşesinde yer alır. Her şair öz halkının, öz anadilinin ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü damarlarında milletinin hafızasına Yaradan tarafından yüklenen bilgi ve inançlarıtaşır. Aynı zamanda şair, mutlaka yaşadığı devrin de öz mü öz evladıdır.
Azerbaycan Türkleri aynı Tatar Türkleri gibi çok erken dönemlerde oturak hayata geçmiş ve sonuç olarak, 20. yüzyıla kadar göçebe hayat sürdüren diğer Türk boylarına nazaran kendilerini daha çok ilim ve edebiyat gibi yüksek değerlere atamışlardır. Bu yüzden, Odlar ilinin sadece petrolle değil, şairleriyle de şöhret kazanması hiç şaşırtmıyor. Fuzûlî, Nizâmî-i Gencevî, Nesîmî, Şâh İsmail Hatâyî, Vidâdî ve Molla Penah Vagıf gibi klasik Doğu şiirinin unutulmaz isimleri, insan gönlü ve duygularını bütün ince ayrıntılarıyla anlatan kalem ustaları, hepsibu Türk boyunun asil oğullarıdır. Onlarla sadece Hazar ve Doğu değil, bütün dünya gurur duyar.
Ben Azerbaycan şiiri ile 1988’de üniversite öğrencisiyken tedavi için Bakü-Apşerin’a geldiğimde tanıştım. O yıllarda Azerbaycanlı şairleri Rusçaya tercümede okudum ve memleketime dönmek için yola çıktığımda benimle beraber kocaman bir şiir kervanı koyuldu yola; bavulumda Hazar’ın sahilinde güneşin sıcak öpücüklerinden mayışan deniz kabukları, ince belli gümüş su testisi ve Kız Kulesi mühürlü tespihlerle beraber İdil Bulgar ve Kazan Hanlığı topraklarına kimisi Rusça kimisi Azerbaycan Türkçesinde Nizâmî-i Gencevî, Nesîmî, Şâh İsmail Hatâyî, Vidâdî ve Molla Penah Vagıf gibi şairlerin kitapları da yol aldı. Bu şairler uzun yıllar devamında hem gönlümü hem sanatımı beslediler. Onlardan yola çıkarak Literaturnıy Azerbaycan dergisine abone oldum, Azerbaycan edebiyatının modern çalışmalarının temelini atan ünlü edebiyat bilgini, eleştirmen ve akademisyen Memmed Arif Dadaşzade (1904–1975)’nin Azerbaydjanskaya Literatura kitabını okudum. Artık doktora öğrencisi olduğumda da Azerbaycan’ın sihirli şiir çağlayanından içmeden geçemedim; doktora tezimin bir bölümünde 20. yy. başında yaşayıp isyankâr şiirler yazan Tatar şair Segıyt Remiev’in sanatını Nesîmî’nin panteistik ruhta yazılmış şiirleriyle karşılaştırarak inceledim. Böylece, hayatıma aniden bir rastlantı olarak giren Azerbaycan’a, özellikle de Bakü’ye başlayan sevgi, 1980’li yıllardan 2000’li yıllara kadar kalbimde ve aklımda kalmayı başardı. Daha fazlası, Türkiye’ye gelin gidip burada akademik hayata başlayınca da Azerbaycan hayatımda var olmaya devam etti; hem Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesinde hem Kafkas Üniversitesinde görev yaparken Azerbaycanlı bilim adamlarıyla el ele çalışmak, Tatar-Azerbaycan edebî ilişkilerini araştırıp makale ve kitapta bölümler yazmak ve en önemlisi, artık kendini kanıtlamış bir bilim insanı olarak Bakü’ye sempozyumlara gitmek nasip oldu. 6-7-8 Kasım 2008’de Türkiye’nin doğusunda bulunan Elazığ şehrinde destansı Harput Kalesi, Fırat nehri ve Hazar gölü kıyısında ünlü Azerbaycanlı şair Bahtiyar Vahapzade onuruna düzenlenen 16. Uluslararası Hazar Şiir Akşamlarında bir şair olarak Tataristan’ı temsil ederken çağdaş Azerbaycanlı şairleri de yakından tanıma şansım oldu. Onlar, masal ve destanlara uygun bir şekilde üçtü: Cengiz Alioğlu, Zelimhan Yakup ve Elhan Karahanlı. Her üçü sadece onlara özgü şiirleriyle oyuldu gönlüme: şiirlerinde felsefi derinliği duyguların zarafetiyle en ince şekilde örmeyi başaran, dünya medeniyeti ve edebiyatıyla ilgili geniş bilgiye sahip Cengiz Alioğlu; Türk’e övgü ve sevgi yağdıran, bu milletin geçmişine geleceğine sahip çıkarak “Evvel ahir dünya Türk’ün olacak!” diyerek gönüllere taht kuran Zelimhan Yakup ve nihayet, gerçekten tarihî bir pano gibi Türkî mayalı destansı şiirlerin yanında insan duygularının en derin, en dramatik yönlerini açan şair Elhan Zal Karahanlı. Onun bana hediye ettiği o yıl yeni yayınlanan kitabının adı bile zihnimi meşgul edecek kadar gizemliydi: Yaguar yerişli vaxt (Jaguar Yürüyüşlü Zaman). Sanki bu kitaba yazıllan kelimeler değil, asırların derinliğinden gelen sihirli bir fısıltı, sıcak yaz gecesi bir yaprağın duyulur duyulmaz hışırtısı ve hâlâ keşfedilmeden gönül derinliklerinde gizli kalan duyguların geçilmez ormanlarında dolaşan bir jaguarın yeşil gözlerinden akan, asırlara sığmaz yabani bir hüzündü…
