Bir Ecdadın Evlatları


 01 Ağustos 2025


On sekiz kişiden geriye kalan üç kişi hakkındaki Rus şarkısı meşhurdur. Şarkının tarihini duyan herkesin gözleri doluyor.

Ben tek çocuğunu savaşta yitiren yaşlı karı kocanın evinde, 1942 yılının baharında çekilmiş bir resim gördüm. Askere yeni alınan köy gençleri. Büyük kıyımdan altmış yedi kişiden sadece üçü geri dönebilmiş...

Ben onları görmedim, onlarla beraber yaşamadım. Onlar hakkında yazamam. Ancak ben o genç ölenlerin kimsesiz kalan yaşlı anne babalarını biliyorum, yetim kalan küçük çocuklarını biliyorum. Anne karnında kalan bebeklerinin şimdilerde kaç yaşa geleceklerini, nasıl insanlar olacaklarını biliyorum...

Bu küçük eserimi faşizm kurbanlarının yetim kalan, daha doğmadan ışığı sönen çocuklarına ithaf ediyorum. Ölmüşlerine attığım bir avuç toprağım, sağlarının gönüllerine teselli olacak bir demet türkümdür.

                                                                                                                                                                             Yazar

 

Bir Ecdadın Evlatları
Muhtar Magavin
AKT: Gülmira Ospanova[1]

 

Başlangıç

– Hey, kardeşlerim! Herkes toplandıysa, sözüme kulak verin, dedi yönetici. Siz de biliyorsunuz ki ben işçi getirmeye gittim. Sonuç şöyle: Hükûmet, bizim Bulgurdağ ilçesinin dokuz kolhozuna elli dört çocuk göndermiş. Uzak yer, ben gidene kadar yaşı daha büyük olanları paylaşıp götürmüşler. Bunda da bir hayır varmış. Kimsenin tuzu kuru değil, hepimizin kaybı, acısı büyük. “Dört beş işçiyle gidenin yeri doldurulamaz,” diyerek en küçüklerinden seçip aldım.

Her kafadan ses çıkmaya başladı. Yönetici ile muhasebecinin bir öküz arabası dolu çocuk getirdiğini daha işbaşı yaparken duymuştu. Doğruymuş.

– Biraz sabır, kardeşlerim, sabır, dedi yönetici elini kaldırıp. Benim getirdiğim sadece altı tane çocuk. Herkese yetmez. Ayrıca şimdi bağrımıza basıp yarın bir gün dışlamaya kalkarsak Kazaklığa yakışmaz. Belki hükûmet yine gönderir, o zaman diğerlerine de nasip olur. Şimdilik var olanı Hakk’ın yoluyla paylaştıracağım. Hanım, dedi ondan sonra sesini yükselterek. Yemeklerini yediyse çocukları getir.

– Tamam, aksakal, dedi ses keçe evin içinden.

– Siz şöyle geçin, yer açın çocuklara, dedi yönetici.

Kalabalık hep birden geriye çekildi ve kapı önünü çevreleyerek durdu. Ortada açık yer bıraktı bırakmasına ama mümkün olduğunca öne çıkmaya çalışıyordu. Biri eğlence, diğeri ise umut peşinde.

Sonunda yöneticinin hanımının beyaz başörtüsü göründü. Ama dışarı çıkmadı, kapı perdesini kaldırdığı gibi oyalandı durdu.

– Gelin, yavrularım, şöyle gelin.

Bembeyaz kazın bağrından çıkan sarı yavru gibi sapsarı saçlı sapsarı bir çocuk belirdi. Kalabalığın sesi bıçak gibi kesildi. Az sonra arka arkaya dizilerek siyah saçlı, kahverengi, kızıl saçlı çocuklar çıkmaya başladılar. Güneşten gözleri mi kamaştı ya da yoksul görünüşlü yabancı insanlardan mı çekindi, hepsi kapının önünde dikilip kaldı.

– Hey, yavrucaklar, korkmayın, gelin buraya, dedi yönetici. Çocukları ellerinden tuttuğu gibi birer birer getirip keçe evin güneş alan tarafındaki duvara sırayla dizdi.

Biraz önce birden sesini keserek susup kalan kalabalık, çocukların arasında esmer ve siyah gözlülerin de olduğunu görüp fısıl fısıl konuşmaya başlayınca bir uğultudur koptu.

“Hadi bakalım, Devranbek”, dedi yönetici, kolları göğsünde bağlı, kalabalığın önünde duran, siyah gallifet[1] pantolonlu, askerî gömlekli gence bakarak. Belgeyi oku, çocuklarla ilgili bilgileri aktar.

Devranbek asker postalıyla yere tak tak vurarak iki üç adım öne çıktı ve sadece başparmağı ile serçe parmağının yarısı olan sol eliyle göğsünden dörde katlanmış küçük bir kâğıt çıkardı. Beş parmağı da sağlam olan sağ eliyle kâğıdı açtı, dudaklarını kımıldatarak içinden okurken biraz durakladı. Ondan sonra çolak elinin yarım olan serçe parmağıyla çocukları saydı. Kâğıdına bir kez daha baktı ve çocukların sırasını değiştirerek yerleştirdi. Boğazını temizleyip iki üç kez hafifçe öksürdü ve kâğıdı özenle katlayarak cebine koydu.