Elhan Zal Karahanlı ile 12 Temmuz 2011 yılında Bayburt’ta düzenlenen 17. Uluslararası Bayburt Dede Korkut Kültür ve Sanat Şöleninde de buluştuk. Daha sonra şair, 2013 yılında Tataristan’ın başkenti Kazan’da yayınlanan Apelsinovaya osen’ (Portakallı Güz) adlı Rusça şiir kitabıma şiir sanatımı çok derinden hissederek ancak onun kalemine özgü ve manidar bir giriş söz hazırladı. Daha bir on yıl geçince 2023 yılında Bakü’de 2. Türk Dünyası Edebiyat ve Kitap Festivali’nde görüştük. Bu festivalde Tataristan’ı temsil eden bir şair olarak gençlik hatıralarımı paylaşıp Bakü’ye adayıp yazdığım şiirlerimi de okudum. En önemlisi ise bu festivalde TÜRKSOY tarafından Molla Penah Vagif madalyası ve Türk dünyası edebiyatı ve medeniyeti üzerine yazılan hizmetlerimden dolayı Uluslararası Mahmut Kaşgari Vakfı’nın Başkanı Elhan Zal Karahanlı tarafından Uluslararası Mahmut Kaşgari madalyasına layık bulundum. Ayrıca şair, adıma bir sürpriz daha hazırlamıştı: ilk kez yurtdışında -Bakü’de!- Rusça, Tatarca ve Türkiye Türkçesinde yazılan şiirlerim kendisi ve muhterem şair İbrahim İlyaslı tarafından Azerbaycan Türkçesine çevrilip Lacivәrt yuxular (Mavi Düşler) adlı bir kitap olarak yayınlanmıştı. İşte böyle derin saygı, sevgi ve şiirle yoğrulan, 20. yy. başında gelişen Tatar-Azerbaycan edebî ilişkilerin günümüzdeki devamı olan dostluğun başlamasına yirmi yıla yakın zaman geçmiş. Bu yıl haziran ayı sonunda çağdaş Azerbaycan şiirinin en üretken ve en sevilen şairi, çevirmen, yayıncı ve eski dönem araştırmacısı, Azerbaycan Yazarlar Birliği üyesi, edebî çeviri ve iletişim merkezi yayını olan Ulu Çinar (Ulu Çınar) dergisinin baş editörü ve Uluslararası Kaşgarlı Mahmut Vakfı’nın başkanı Elhan Zal Karahanlı artık 65 yaşını kutlamakta. Kendisine Allah’tan uzun sağlıklı ömür ve daha nice yıllar Şiir bağında rengârenk, hoş kokulu çiçekler -şiirler!- yetiştirmesini temenni ediyorum!
Şair ve zaman. Bu kavramlar şiir sanatında asla ayrı düşünülemez. Elhan Zal Karahanlı’nın şiirlerinde zaman göze görünmez olsa da varlığıyla hep tetikte tutar. Bazen bu zaman bir nefese, bir bakışa sığan, bitmesin istenilen, bitince de hep kendini aratan tatlı titrek bir an olarak tasvir edilir:
İsterim vakit uzansın,
İsterim gelmesin son (“Çiseli Müzik”);
Yaşanmış anlarda tat var, damak var (“Aşklı Fısıltılar Melek Ezanı”).
Bazen de bu zaman, asırlara sığan, bitmek bilmeyen, bir türlü tanı ağarmayan, bir yıla bedel bir gecedir. Ama nasıl ifade edilirse edilsin, her anı özel yaşanan bu zaman, her şeyden önce cenkliği ve Tanrı’ya olan ulu aşkıyla cihanı titreterek mavi sonsuzluğa kanat çırpan bir Türk’ün zamanıdır!
Elhan Zal Karahanlı’nın şiir kitabı, 2008’li yıllarda okuduğum en güzel çağdaş şiir kitaplarından biriydi. Kimi şairlerin şiirleri hafif ve kolay okunur, onlarda her gün görüp tanıdığımız olaylar ve duygular yine her gün gözümüze ilişen nesnelerin aracılığıyla anlatılır. Kimi şairlerin şiirleri ise onların derinliğine ulaşmak için geniş bilgi ister. Elhan Zal Karahanlı’nın şiir sanatı da öyledir. Hâlâ hatırlıyorum, şairde en çok dünya medeniyeti, tarihi ve edebiyatı alanında geniş bilgi sahibi olması, hayata felsefi bakış açısı ve duygusallığı şaşırtmıştı. Bunları ben şahsen şaire Yaradan tarafından verilen bir armağan olmanın yanı sıra yetiştiği dönemde -Sovyet döneminde- aldığı eğitim sonucu olarak da görüyorum. Sovyetler her ne kadar sövülse de o dönemde bize hayat boyunca bilim toplayıp sürekli kendini geliştirme, değişik medeniyetleri öğrenme ve en önemlisi, kitap okuma gibi pahası biçilmez değerlerin aşılandığı da tartışılmaz bir gerçektir. Zaten ancak kitap okuyan biri bu kadar bilgi sahibi olabilir. Biz Sovyet çocukları inanılmaz derecede kitap bağımlısıydık! Sovyetler Birliği adı ile anılan kocaman bir devletin içinde olan birçok milletin ünlü yazar ve şairlerinin eserlerini neredeyse ilkokuldan itibaren tanır, en ünlü şairlerin şiirlerini ezbere bilirdik. Ayrıca, Sovyet okulu sadece bünyesine toplayan devletin medeniyetini değil; Avrupa, Mısır, Orta Doğu ve Uzak Doğu medeniyetlerini de sevdirdi bize. Şu da malum ki şair olmak için sadece kendi halkının geçmişini tanımak yetmez. Şair, bütün dünya medeniyeti ve edebiyatına dokunacak ki kendi sanatını onlarla besleyip zenginleştirecek. Elhan Zal Karahanlı gibi. Mısır uygarlığına ait olan Amon-Ra, Osiris, İzida, sfenks, Nefertiti, Cleopatra ve piramitlerden tut, Sümer ve Göktürk medeniyetini belirleyen İştar, Tan-Ra, Umay, Zühre, Çulpan, Ötüken, Alp Er Tonga gibi tanrı, tanrıça ve kahramanlar; Eski Yunan medeniyetiyle ilgili Eskil, Helen, Paris, Orphey; Uzak Doğu’nun simgesi Buda; İslam dini ve onun temsilcileri Muhammet Peygamber (s.a.v.), Mikail (a.s.), Cebrail (a.s.); hem Hristiyan hem İslam dininde özel yere sahip Meryem Ana, Hz. İsa ve daha yakın dönemlerin kazancı olan Rembrandt, Jeanne d’Arc, Napolyon Bonapart, Karl Marx, Adam Mitskeviç, Marina Tsvetayeva, Franz Kafka, Che Guevara, Pablo Picasso, Mireille Mathieu, Elton John, Zeki Müren gibi dünyaca ünlü şahıslar, bunlar hepsi onun şiirlerine ilmek ilmek işlenmiş. Ama şair toplu olarak anmaz bu şahısları, hepsini mutlaka yerinde, bir düşünce ya da duyguyu daha keskin, daha belirgin yapmak için kullanır. Maceraperest Oliver Twist, hayata erken atılmak zorunda kalan Lolita, kadınların aklını başından alan Syrano De Bergerac, Sen Jermen ve Don Juan, tek bir nefesiyle sevgiden yoksul bırakıp minik bir kalbi buza dönüştüren Kar Kraliçesi ve onun büyüsünü çözecek kadar aşka sahip Gerda ile Kay gibi ortaokulda okuduğumuz kitapların sayfalarından çıkan kahramanlar da dairdir onun şiirlerine. Ayrıca, Elhan Zal Karahanlı Tac Mahal, Notre Dame ve Aya Sofya gibi dünyaca ünlü yapıtları da anar. Şairin bana hediye ettiği kitap, gönlünün kâinata sığmadığını göstermek istercesine kendi içine inanılmaz geniş coğrafyayı da dahil etmiştir: savanalarıyla meşhur Afrika, en lezzetli çayın yetiştiği Seylan ve Çin, televizyondan sürekli duyulan Sydney, Miami, Paris, Dakar, Polonya’nın gözde şehri Krakov, 20. yy. başında Rusların Paris’i sayılan Odessa, bütün Müslümanların gönlünde özel bir yere sahip olan Mekke, her Azerbaycanlı için yakın ve öz İstanbul, Tiflis ve yüreklerini dağlayan Tebriz, Bezz kalesi, Şiraz, Horasan… Nehirlerden ise hippilerin çıktığı Mississippi’den tut, karla örtülü Vistula, şamanların ayinlerine şahit İrtiş ile Yenisey’e ve Azerbaycan’ın gururu olan Araz’a kadar var bu şiirlerde. Mitolojik Olimp dağı, efsanevi Tanrı Dağları… Bu kadar örnek bile yeterdi gibi şairin bilgisini ölçmek için ama bunlar hepsi bizim daha çok Rus kültürü aracılığıyla öğrendiğimiz bilgiler. Ne yazık ki bütün bu yoğun bilginin içinde kendi Türk kültürümüzle ilgili bilgi verilmedi bize. Şairin de yazdığı gibi o dönemlerde:
Umay anam, Alp Er Tonga,
Yad Kongo’dan daha yaddı (“Hadım Edilen Hafızanın Rapsodisi”).
Sovyetler dağılınca her milletin kendi küçük vatanı, anadili, geçmişi ve geleceği için uzun süren mücadele yılları başladı. 1990’lı yıllar, Türk boylarının millî bilincinin uyanış ve yükseliş dönemiydi. Artık her millet kendi tarihini okuya, anlata ve yazabiliyordu. Türk olmakla gurur duyma, kendi tarihini öğrenme ve onu dünyaca tanıtma dönemi başladı. Durum bütün Türk boyları için aynıydı. Gizli kaynaklardan gizlice okudukları şanlı tarihlerini, millî kahramanlarını artık Tatar da Kırgız da Kazak da Özbek de mısralara dizerek memleketlerinin en gözde meydanlarında okuyabiliyorlardı! Büyük kayıplarla iç savaş sonucunda özgürlüğüne kavuşan Azerbaycan şairleri de birikenleri anlatmak için göğüs dolusu bir nefes alıp düşüncelerini duyguyla yoğurarak unutulmaz şiirler yazdılar. Elhan Zal Karahanlı’nın Türk kimliğini yansıtan şiirleri, bunun en güzel örnekleri desem hiç de yanılmam. Onlarda Tanrı’ya inanma, Umay Ana’yı tanıma, Çulpan yıldızını Aşk tanrıçası ile özdeşleştirme, şamanlık kamlık; doğaya ve ağaçlara tapma ve bazı hayvanları totem olarak kabul etme vb. gelip giden bütün eski Türk inançların izlerini bulmak mümkün. İçinde Selçuk ruhu yatan bir Türk olarak şair, bütün Türk boylarına özgü ata, bozkıra ve göçe olan sevdasını da dile getirir. Yılkıların kişnemesini hatırlatan dalgaların sesi, cenk hevesi tef duyunca aydınlığa koşan ya da gök dağlardan son denize su içmeye inen atlar, yorga yürüyüşlü araklı-kımızlı hava, sam yeli tadında şarap, dua tadında kımız, bozkır kokulu sevdalar, sonsuzluğa çeken göç hevesi, yelesini oynatan atlara benzer otomobiller, şahlanan gök aygırı’nı andıran duygular, geceyi kamlayan şaman, ürkek yılkılardan daha hızlı koşan çay vb. Atalarımızın eskiden kurban olarak at sunması, yağmur yağdırmak için yâda taşı kullanması, maralı kutsal bir canlı olarak düşünmesi, şamanların davula vurarak ayin yapması, Ötüken’de kutsal bir orman, hepsi tek tek canlanır hafızamızda:
Kurbanlar at olmasa,
Hakka giderdik yaya (“Feriştahlı Şarkı”);
Buse yağışlarını,
Yağdıracak yâda taş (“Şatoya Benzer Otel”);
Maral boynuzunu budak budak gez,
Vecdinin tadını uçuşlarda bul,
Kutsal Kam atanın dualarını,
Sevdalı seslerle nakşeder davul (“Sevginin Yekelik Koşuğu”).