– Yönetici doğru söylüyor, çocuk sayısı altı, dedi ondan sonra. Smirna durun, vnimatel’na[2] dinleyin! Ben sırayla tanıştırayım. Cephe gerisindeki emekçilere yardıma gönderilen yoldaşlar aşağıdakilerdir. Stroyun[3] başında duran ikisi, Kazak çocuklar, büyüğü sekiz, küçüğü altı yaşında. Bu, Nartay, bu ise Ertay, ikisi kardeş. Bunlardan sonraki Tatar çocuk, adı Reşit, yedi yaşında. Gözleri çekik, ablak yüzlü, kel kafalı esmer, kız çocuğudur, ya Kalmuk ya da Dungan, altı yaşında. Yanındakinin adı Yakov, dokuz yaşında, kocaman burnuna bakılırsa Yahudi’ye benziyor ama dokumentte[4] Rus olduğu yazıyor; nereden geldiği belli değil, hem sağır hem dilsiz. En sondaki, az önce ilk çıkan kerata, yedi yaşında. Sizden gizleyecek değiliz, milleti kötüdür, Alman. Bu çocuğun yeri detdom[5] değildi, hem anne hem babayı kaybedip kimsesiz kalınca almışlar. Hükûmet çok merhametlidir. Şimdi de buraya geldi.”

“Nasıl yani?” dedi biri.

“Ne nasıl?”

“Bu çocuk...”

“Hangi çocuk?”

“Bu çocuklar... şey... alan kişi... almak isteyen kişi... şey...”

“Ben her şeyi söyledim, dedi Devranbek. Başka soru var mı?”

  Başka soru olmadı.

“Anlaşıldı”, dedi Devranbek. Ben bitirdim, müdür bey söz sırası sizde.

“Söz derken söylenecek söz mü kaldı... Bu köyden savaşa delikanlı kırk üç yiğit gitmişti. Şimdiye kadar geri dönen sadece iki kişi. Devranbek elinden, Berden ayağından oldu. Yirmi dört kişinin ölüm haberlerini aldık. Habersiz gidenler de fazla. Hepimiz yetim kaldık. Yetim değiliz de neyiz ki, kara cahil Tokacan, kolhozu yönetir miydi? Yetim olmasaydık, yetmiş yaşına merdiven dayayan Ahmet, gündüz çobanlık yapar mıydı, gece de koşum ve yük hayvanlarına bakar mıydı? Sonumuz hayır olsun... Gözleri dolarak biraz durakladı ve devam etti. Söz derken söylenecek söz mü kaldı... Biz çocuklarımızı yitirdik, şu karşınızda duranlar ise babalarını yitiren yetimler. Acılar paylaştıkça azalır... Sesi titreyerek bıyığı kıpırdayarak daha fazla konuşamadı.”

  “Toka! dedi sol ayağına eskimiş deri çizme, sağ ayağına kösele kaplama yeni protez giyen, kapitone montlu siyah bıyıklı. Bu, ustabaşı Berden idi. Toka, bu insanların çoğu evlatlık almak istiyor. Ben de, şu Ahan da, bu Tilevbay da. Siz de eliniz boş dönmezsiniz. Hepsi çok küçük yaşta çocuklarmış. Geldikleri yeri unutur, hemen bizden biri oluverirler. Kendiniz paylaştırınız.”

  “Peki”, dedi kendine gelen yönetici, “ben paylaştırmayacağım, siz seçiniz. Sadece usulünü göstereyim. Küskünlük, dargınlık olmasın. Ahan, öncelik sizin.”

Dışı eskimiş kuzu derisinden başlığını arkadan bağlı olduğu hâlde yana kaydırarak giymiş, herkesin üstünden bakarak at üzerinde oturan ihtiyar Ahmet, pazısındaki kemendi yere fırlattı ve bir hamleyle attan indi. Hareketleri çevikti.

  “İstediğiniz çocuğu alınız.”

  Ahmet, geriye çekilerek yol veren kalabalığı yararak çocukların yanına gitti ve birden durdu. Hangisini alsam diye düşünüyor gibiydi. Yetimlere tek tek bakarak geçti ve en başta duran kardeş Kazak çocukların yanına gitti. İkisi birbirine sokularak kucak kucağa duruyordu. Ellerinden çekti, ayrılmadılar. Ahmet, dizlerini kırıp oturdu ve ikisini aynı anda bağrına bastı. Sırayla alınlarından öptü. Sonra ayağa kalktı, çocukların başlarını okşayarak geçti ve en kenarda duran Alman çocuğun elinden tuttu.

“Ben bu delikanlıyı seçtim.”

Kalabalıktan bir gürültü koptu.

“Siz bilirsiniz”, dedi yönetici.

“Çocuğun adı ne?” dedi Ahmet, Devranbek’e bakarak.

“Düşmanına acıyan kendine yazık eder, sözünü bilmez misiniz?” dedi Devranbek sert bir üslupla.

“Hey, sen ne diyorsun? Sana fikrini soran mı oldu?” dedi Ahmet de sinirli bir şekilde.

“Bu yaşa geldiğinizde yanlış bir işe giriştiniz,” dedi Devranbek. Aksakala değil, uzaktaki ekili dikili alanlara baktı.

“Sen burnunu sokma, evlat”, dedi Ahmet. “Baban tellal Bakibay’ı da görmüştüm. O da bana bir şey diyemezdi. İki kez katlayarak eline dolandırdığı kırbacının sapıyla başlığını düzelterek giydi. Sen Alman’a üç parmağını verdiysen ben de üç oğlumu verdim. Şu kalabalığı işinden alıkoyma, çocuğumun adını söyle.”

“Siegfried Wolfgang Wagner. Gözünüz aydın”, dedi Devranbek bıyık altından gülerek.

“Zekpri Bolıpken... Nasıl, nasıl?.”

“Siegfried Wolfgang Wagner.”

“Hmm, iyi”, dedi Ahmet aksakal. “Güzel, hoş bir isimmiş. Yavrum, gel, eve gidelim. Annen bekliyor. Bakma sen milletin dediğine, hadi eve gidelim.”