Cenk meydanı olan dünyada kendini elinde kılıç, dilinde dua olan bir savaş eri (“Taissa Yanına Çağırır Beni”) ve hızı seven bir bozkır oğlu (“Görüşme Öncesi”) olarak hisseden şair, sürekli harekette olan gönlünü yelde yelleyen yılkılara benzeterek (“Görünmezler Görgüsünde”) ruh halini anlatmak için bin bir Türkçe tasvir kullanır:
Kara bulut, kıvrak bir yam[1],
Karanlıkta kurtağzıyım.
Gökyüzünde çaktı kamçı,
Kır atları kov, ay yamçı (“Yıldırım”).
Elhan Zal Karahanlı’nın doğa tasviri konulu şiirlerini okurken de onların bir Türk’ün kaleminden çıktığını tahmin etmek güç değil:
Dönmez geri uçsan,
Kıvrak ve şen bir kut.
Issız karanlığa,
Kanat çırpar berkut[2] (“Ben Hayli Yalnızım”);
Maral boynuzudur yere takılmış,
İncir ağacının bahar kokusu (“Sevilmek İsteği Aç Jaguardı”);
İğde çiçekleri ıtır serperler,
Ak keçe üstünde bağdaş kurmuş mayıs (“Mayısta”);
Bozkır hasretinin kil kitapları,
Göksüne yazılmış er oğlanların (“Hasretimin Kil Kitapları”).
Elhan Zal Karahanlı, bütün bu öz Türkçe tasvirleri tasdik edercesine şiirlerine Türklerin kalbine oyulmuş kahramanların adlarını da işler:
Köroğlu’dan destan diyor kuş korosu (“Çıplak Sevda”);
Bu sevdamlane Ferhat’ım, ne Kerem,
Bir yüküm var, onu zorla çekerim (“Ne Ağlarsın,Ne Dağlarsın Sinemi”);
Gelende Leyli geldin,
Gidende Arapzengi (“Cinlerin Dağılırken”).
Şairin Türk tarihini yâd edip yazdığı uzun şiirleri de vardır. Örneğin, Türk tarihinin birçok anını bir arada vermeye çalıştığı “Hakan-Name” adlı destansı bir şiir.Eserde mekân, Hazar rüzgârı Oğuz ağzında okuduğu ve Dede Korkut’un uyuduğu Derbent; ezanlar susup minarelerde rüzgâr oynayan, han topraklarının açık artırmaya koyulduğu Taşkent ve Hive; Rusların işgaline uğrayıp dininden ve dilinden vazgeçirilme korkusu yaşayan Kazan Hanlığı gibi çok geniş Türk coğrafyasıdır. Cengiz Han, Satuk Buğra Han, Timuçin, Baybars, Artuk Han, Çağrı Bey, Atilla, Kâşgarlı Mahmud, Fatih Sultan Mehmed, Gazi Bürhaneddin, Kürşat ve Süyümbike gibi Türk dünyasını gösterdikleri kahramanlıkları ya da feci kaderleriyle titreten hükümdar ve ünlü şahısların hayatlarından kesintiler de verilmektedir. Şiirin dili çok akıcı olduğundan dolayı tasvir edilen olaylar -Türk’ün şanlı ve aynı zamanda feci tarihi!-gözümüzün önünde bir film gibi canlanmakta ve geçmişten ibret almaya çağırarak geleceğimiz hakkında ciddi düşüncelere götürmektedir.
2019 yılında İstanbul’da Turay Kitap Yayıncılık’ta Elhan Zal Karahanlı’nın Türk Asrının Türküleri adlı şiir kitabı yayınlandı. Şair, Türk milletinin şanlı tarihi, geleceği ve Turan ülküsünü kaleme alarak kahramanlık ve millî değerler gibi konuları işleyen şiirleriyle millî bilinci canlı tutmaya çalışır. Örneğin, “Savaş Ayetleri” adlı şiirinde Türk’ü cenge çağıran ebedi bir çağrış’ı duyarak ve Alplerin zamanı geldiğine içten gönülden inanarak kılıcının pasını silkeleyip bütün Türk dünyasını ölümle ölmezliğin sonuncu savaşına çağırır. Uyumuş ruhumuzu titret, uyandır! mısralarıyla Tanrı’ya seslenerek umudunu bozkurtların uluduğu kutlu an’a -son savaşa- bağlar:
Savaşın bittiği yerde
Başlıyor köleliğin…
Tanrıdağ’dan Tebriz’e
Bir yol uzanır bize.
En son, ahir denize
Emri dayandır… daram!
Bu şiirde Türk milleti, emsalsiz bir tarihe sahip ulu ve asil bir millet olarak tanımlanır:
Gökler saltanatından
Sürülüp kalan biziz.
Yenilmez orduların,
Cengini çalan biziz.
Öcümüz var acunda,
Uğur gezdik hücumda,
Yolların sonucunda,
Kamını bulan biziz.
…Milletler geldi gider,
Ebedi kalan biziz! Göktekinin de sevdiği Alplerin bu savaşta kazanacaklarından şairin şüphesi yok. Tanrı, koru Türk’ümü diye dua eden Elhan Zal Karahanlı bütün Türkleri bir arada görmek ister. Çünkü ancak birlik oldukları zaman zafer Türklerin olacaktır:
Erenler nara çekerken,
Silahımız pas dökerken,
Tanrıdağ’dan, Ötüken’den,
Gözlenen imdat gelecek. Git.
Bize çatmazasrın hızı,
Azabımız kan kırmızı,
Tatlı, kızıl elmamızı,
Bulan bir adam gelecek.Git.
Budur Türk’ün ordusu,
Bayrağında ay gelir. Çök.
Ölüme karşı duran,
Basılmaz alay gelir. Çök.
Ölümü bir eğlence bilen ve savaşı kılıcın kını olarak tanımlayan Türk milletinin göklere kadar çıkanşöhreti, şair tarafından Tanrı’nın eliyle çizilen bir yazgı olarak algılanır ve yerde buna karşı gelecek hiçbir güç yoktur:
Yazı Gökte yazılır.
Yerdeki bozar mı? Gel!
Türklüğüyle gurur duyan ve fatih duygusunu kanındataşıyan şair, kalemiyle bu şiirde çok güzel ve manidar mısralara imza atar:
Türklüğün bilinmese
Dünya bize yâr mi? Gel!
İnsanlığın biziz hanı,
Bir ülke bildik cihanı,
Ülkümüze hor bakanın
Akıbeti puç olur. Bil.
Her mısrasında kılıç sesi, at nalı, Tanrı’ya dua ve zafer haykırışı duyulan bu şiir, Türklerin millîbilincinin uyanışını müjdeleyip Türk milletinin destansıbir millet olduğunutekrar hatırlatarak şüphesiz yeni kuşağı bilinçli, millî değerlerine ve özüne sahip çıkacak bir nesil olarak yetiştirecektir.
Elhan Zal Karahanlı’nın kaleminden diğer şiir, “Güney Güvercini”dir. Adından da göründüğü gibi o, Azerbaycan Türklerinin bir asrı aşkın bölünmüş vaziyette -yarısı Kuzey yarısı da Güney Azerbaycan’da- yaşamak zorunda kaldığına adanmış. Burada güvercin, uzun yıllardır beklenen barışı simgeler. Kopuzlu ozan’ı hatırlatan yollardan evine gelircesine vatanını fethetmeye Tebriz’eve Merend’e gelen şair, kimi Azer,kimi Baycanlı olduktanberi kalbinde öz yurdunda muhacir olma ağırlığını taşıyarak eşine gitmek isteyen bölünmüş sevgileri birleştirmek için gelir buraya:
Unutulan şarkılarda tüylü palmiye biter.
Ak güvercin ol ya da kabutar[3],
Uğrunda ölmeye bayrağın yoksa
Ak gömleğine kan sık.
Haydar ve İsmail’in ruhlarının yaşadığı ve Peygamberimizin miraç zamanını gördüğü kırk pirin bulunduğu, zirve görüntüsünde Tanrı azametini yansıtan Savalan Dağı’na gitmesinin sebebi de çok açıktır aslında:
Ölmek üzereyken bir çuval kar istedi babam,
Savalan karı istedi canınıuyuşturmak için,
Çünkü dergâha giderken Tanrı sevgisi
Yakabilir hasret çekenleri.
Babam vatanına hasretçekti.
Hurma gözlü, karabuğdayı sevgili olarak tasvir edilen İran’dan şair tamamen ayrılmıyor, o buralara yeniden dönecek. Ayrı ayrılıkta yanacaklarını bilse de bir gerçekle avunur:
Baba Baybek,Köroğluluk hevesinde
Kan renginde bayrakları kaldıracak!
Madem coğrafyaya değindik, Elhan Zal Karahanlı’nın şiirlerinde yer alan iki büyük şehirden -Bakü ve İstanbul’dan- da bahsedelim. Birincisi, şairin yaşadığı, kendi eli kadar yakın ve tanıdık Bakü’dür. Bazen keyifli, merkezsokağında Rus akordeonuçalan, bazen de durgun ve petrole bulanmış bu şehrin türküleri bambaşkadır, bambaşka. Sümer lehçesinde şarkı söyleyen ve denizden kaçan aşk kulesi, yalnızlık kulesi -Bakü’nün simgesi Kız Kulesi- ile meşhur bu şehirde şairin yazdığı gibi dualar da çabuk ulaşır göğe. Elhan Zal Karahanlı’nın gönlünde özel yer alan diğer şehir, İstanbul’dur. “Boğaziçi’nden Türküler” adlı güldestesinde Avrupa’nın burçlarına olta atan İstanbul, yaprak döken durumda olsa da şair, eskiliği ve çağdaşlığı yan yana barındıran bu şehrin tam bir yağlı boya tablosunu çizmeyi başarmıştır:
Zeytinlerin gözlerinde
Yumruca yuva kurdu karanlık,
Ufuk köşkünde şölen var,
Enli bir terasta mangal yanar.
Kişneyen otomobillerin gazı,
Gökdelenin başına
Sarık sarık dolanır;
Dalga korosu zikrimizi efsunlarken
Mevlana’yı hatırlıyor Despina Hatun;
Ürkek Helendokunuşunun Bizanslığı dul.
Yüz yılların arşivleşen karanlığında
Sevgilere köprüolur yaşlı İstanbul;
Elbette bu dans yapanlar
Yeniçeri rakslarını unutmuşlar çoktan.
Ve Avrupa’dan ne gelse
Tapınak önündeoturmuş gibi
Katlıyorlar dizlerini…
Geçmişler burada çok şanlı.
Elhan Karahanlı’nın şiirlerinde çok zengin inanç dünyası da özel yer alır; Yüzyıllardır İslam’a mensup bir Türk olmasına rağmen, sıkça eski Türk inanç sistemine başvurur. “Allah” yerine daha çok “Tanrı” kelimesini kullanması, belki de Türklerin yaşadığı ilkel dönemlere dönmesini sağlamakla cazip gelmektedir. Çünkü Gök Tanrı dini, yasaklardan ziyade özgürlükten ibaretti:
Gök Tanrınınsaltanatı
Bambaşkadır, bambaşkadır (“Ateşgâhlı Anılarda”).
Gök Türklerin bilincine Tanrı kavramıyla iyice yerleşen Umay, Bayana, Ayzıt, Taissa, Anakut, Zühre, Çolpan gibi tanrıçalar da şairin gönlüne taht kurar:
Yolumuza uğur çile Umay ana, Bayana,
Nal sesleritümen tümen yayılacak cihana (“Gök Dağlardan Atlar İner”);
Beni Tanrıdağ’da meclis gözlüyor,
Tanrıya tanık dur İlahe Anam (“Taissa Yanına Çağırır Beni”);
Bendene bir kapı aç,
Ana melek, Ana kut. (“Feriştahlı Şarkı”);
Tanrıdağ’dan kut almış,
Birce parçataş olsa,
Alnımıza kan sürter
İlahemiz Taisa (“Haça Kaya”);
Yoluma nur saçan tan yıldızıdır,
Başımın üstünde aşk ilahesi (“Polonez”).