Eğlenmek için toplanan çocuklardan yaşça daha büyük olanının çılbırını tuttuğu atının yanına gitti ve Siegfried’i ayağından kaldırdığı gibi eyere oturttu. Eğilerek yerden kemendini aldı ve pazısına geçiriverdi. Üzengiye ayağını koyar koymaz kendisi de çevik bir hareketle atın üstüne biniverdi. Gümüş kaşlı Kazak eyeri genişti, ikisi de sığdı: Önde sarı saçları uzun ve dağınık, mavi gözlü sarışın çocuk, arkada kırlaşmış burma bıyıklı, keçisakallı, yüzü güneş ve rüzgârdan yanık, kır saçlı ihtiyar.

Sahibinin güzergâhlarını ezbere bilen al donlu akıtmalı at, sağ tarafa, kolhozun sabana, tırmığa koşulan, ekin biçmeye, harman kaldırmaya yarayan hayvanlarının otladığı tümseğe doğru gidecekti ki ihtiyar dizgini çekerek sola döndü, sert bir şekilde atını mahmuzlayarak daha önce hiç yapmadığı hâlde ve Kazak halkında olmayan bir âdet üzerine köyü yararak dörtnala koşturmaya başladı[6]. Havlayarak kendisine eşlik eden köpeklerden uzaklaşınca atını yavaşlattı. Biraz kenarda kalmasına rağmen Ahmet’in evi de bu köyün bir parçasıydı. Çatısı görünüyordu.

  “Hayırlı uğurlu olsun, dedi evine varıp atından inene kadar Ahmet’in arkasından bakan Tokacan. Kalabalık bir sülalenin kıymetlisi olan bir dededen kalan köklü bir ailedir. Neyse, işbaşı yapmamız gerek, acele edin, dedi sonra. Bake, Ahan’dan sonra sıra sizde.”

  “Teşekkür ederim, Tokacan oğlum, dedi Baken diye adlandırılan ufak tefek esmer ihtiyar Berden değneğini kaldırarak. Duayla niyazla kucağıma aldığım evladımı benden alan Allah, başkasının evladından bana hayır göstermez. Sağ olasın. Bir ayağım çukurda, bir kez anne babasını kaybedip perişan olan çocuğu ikinci kez yetim bırakarak günaha girmek istemem.”

Bundan sonra kalabalığın hevesi kaçtı. Gürültüsüz patırtısız, sessizce razı oldu. Yönetici bile edebiyle sırasını beklediği için kimse itiraz etmedi. Evlatlık alanlar da alamayanlar da razı oldular. Ancak ayrılacakları zaman Nartay ile Yertay kardeşlerin hıçkıra hıçkıra ağlayarak birbirlerinden ayrılmak istemeyişleri çok dokundu. “Önceden düşünmeliydim, dargınlığa, küskünlüğe bakmamalıydım.” diyerek yönetici pişman oldu. Kadınların gözleri doldu, erkekler ise hüzünlü ve sessiz bir şekilde uzun bir süre evlerine dağılmadan öylece durdular. Ancak Yertay’ı alan ustabaşı Berden de Nartay’ı alan orakçı Tilevbay da çocuğu vermek istemedi. Sert konuşarak birbirlerinin üzerine yürüdüler. Sonunda büyükler araya girerek sakinleştirdiler. “Çocuklarınız hayırlı uğurlu olsun, bugün ağlarlar, yarın geçer, her şeyi unuturlar.” dediler. Bu sözlerden teselli bulan kalabalık da dağıldı.

Birinci Bölüm

Siegfried Ahmetoğlu

Ertesi gün Ahmet’in, komşu köyden molla çağırtarak Alman çocuğuna kelimeişahadet getirttiğine dair söylenti yayıldı. Molla, karşılığında oğlak istemiş, Ahan da sinirlenmiş, çayını bitirmesine de izin vermeden evden kovmuş. “Hazreti Ali, binlerce kâfiri dine davet ederken kimden oğlak aldı, senin babanı...” diyerek küfretmiş, oracıkta atına bindiği gibi köyden çıkana kadar kovalamış. Aradan bir gün geçmeden köy muhtarlığına gitmiş, çoktandır dışarıya çıkamayan Seyitbek Hoca’yı getirerek çocuğunu sünnet ettirmiş. Millet başka bir skandal daha beklese de kötü bir haber gelmedi. Bilakis Ahan’ın eviyle bağlantısı olan kadınlar, hocanın koyunu kuzusuyla alıp götürdüğünü söylediler.

O akşam Ahan, tüm köy halkını çocuğunun asıkjilik ustar toyuna[7] davet etti. Uzun zamandır et yemeyi özleyen millet, yaşlısı genci, kadını erkeği, çoluğu çocuğu herkes toplandı. Ahan, tek koyunu olan övecini kesmiş, kelle paça, sakatatına kadar her şeyini pişirtmiş. Herkese çok rahat yetti. Yağlı et ile besleyici çorbayla tıka basa doyan millet, sıra çaya geldiğinde sofraya konulan lor peyniri ile kurutlara bakamadı. Yalnız susuzluğunu gidermek için birer kâse kaynamış su içti.

Yemekten sonra ustabaşı Berden, yarın işe gidileceğini hatırlatınca yönetici onu susturdu. “Halk düğün dernek görmeyeli iki üç yıl oldu, otursunlar eğlensinler.” dedi.

Kadınlar, birlikte şarkılar söylediler. “Bir çocuk” şarkısıyla başlayan melodi, çok geçmeden hüzünlü havaya büründü. “... Ben nasıl eğlenip güleyim, / Yedi Ada memleketim, hey. / Eğlence sever halkım, hey...” Bundan sonra kimin yazdığı, nasıl yayıldığı belli olmayan, sözü de yavan, bestesi de nahoş ama insanların şu anki ruh hâline uygun yeni şarkılar söylenmeye başlandı.

Erkekler dayanamadan dışarı çıktılar. Ne yapacaklarını bilemeden havadan sudan konuşarak öylece durdular. Zifiri karanlık bir gece. Yükseklerde sayısız yıldızlar parlıyor. Bundan beş, on, yirmi yıl önceki gibi. Daha berrak, daha canlı. Dertsiz tasasız.

İçeride kadınlar durmadan hüzünlü şarkılar söylüyorlardı. “Aman da benim şairim, / Askerde benim yakınım. / Elimden gelen bir şey yok, / Allah sonumuzu hayır etsin...” Şarkı değil, sanki ağıt yakıyorlar.

Hey, ne duruyorsunuz? Güreş yapmayacak mısınız? dedi Tokacan.

İstekli olmadı. Hepsi yaşlı başlı insanlar. Sonunda birini iterek diğerini elinden sürükleyerek hep birlikte ortaya iki ihtiyarı çıkardılar. Başta çaresizce öylesine hamle yaparlarken kalabalığın tezahüratıyla birlikte coşarak gerçekten güreş tuttular. Biri rakibini bacağından kavrayarak alt etmek, diğeri sırtını yere getirmek istediyse de başaramadılar, nefes nefese kalarak uzun bir süre gayret etseler de sonunda ikisi de yoruldu, oraya yığılıverdiler. Diğerleri ise kahkahalarla uzun bir eğlencenin sonunda durdular. Ancak o anda fark ettiler ki evdeki kadınlar hâlâ hüzünlü seslerle ağıt yakıyorlardı. Sesleri önceki gibi dağınık değildi. Hepsinin derdi, hepsinin dileği bir yere odaklanmış.

Çocukları güreştirelim, dedi biri.

Çocuklar, kadınların şarkılarıyla da, yaşlı erkeklerin güreşleriyle de ilgilenmeden dışarıda oyun oynuyorlardı. Bazı büyükler onlara doğru yöneldiler.

Kökpar[8] yapalım, dedi biri. Orakçı Tilevbay’mış.

  • Bu zifiri karanlıkta mı?
  • Bölgeyi biliriz ama erkeci nereden buluruz? dedi diğeri.
  • Ahan, övecin derisini getirin, dedi Tilevbay.

 

  “Bugün oynanmayan kökpar, belki de hiç oynanmayacaktır.” diyerek kimseyi dinlemedi. Keçe eve çepeçevre bağlanan urgana bağlı duran atlardan birine bindi ve taze deriyi dizinin arasına aldığı gibi tümseğe doğru haykırarak gürültüyle koşturmaya başladı.

  • Hay Allah, şu keratanın yaptığına bak... Bu, ustabaşı Berden’di. Kendi ölse neyse de, ata yazık olmasa bari. Geri dön, geri dön! dedi bağırarak.

  Tilevbay, yakın mesafedeki tepeye çıkınca yan durdu. Yıldızlı göğün altında sadece karaltısı belli oluyordu.

  • Geri dönmeyeceğim! dedi o da bağırarak. Herkesi ters köşe yaparak doğrudan köye gideceğim. Elinizi çabuk tutun, yoksa mesafe bayağı açılacak!
  • Dur durabilirsen, dedi Berden. Bindiği at, hangi at?
  • Gökdombak.
  • Hadi ya! Ona buralarda sadece Ahan’ın al donlu akıtmalı atından başkası yetişemez. Getir buraya fazla uzaklaşmadan!

Biri keçe eve çepeçevre bağlanan urgandan al donlu akıtmalı atı çözüp getirdi.

  • Çabuk bindirin!

İki üç kişinin desteğiyle ata bindi. O anda Tilevbay da koşturmaya başladı.

  • Ya iki ayağımdan olacağım ya da kökparı alacağım, dedi Berden. Deh atım, deh!

Az sonra yüksek belden aşarak gözlerden kayboldu.

  Birden kalabalık, düşman saldırmışçasına paniğe kapıldı. Biri keçe eve çepeçevre bağlanan urgana bağlı duran atlara, diğeri ise sabah çalıştırılacak ama şimdi yakınlarda otlayan atlara doğru koştu.

Bazen tümsekten, bazen de aşağı taraftan gelen kalabalık atların ayak sesleri, kesik kesik haykırış bağırış sesleri gecenin bir vaktine kadar kesilmedi.

Sıcak döşekte üstü örtülü yatan, et yemeği bitmeden uyuyakalan Siegfried Wagner, ertesi sabah Zeken Ahmetoğlu Begimbetov olarak uyandı.

*          *          *

– Alman diye, Rus, Kazak diye ayrım yapmak Peygamber ümmeti için ayıp, Allah katında günahtır, dedi Ahan, evlerde yapılan küçük ziyafetler, telaşlar sona erince bir gün harman yerinde sağanak yağmurdan sonra rahat bir nefes alan millete. Rahmetli dedem derdi, eski büyüklerden kalan söz diye... Koncundan gümüşle süslenmiş boynuz kutusunu çıkardı, avucuna döktüğü Maraş otunu ağzına attı. Bıyığını sıvazladı, parmaklarını sakalında gezdirerek biraz durakladı. Önce desteksiz gök, sonra yağız kara yer yaratıldı. Gökteki hava yoğunlaşarak bulutlara dönüştü. Bulutlardan yağan sağanaklardan beslenen topraklarda yeşil otlar, çiçekler, gölgeli ağaçlar, meyveli bitkiler yetişti. Otu suyu bol bozkırda, sık ormanlarda envaiçeşit hayvanlar yetişip çoğaldı. Sonunda bunların hepsine sahip çıkması için insanoğlu geldi dünyaya. Vahşi hayvanlara dizgin vurdu, asi hayvanların ayağını bağladı, çorak yerleri verimli topraklara dönüştürdü, ıssız yerleri yaşam alanları yaptı. O zamanlar boy soy kavgaları, anlaşmazlıklar yoktu. Herkes huzur içinde mutlu mesut yaşıyordu. Çünkü yeryüzünde yaşayan ilk insanların hepsi, aynı ecdadın evlatlarıydılar.