Ama aynı zaman şairin Allah’ı, onun varlığını ve tek olduğunu tanıyan güzel mısraları da az değil; şaire Allah, geceleri ve yalnızken daha yakındır:
Bana mani olma gece,
Ben Allah’la konuşurum. (“Ateşgâhta Söndü Çırağ”).
Bazen şairin gönlünde bu topraklara özgü ve belli bir dönemde ataları tarafından kabul edilen Zerdüştlük inancı da belirir: Gün doğarken od oynuyor havada Müslüman’ın ateşgâhı olur mu? (“Çıplak Sevda”).
Büyük Azerbaycanlı şair Nesîmî gibi, gönlünde barındırdığı bütün inançlarla beraber her iki dünyayı sığdırsa da kendisi hiç birine sığmayan Elhan Zal Karahanlı, Yaradan’a bazen bütün adlarıyla bir arada seslenir. Bir güvercin gibi gökler için yaratılan ruhu, konuk olduğu Dünya’dan dua ederek ebediyete -Gök’e- doğru kanat çırparken Yaradan’ın nasıl anıldığı ne fark eder ki:
Tanrı, Gök, Huda, Allah,
Kurban dedim adına,
Al beni kanadına,
Canım durmazuçuyor (“Haça Kaya”);
Biz Göğünoğluyuz, yer bize sığmaz (“Sevginin Kocaman Türküsü”);
Cismimiz kalsa da toprağa murat,
Işıklı ruhumuz yalnız göğündür (“Yaşanmış Günlerin Neyi”).
Şairin “Allah benden ayrı değildir, o her şeyde vardır” gibi mısraları da şairin Allah’ı Nesîmî gibi panteizm felsefesi aracılığıyla kabul ettiğini gösterir:
Sevda her yerdevar, belki de her zerrede (“Güvercinli rast”);
Ben varsam sen de varsın,
Sen varsan,ben de varım (“Ben BuradaTek, Sen Orda Tek”).
Böylece, kendisinin ilahi bir sevdadan yaratıldığına inanan şair -İlahi sevdadan ben oldum zahir (“Şahbaz Şehrin Şarkısı”)- evrende her şeye nefes üfleyen ve yaşamın başlangıcı olan sevginin kökünü Yer’den değil Gök’ten arar. Tanrı’nın anıldığı anlar da daha çok sevdiğimiz zamanlardır:
Tanrı bostanında sevgi yetişir,
Ne kadar sevgi var, yaşam da bitmez (“Ölüm Son Değil”);
İlahi sevgilerin girdabında,
Tanrına gönlünün gülünü gönder (“Şolpan’a Bakırım Kız Kulesinden”) Bu yüzden Elhan Karahanlı’nın inanç sisteminde daha çok Türklerin eski inancına özgü tanrıçalara rastlanır: Anakut, Umay, Ayzit vb. Şair 2007–2008 yıllarında eski Türklerde mevcut olan ilahelerin panteonunu kaleme alarak “Benim Sevdiklerim İlaheleşir” (“Unutulan İlaheler”) adlı güldeste yazar. Bu ilahelerin arasında özellikle de şairin ilgisini Eski Türklerde Zühre, Mihr Banu, Şolpan (Çulpan) adları ile bilinenAşk tanrıçası çeker ve ilahi sevginin yanında bir Yer kızına olan sevgi de belirir:
Dünya ağacının budaklarından
Şolpan yıldızının meyvesini der (“Mayısta”);
İlahenin gezegenine
Dokunmak imkânıdır sevgi. (“Sevgi Uçuşumuzdu”).
Aşk Tanrıçası, sanki şairin bütün varlığını sarmış. Başucunda yıldız olup parlayan Şolpan (Çolpan), yaşamını olumlu etkileyerek hayatının her kesiminde onu aşkla ödüllendirir. İlahe’den gelen aşk artık ne tapınaklara ne de şairin gönlüne sığar ve onu tatmadan yaşamak, günahtır:
Canlılar yaratılıp muhabbet için,
Aşksız manası var mıdır ömrün. (“Su Perili Sonata”);
Dünyada bir ulu aşk uykusu var,
Gelirken kilitli kapıdan girer. (“Aşk diyen kapılar açıktıraçık”);
Aşklı Fısıltılar Melek Ezanı;
Sevgi kendisi başka bir dindir (“Ayrı Sevgiler”).
Şairin sevgilisine adayıp yazdığı şiirlerde çok güzel ve dokunaklı mısralarvar. Bazen onun sevgisi, Odlar iline yakışır bir şekilde ateşli, şevkli ve yakıcıdır:
Ben içimi tuğyan eden bu ateşi,
Yudum-yudum içmek istiyorum,
Ben âşıklar cennetine düşmek isterim! (“Ayrı Sevgiler”).
Bazen de huzurdolu, utangaç ve fısıltılara bürülüdür şairin sevgisi:
Gece soğuk ve baygındı,
Keyifli civanlar okuyor.
Örümceğe dönmüşelim,
Eline elçek dokuyor.
Pencereler söner bir bir,
Sıcak yuva ister kedimiz.
Dünya diyorsun değişir,
Ya biz destandan gelmişiz. (“Sevdalı Gecenin Türküsü”).
Fuzûlî şiirlerinde aşk daha çok ıstırap ve hüzün dolu bir duygudur. Elhan Zal Karahanlı’nın sanatında aşk hem ruhsal hem de bedensel olarak doya doya yaşanan bir aşktır. Bu destansı aşkta hem seven hem sevgili dünyaca tanınmış aşk kahramanlarıyla kıyaslanır ve bize daha iyi anlaşılır:
Sevenin olursa,
Sevmek de asan.