  • Bu... şey... zararlı bir düşünce, dedi oturanlar arasında en bilgili olan Devranbek. Hepimiz maymundan türedik.
  • Hayır, evladım, bu bir safsatadır, dedi Ahmet. Rahmetli dedem, yine derdi ki bizim ecdadımız gökbörü diye. Ama Kur’an’da rastlayamadım. Yeryüzündeki bütün insanların Hz. Âdem ile Hz. Havva’dan geldiği söylenir. Duyduğuma göre, hatta Rus mollaları da bunun aksini söylemiyorlarmış. Hz. Âdem’den Habil ile Kabil doğar. Kabil...
  • Bütün bunlar, dinin saçmalıklarıdır, dedi Devranbek birden. Bilim, atamızın maymun olduğunu söyler. Ayrıca ne derseniz deyin, bir maymun değil. Çok maymun.

İhtiyarın mizacını bilen kalabalık, bir olayın çıkmasını bekliyordu. Ancak hiçbir olay çıkmadı.

  • Herkes kendi atasını söylüyor, dedi Ahan kıs kıs gülerek. Dilinin ucuyla alt dudağındaki Maraş otunu çevirdi yana dönüp tükürüverdi.

Millet gülüyordu.

  • Bilimden haberiniz yok, yine de tartışıyorsunuz, dedi keyfi kaçan Devranbek.

Muhasebecinin öfkesini bilen kalabalık, birden sessizleşti.

  • Doğru, Rus’un ilminden payımızı alamadık, dedi Ahan ciddi bir sesle. Belki dediğin gibi maymundan türedik. Belki de Kur’an’da yazıldığı gibi hepimiz Hz. Âdem’in nesliyiz. Benim doksan yedi yaşında vefat eden dedemin dediği gibi Kazak’ın atası gökbörüdür. Diğer halkların atası ise farklı hayvanlar olabilir. Bunu gözleriyle gören kimse yok, sadece bir tahmindir. Ancak senin şu ilmin Kazak’tan Rus aşağı, Rus’tan Alman daha kötü demiyordur. Dış görünüş, bir perdedir. Önemli olan, iç güzelliği. İnsanın kalbinin güzelliğine, niyetine bak. Düşüncesine, emeline bak.
  • Yüce Rus halkının bir atasözü var, dedi Devranbek. “Kurt yavrusunu ne kadar beslersen besle, ormana bakıp ulur.”
  • Benim çocuğumu ima ediyorsun, dedi Ahan. Göreceğiz nereye bakıp uluduğunu, kimi alt ettiğini. Maraş otu meraklılarının elinden dolaşarak geri dönen mavimsi kutusunu tekrar koncuna soktu. Madem boş oturuyorsunuz, tahıllar kururken ben size bir hikâye anlatayım. Benim sekizinci kuşak dedem Aybas, belki duymuşsunuzdur, bayraktar, askerbaşı olan bir baturdu. Askerleriyle çok kez düşmanlarına karşı seferlere çıkmış. Solgun yüzlü Kalmuklarla olan bir savaşta çok sayıda askerini yitirmiş. O zamanlar bir yiğidin hayali, düşmanla savaşta ölmektir. Şehit olan yiğidi usulüne göre defnederler ama boş yere ağlayıp durmazlarmış. Ölüm, farklı bir şeydir ancak savaş zamanlarında ölüm, alışılmış bir durum olsa gerek. Yine de birisinin, kim olduğunu söylemeyeceğim, belki baturun yakın bir akrabasıdır, belki değil ama saygın bir aksakaldır, efendime söyleyeyim, saygıdeğer bir kişinin beş oğlunun birden okla vurulması milletin canını çok yakmış. “Hey, Aybas!” demiş mübarek, taziyeye gelen batura. “Beş oğul birden düşman elinden öldüyse şehittir, atalarının ruhları onlardan razıdır, ben buna ağlamıyorum. Ama hepsi de çok gençti, hiçbirinden geride bir çocuk bile kalmadı. Ben tek başıma kalakaldım, ölürsem ocağım söner, buna ağlarım, bunu düşündün mü?” demiş. “Düşündüm,” demiş batur. “Öyleyse atalarının geleneğidir, hemen atlan, ne demişler, ölürsen arkanda bir oğlun kalsın.” demiş aksakal. Batur, az sayıdaki askerlerinin hazırlıklarını tastamam etmiş, atlanmış ve birkaç günlük yoldan sonra Kazakları yendik düşüncesiyle gamsız yaşayan düşmana saldırmış. Hepsini kılıçtan geçirmiş, peşinden kovalayarak Altay’ın öteki tarafına püskürtmüş. Mal mülkte hiç gözü yokmuş. Sadece boyları arabaların göbeğini geçmeyen küçük çocukları ganimet almış. Memlekete getirilince nasıl paylaştırıldığını bilmem ama o beş oğulun yerine gelen beş çocuğun neslinin kolhozlaştırmadan hemen önce nice köy olarak bolluk ve bereket içinde yaşadığını gözlerimle gördüm... Ahan, kırbacının sapından destek alarak yerinden kalktı.
  • Nerede? Şu anda hangi kolhozda? dediler oturanlar hep bir ağızdan.
  • Bizim kolhozda, dedi Ahan, bıyık altından gülerek. Bizim Beşoba’da.
  • Kim? dedi biri.
  • Aksakal şaka yapıyor, dedi ikincisi.
  • O zaman şehitlerin kan bedeli olarak getirilen çocukların çoğunun nesli şu anda burada oturuyor, dedi Ahan atına binerken. Hayvanlar ekinlere girerse ustabaşı gözümü oyar. Ben gidiyorum. Atını mahmuzlarken arkasına dönüp baktı. Birbirinizin yüzlerine iyi bakın. Belki bulursunuz. Ahan, başından şapkasını çıkararak silkeledi ve tekrar giydi, kahkahalar atarak ekili alanlara doğru koşturmaya başladı.

Altına saman döşeyip bağdaş kuran, istiflenmiş buğdaya yaslanan, diz üstü oturan kadın erkek, yaşlı genç, şaşkın şaşkın birbirine baktı. Herkes yanındaki, karşısındaki, etrafındaki kişilerin boyundan posundan yabancı bir iz, değişik bir sıfat bulmaya çalıştı. Az sonra kimsenin bir şüphesi kalmadı, burada oturanların arasında Kazak olmayan kimse yoktu.

  • Aksakal bize yapacağını yaptı, dedi biri en sonunda.

Kıkır kıkır, kıs kıs, katıla katıla, kahkahalarla gülen gülene. Böylece uzun süre güldüler. Devranbek’in:

  • Yeter artık, az oturmadınız, diyen sinirli sesi duyulunca zar zor durabildiler.

Süpürgesini sürükleyen, küreğini omzuna atan kalabalık, iş yerlerine doğru yöneldi. Gülmesini bir türlü durduramayan çoğunun omuzları hâlâ inip kalkıyordu.

*          *          *

– Sahi tam da bu çocuğu seçmenizin sebebi ne? diye sorarlardı samimi olduğu insanlar.

  •  Doğru, derdi Ahan. Gönlüm Kazak çocuklardan yanaydı. Onları ayırmaya kıyamadım. Üstelik büyüğü, akıllıya benziyordu. Unutturmaz, eninde sonunda ailesini bulur, dedim.
  • Peki, diğer çocuklar?
  • En iyisi bizim Zeken’miş gibi göründü bana.
  • Yine de...
  • Benim için hepsi aynıydı, dedi Ahan. Ancak o kadar yetimin içinde gerçek yetim buymuş. Vebalinden korktum...

  Çok geçmeden Ahan, ahbaplarıyla bir araya geldiğinde başka konuları boş verip sadece çocuğu hakkında konuşur oldu.

  • Zeki bir çocuk, derdi. Zehir gibi. Ama bu sene okula gidemeyecek. Dili biraz daha geliştirsin. Buna da bakmaz gönderirdim okula lakin gelir gelmez başkasının evinde yaşarsa bize yabancı kalır, alışamaz diye korkuyorum.
  • Bu sıpanın Kazaklarla bir bağlantısı olsa gerek, derdi bazen Maraş otunu ağzına atarken. Atlara düşkün. Kerata, arkasına önüne bakmaz, dün al donlunun altından geçerek oyun oynuyordu.
  • Hiç yabancı gibi durmuyor, derdi bazen de başını hayranlıkla sallarken. İlk günlerde çekingendi. Şu anda benimle anası bir yana, hepinize, tüm köy halkına bile alıştı.

Büyükler Ahan’ın her sözünü maşallah diyerek kafa sallayıp destekleyedursun, çocuklar Siegfried’i hemen kabullenemedi. Yanına pek yanaşmıyorlardı. Ancak babasının yanındayken düşmanca davranmıyorlardı. O anda bile samimiyetle oyun oynamıyorlardı. Büyükler azıcık kafasını çevirir çevirmez hemen Kazaklar olarak örgütlenmeye, fırsat bulursa zorbalık yapmaya, elindekileri çekip almaya dünden razıydılar.

Ancak Siegfried kindar değildi, dost canlısı bir çocuktu. Genelde tek başına oyun oynardı. Babasının şapkasını ters giyer, eline geçirdiği çubuğu ata biner gibi bacağı arasına alarak gün boyunca evinin yakınında koştururdu. Yakınlardan bir çocuk geçerse elini sallayıp çağırırdı. Bakmazsa peşinden koşardı. Ancak uzağa gitmezdi.

Biraz Kazakça konuşmaya başlayalı köy çocuklarıyla arasındaki ayrımcılık azalmaya başladı. Tek tük çocuklar kendileri ziyarete gelmeye başladılar. Onları çeken Zeken mi, Zeken’in annesinin önlerine koyduğu kâse dolusu yağlı buğday mı ya da tulpar şöhretli al donlu mu, işte bunu ayırt etmek zordu.

Siegfried, kim gelirse gelsin iyi karşılardı. Varını yoğunu içtenlikle paylaşarak yedikten sonra, yüzeyi kemikle süslenmiş Kazak usulü ahşap kerevetin başında asılı duran, ala keçinin tüm olarak yüzülerek tüylü yüzü dışarıya bakacak şekilde boyun derisinden yapılmış torbayı alıp altından tutarak içindekileri yere dökerdi. Babasının ev ev dolaşırken sadece bir günde topladığı ve kendi elleriyle bitki köküyle veya kınayla boyadığı sarı, kırmızı, boz renkli aşıklar. Yıllardır sandığın dibinde yattığı yerden annesinin çıkarıp verdiği, oynana oynana çok yıpranmış olmasına rağmen hâlâ bana mısın demeyen büyük kahverengi argali[9] aşık kemiği.