Men Türk Don Juan’ım,
Sen Leh Anna’san (“İspanyol Restoranında…”);
Belki ben Sen-Jermen’im,
Belki de sen Janna Dark.(“Cinlerin Dağılanda”).
Ama şairin sevgilisi, çağdaş olmasıyla farklıdır; mavi kazaklı, kısa kare saçlı, elinde timsah derisinden çantası olan apak bir Türk kızı, badem bakışları ile can yakan bike ya da kürk mantolu,Slav gözlü sevimlibir Polonya güzelidir. Polonyalı bir güzele olan aşkı kaleme alırken Elhan Zal Karahanlı, Polonya ile özdeşleşen zarif, romantik bir ad bulur: “Polonez”. Ayrıca, burada da tarihî geçmişe değinmeden geçemez:
Senin gülüşünekonmuş kasımpatı
Fikrimi eskilere uçurdu.
Gözlerimin önünde
Kıpçak ordusudurdu.
Deşti-Kıpçak’ın
En uzak ulusunda,
Sınır obadaKrakov’da
Benim babalarım
Tevton cengâverlerini
Atlara çiğnetirdi…
Bu şiirde Chopin’i dinleyerek, Krakovyak oynayarak, Mitskeviç ve Fuzûlî’den şiirler okuyarak bir birlerine doyamadan yaşanan aşk, iki değişik millete mensup insanların buluşma ve iki değişik kültürün kesişme noktasıdır. Tabii ki Karahanlı’nın şiirlerinde de aşk ile ayrılık el ele gelir:
Alevlidir bütün ayrılıklar
Herkesin içindeodlu bir deniz,
Ayrı ayrılıktayanacağız biz. (“Ayrılığın Zamanı”);
Hasret günlerinin gözleri yeşil,
Hayatın sonudur, hasretinsonu. (“Yeşil Gözlü Hasret”).
Aşkla ilgili genellemelerle yan yana şiirlerde yaşam ve ölüm felsefesi de yer alır. “Got Min Uns”, “Gel Gidelim Şeytanlanalım”, “Feriştahlı Şarkı”, “Hain Kosova” gibi şiirlerde hayat genelde “karışık, fani, yararsız”, dünyadaki uğraşlar da “melez ve haşıl” olarak tanımlanır. Peki, böyle bir hayatın içinde şair nasıl biri, kendisini nasıl tanımlar? “Bozkırın oğlu”, öz mü öz Türk ama dinini Araplardan alan ve aynı zaman Rus ve Avrupa tarzı eğitime sahip şair, bu konuya sık sık değinir:
Dünya top gibi yum yuvarlak,
Ben toprak üstünde filiz,
Biraz Türk’üm,biraz Arap,
Biraz Rus’um ve İngiliz. (“Ne İyi ki, Ben Varım”)
Ne cenk sığar, ne aşk sığar içime,
Ben savaşın ve sevginin hanıyım (“Çıplak Sevda”);
Ben, dalga yelesinetakılı bir kut… (“Son Nağme”).
Zamanın ve hayat şartlarının değişmesi bir taraftan olumlu değerler getirse de ne yazık ki şairin bildiği hayatı kökten değiştirip birçok değerin kaybolmasına da yol açmakta:
Farklı tapınaklar gözdedir şimdi,
Farklı duaların zamanı geldi. (“Ana Kut Mabedinde Denilen Türkü”);
Ne tanrıyıişiten var,
Ne de kitap yazanı. (“Duygu Filosu”);
Sevdalar semadangelirdi bir vakit,
Şimdi bilgisayar programlarından. (“Bekârlığın Şiiri”).
Son yıllardadeğişen hayat Elhan Zal Karahanlı’nın şiirlerinde apaçık ortada; Artık mavi yelkenli prensler kızlara paralel dünyanın yarığından gelmekte, sevdalı duygular yatırım yığar, bakışlar harcıyor kredi kartını, her öpüş bir yatırım, gönüllerin fırınında yanmaz sevgi senedi, dert yatar can bankasının gizli hesaplarında, petrol de sanal öpüşün tadında, Rembrandt da sürtülmüş boyalardan tablo değil klip çekiyor, mektupları da şehirden artık postacı değil internet getiriyor, bilgisayar titrek fısıltıları sıraya diziyor, aşk ise ilacı olmayan bir virüse dönüşüp kumara benzemiş, şair kendisi de sık sık İstanbul’a sanal geziye gidiyor. Ama yine de Elhan Zal Karahanlı’nın şiirlerin en büyük kazancı, tasvirlerdir. Doğa tasvirleri içinde en sık rastlanan, güneş ve gece tasviridir. Örneğin yetişmiş eriğe, saat üçün yarısında içilen kokteyle, kadehteki sarı şıraya[4], tavada kızartılan yumurta sarısına benzeyen güneşin şiirlerde değişik halleri tasvir edilir:
Güneş gider aramaya yitirdiği kadını. (“Tan YüzününGazeli”);
Her akşam çarmıhta ölür Güneş. (“Altın Bakışlı Kadına Alkış”);
Gök altında Türk hamamı boyda deniz,
Su kızları ölen günü çimdiriyor. (“Yağma Hevesi”).
Gece tasviri de birkaç parçadan oluşur: huzurlu, nostaljik bir akşam, sinsice çökerek her yere şehvet saçan karanlık ve nihayet, nice öpücüklere ve sevdalara şahitlik yapan yıldızlı aylı yeşil gece:
Masanın üstündegeçen günü eritirşem.
Akşam. (“Uyku Bilmez İstanbul”);
Karanlık soyunurşem gölgesinde. (“Şem Gölgesinde Veda”);
Yıldız bakışları Helen gibidir,
Paris’e benziyoryeşil göz gece. (“Ganire İlahenin Gazeli”);
Uyku çalkalayan gece yayığı
Yıldızları sertleştirir sarı yağ gibi. (“Sararan Saniyeler”);
Yaşmaklı gecelerutangaç olur. (“Mart Hasreti”).