  • Bende de aşık var, der gözleri parlayan misafir çocuk.
  • Jahsı[10], der Siegfried. Henüz q sesini söyleyemiyor, k ile söylemekten kaçınıyor. Öğrendiği kelimeler arasında q sesine rastladığında hep şeklinde telaffuz eder. Diğer bütün Kazakça sesleri söyleyebiliyor. Ğ’yi de, ü’yü de, ä’yi de. Ŋ sesini ise yerli yersiz çok fazla kullanıyor: Hanşa ash senki?[11]

Misafir çocuk kaç tane aşığının olduğunu bilmiyor.

  • Çok, diyor biraz düşününce.
  • Jahsı, diyor Siegfried ağır başlı. Benki çok çok. Benki hırh... hırh... anne, kaç tane?
  • Kırk dokuz, yavrum, diyor yün diten annesi.
  • Benki hırh dohuz aşh.
  • Benim de kırk dokuz aşığım var, diyor saymayı bilmeyen ama herhâlde bunun çok olduğunu düşünen misafir çocuk.
  • Jahsı... jahsı..., diyor Siegfried, misafirinin sırtına hafifçe vurarak. Senki hulja[12] var?

Çocuk, yalan söyleyemiyor. Susuyor.

  • Hulja... arhar[13]... biliyorsun?
  • Böyle bir argali aşık kemiğini ben de bulurum, diyor yenilmek istemeyen misafir çocuk.
  • Bu aşık Narım...bet abimin! Bana bırakmış. Savaşta ölmüş. Benim üç abim savaşta öldü. Senin kaç abin öldü?
  • Benim abim sağ, diyor misafir çocuk.
  • Sağ... ne? Anne, sağ ne?
  • Ölmedi, yavrum. Bir yerlerde yaşıyor.
  • O-o! diyor Siegfried sevinerek. Benimki öldü.

Misafir çocuk, nihai yenilgiye uğruyor, söyleyecek söz bulamıyor.

  • Benim üç abim öldü... Kimlerle savaşta, anne?
  • Almanlarla, yavrum.
  • Almanlarla savaşta benim üç abim öldü.
  • Benim abim de ölecek, diyor abisinin sağ oluşu işe yaramayan misafir çocuk. Yarın ölecek.
  • Senin abin sağ, diyor zaferi kazanan Siegfried. Benim üç abim öldü. Üç parmağını gösteriyor. Kelim... bet. Jolım... bet. Narım... bet. Abilerinin her birinin adını söylerken parmağını büküyor. Önce başparmak, sonra işaret parmağı, ondan sonra orta parmak. Artık ben yalnızım, diyor bükülen üç parmağının yerine serçe parmağını kaldırarak. Şu, ben... Ondan sonra başparmağını gösteriyor. Şöyle olacak. Babam söyledi.

Köy çocuklarıyla her buluşma, bu denli samimi atmosferde geçmezdi. Özellikle de daha büyük yaştakilerle. İlkinde dere boyunca gizli saklı gelerek oyun oynamakta olan Siegfried’e kurumuş at tersini yağdırdılar. İnek sağmakta olan annesi kalkana kadar ağaçların arasına gizlenerek kayboldular. Bir sonrakinde evinden biraz uzaklaşınca enikleri üzerine saldılar. Bir seferinde yüzerken yakalamışlar, eline yüzüne çamur sürüp bırakmışlar. Sadece gözleri parlayan Siegfried hıçkıra hıçkıra ağlayarak eve gelince, Ahan çok kızdı. Atına bindiği gibi Siegfried’i çamurlu hâliyle önüne oturttu ve dereye gitti. Alman çocuğun biriyle geleceğini düşünmeyen, düşünse de atla ve bu kadar hızlı geleceğini beklemeyen köy çocuklarının hepsi çırıl çıplak bir vaziyette sığ derede eğlenirlerken çil yavrusu gibi kaçıştılar. Ama kıyafetleri dere kenarında kaldığından uzağa gidemeyip karşı taraftaki ağaçların arasına gizlendiler. Öfkeli ihtiyar dereyi geçecek olursa daha da uzağa kaçmaya hazır ve nazır, ıslak saçları dağınık hâlde, ağaçların arasından gizli gizli bakıyorlardı.

  • Hey, haylazlar, bacaksızlar! Siz kendinizi ne zannediyorsunuz? Bu, benim oğlum. Narımbet’in kardeşi. Yaşça daha büyük olan iki üç çocuğa adıyla seslendi. Zeken’in yüzündeki çamuru yıkayın. Suya dalmayı da öğretin. Cevap beklemeden Siegfried’i attan indirdi. Git, eğlen. Atının başını çevirdiği gibi arkasına bakmadan gitti.

O günden sonra Siegfried’i kimse dışlamaz oldu. O da oyun deyince doymayı bilmeyen bir çocuk olup çıktı. Sabahtan akşama kadar dere boyunca gezer, çocuklarla birlikte suya girer, eğlenir. Kumdan kale, çamurdan ev yapar. Yapraktan yelken gererek kamıştan gemi yapar. Suyun üstünde taş sektirir. Yalandan suya dalarak oyunlar oynar. Nihayet akşam sanki zor bir işten gelmişçesine yorgunluktan yığılır. Sabah olur olmaz kaldığı yerden devam ederdi.