Elhan Karahanlı’nın şiirlerinde o kadar güzel doğa tasvirler var ki biri diğerinden güzel; Mutluluk sandığından akçeler döken yağış, biraz öpüş tadı veren yaş havanın turşuluğu, öpüşü yavşan yumuşaklığında olan ve yavşan tadını ufka çeken rüzgâr, düello isteyip masanın üstüne elçek atan yel, ot kokusundan mest olan ve flüt sesinden taranan altın saçlarını kimi zaman suya salan kimi zaman bu saçlarla havayı okşayıp bir yanardağ gibi ah çeken söğüt, gök burcuna olta atıp yollar açan çamlar, kış uykusunda zambak gülüşüne benzeyen elmaların damla damla kan akmasını hatırlatan kabuğu, ürkek yılkılardan daha hızlı koşan çay, yosun yorgunluğunda su, bir zencinin dişlerinden daha beyaz olan kuşların seher ötüşünün niyeti, kurt tebessümlü güneşli günler, deve gevşeyişinde ezilen sükût, nefes nefese kalıp dilleri yere değen ve rengârenk tütsülenen ışıklar, sanal öpüşün tadında olan petrol, taşa dert yığan sönmüş pencereler, kınına çekilen salyangoza benzeyen sokaklar vb. Ama sadece doğa olayları değil, insanın yaşadığı duygular, düşünceler, durum ve insanlar da çok özel anlatılır: duygu denizinde sulanan dokunuş, havayı dua ile örten duygular ezanı, sema burçlarına olta atan tatlı duyguların minareleri, aşk tadında olan akşam düşüncesi, geceyi soyunduran sevda düşünceleri, sıska bir leylek gibi yorgun düşen yürek, sahra dehşetini içine alan Sfenks bakışı, zencinin saçları gibi karışık vaziyet, tok devenin gülüşüne benzeyen keyifli şairler vb. Bunların arasında bugüne kadar hiç duyulmamış çok ilginç ve orijinal benzetmeler de var: jaguar yürüyüşlü vakit, vaktin kıvrak kobrası, yorga yürüyüşlü hava vb. En önemlisi, bütün bu tasvir ve benzetmeler bir Türk’ün yaşadığı coğrafya ve kanına sindirdiği kültürle ilişkili:
Olta atar burçlarına ayrılıkların,
İçimizde yatanSelçuk ruhumuz. (“Unutulmaz İstanbul”);
Gökyüzüne çizik çizer kılıçların parıltısı,
Cihangirlik hevesimiz yumağına yol doluyor.(“Gök Dağlardan Atlar İner”).
Elhan Zal Karahanlı’nın şiirlerinde atasözü gibi kısa ve özel anlam yüklü mısralar da az değil: Her şeyin ilki çetinolur, ilki; Er doğan durur mu rahat; Göz bezer, can usanmaz; Her zamanın öz ilhanı doğulur; İnsanlar timsah gibidir, Anna, /Ağlamak için öldürürler, /Öldürmek için ağlarlar; Deniz düğümüyle bağla andını; Gönlünün başını semaya bağla vb. Bu gibi başarılı buluşların içinde dikkate şayan bir unsur daha var: Elhan Zal Karahanlı’nın şiirleri sadece kelimelerden oluşmaz, onların her mısrası sanki bir besteye eşlik eder. Bu besteler, Azerbaycanlıların öz mü öz muğamları, İrtış sahilindeki bir köyde şaman raksının ritimleri, Polonyalıların Polonez’i ve Krakovyak’ı, İspan restoranında sivri kılıç oynatan, ağlaya ağlaya oynayan güzele eşlik eden gitar vb.:
Ölüyü dirilten bir nefes gelir.
Bu sestemuğamın mayası diner,
Tanrısal Orphey’inarpı da diner
Kayalar okuyor, denizokuyor… (“Su Perili Sonata”).
Elhan Zal Karahanlı’nın şiirlerinde sanki doğa da müziğe eşlik eder: Pencerenin camında su nağmesinin ritmi, Su üstünderaks ediyor yaprakların hıçkırığı, Meyve sulu sohbetlerin nabzı Arap raksı ritminde, Ney havasında gece vb. Şairin söz sanatında ben şahsen 20. yy. başı dünya şiirinin en ünlü isimleri olan Boris Pasternak, Nikolay Gumilyov, Appoliner, Sartr, Pablo Neruda, Halil Cibran, Orhan Veli Kanık gibi şairlerin ruhunu ve en derin felsefi akımlardan sembolizm ile varoluşçuluğun izlerini de görüyorum. Ama yine de Elhan Zal Karahanlı’yı hiçbir şairle kıyaslamak istemem. Çünkü onun şiirleri hem konu hem üslup hem tasvir hem de benzetme açısından çok özeldir. Onlar, sadece Elhan Zal Karahanlı’nın şiirleridir. Ancak bu şairin ruhundan var olup ancak onun kaleminden yazılabilirlerdi.
…Elhan Zal Karahanlı’nın şiirlerini birkaç defa okuyarak artık kitabını kapattığımda hâlâ göz önümde yağışlı bir gece yarısı sükûnet içinde söğütlerin altında çoktan kaybolan uygarlıkların ve gözle görülmez gizemli dünyaların sesine kulak veren ve Türk olmasıyla inanılmaz derecede gurur duyan yarı cenk yarı âşık şairi görüyordum. Sahra sarısı gözlerini hüzünlü mü hüzünlü göğe dikmiş, hasretin kil kitaplarını okuyordu sanki:
Güllerin açışında yaşıyoruz,
Atların koşmasında doğuyoruz,
Taşlaşan duayız bir mabette,
Sahra uykusunda suyuz…
Muğla, 2008 – Kars 2026.
[1] Yam: Posta için kullanılan at arabası.
[2] Berkut: Şahin.
[3] Kabutar: Güvercin (Fars.)
[4] Şıra: Bir çeşit içki.