Üç dört haftada ayakları kir içinde, esmer bir çocuğa dönüştü. Saçları usturayla kesildikten sonra kel kalan kafası da siyaha döndü. Ancak boyu posu hâlâ farklıydı. Berrak masmavi gözleri, açık sarı kirpikleri ve kaşlarıyla bile bu çocuğun farklı bir milletten olduğu çok belliydi. Ama halkın buna gözleri alıştı. Kalabalığın içinde eskiden olduğu gibi sırıtmıyordu. Dili de bayağı ilerletti. Çocuklar arasında sadece yakın arkadaşlar değil, altıncı göbek, yedinci göbek atalardan gelen akrabalar da bulundu. Aklı başında yaşça büyük olanlar, hatta Narımbet ağabeyine çektiğini söylüyorlardı. Ahan’ın büyük oğlu Kelimbet savaşta Alman kadınla evlenmiş, çocuk o kadındanmış diye gevezelik yapanlar da oldu. Çok geçmeden Siegfried, çocuklar dünyasının eşit haklara sahip, han seçimine, Aygölek oynamaya, dövüşmeye, güreş tutmaya tam yetkisi olan sıradan bir vatandaşı oldu. Diğer çocuklarla el ele tutuşarak “...Kanjığadan kan kerek. / Tebingiden ter kerek, / Mağan anav turğan palennin kuv bası kerek.”[14] diyerek bağıracak kadar, omuz omuza oturarak “Han jaman”[15] şeklinde rahat konuşacak dereceye geldi.

Oyun uzun sürmedi. Eylül ayının başında okul yaşındaki, ekin işlerine yaramayan çocukların da meşguliyeti arttı. Oyun çağındaki çocukların en büyüğü Siegfried oldu. Liderleri olmayan hep ufak çocuklar. Üstelik havalar da soğumaya başlamıştı. Aşık oynamak da yüzmek de eskisi kadar eğlenceli değildi artık. Ayrıca Siegfried, yeni bir eğlence bulmuştu.

İlk günlerden itibaren at üstünde, babasının önünde oturmaya alışmıştı, oyunlar azalınca ata düşkünlüğü iyice arttı. Ahan da Siegfried’i yanından hiç ayırmıyordu. Hep at üstünde önüne oturtuyor, hayvanlara bakmaya giderken de harman yerine giderken de. Hatta köy içinde de. Ahan indiğinde Siegfried, atın üstünde kalıyordu. Önceleri eyerin kaşına yapışık otururdu. Çok geçmeden dizgini ele alarak kendi başına at üstünde gezmeye başladı. İki üç yaşından beri aşamaya[16] binerek eyer üstünde büyümüş yaşıtları gibi ata binme konusunda yetenekli olmasa da uysal, al donlu atı suya götürüp getirmeye, tepelere çıkmaya, yavaş yavaş at üstünde gezinmeye hatta koşturmaya başlamıştı. Ahan, karısının itirazlarına rağmen Siegfried’i tarlaları yoklamaya, hayvanlara bakmaya göndermeye başladı. Atalardan kalma âdettendir, ata binmeyi öğrensin, diyordu. Olsa olsa düşer. Attan düşmeyen Kazak yoktur. Attan düşerek ölen Kazak da yoktur. Yine de al donlu atının kolanını iyice çekerdi ve üzengi kayışına ayağını koymamayı sıkıca tembihlerdi. Fazla uzağa gitmemesine, vaktinde geri dönmesine dikkat ederdi. Gecikmeye başlarsa yürüyerek peşinden aramaya giderdi. Zaten rahat yüzü göstermeyen işine iş katarak bir ay boyunca dişini tırnağına taktı. Sonunda amacına ulaşmış gibiydi. Siegfried, ata binmeyi iyice öğrendi. Babası gibi at üstünde sağ tarafına doğru eğik ve kendinden emin, rahat bir şekilde otururdu. Koşturduğunda çok sarsılmazdı. Hatta yamaç yukarı ve aşağı koşturduğunda da korkmazdı.

Geceleri koşum ve yük hayvanlarına bakan Ahan, gündüzleri de doğru dürüst dinlenemezdi. Ekilen tarlaları korumak gerek. Bir araca bağlanmayan ya da etlensin diye iki üç gün için serbest bırakılan atlar, aygırlar bir yana köyde her hanenin inekleri vardı. Yeni harman dönemine kadar ve sonrasında da karınlarını işte bu hayvanlar sayesinde doyuruyorlardı. Bolluk zamanlarında ineklere burun kıvıran Kazak, şimdilerde onların tam da yoksullara göre olduğunu iyice anladı. Ancak Ahan, şu ineklerden çok çekti. Sabahtan akşama kadar güttüğü, işte bu on beş inekti.

Güneş doğar doğmaz koşum ve yük hayvanlarını köye getirince yeni sağılmış inekleri toplayıp tepenin arkasına sürer. Evine döner, rahatça çayını içmeyi bitirir bitirmez “Eyvah! Narımbet’in... Zeken’in babası, inekler tarlalara gidiyor.” der çayları doldururken arada bir dışarı çıkıp bakan karısı. “Ulan, burnu fıs fıs eden şeyler, senin babanın ağzına....” diyerek küfreden Ahan, atına biner. En öndeki inekler dereye yaklaşmışlar. Sol tarafta ise hasadı yaklaşmış ekin tarlası. Ahan yetişene kadar ineklerin tarlaya girmesi kaçınılmaz. “Geri dön!” der Ahan bağırarak. “Geri dön!” İnekler uzaktan gelen emri duyarlar. Kulak asmazlarsa bir felaketin olacağını bilirler. Çaresizce tam önünde duran leziz yiyeceklerden vazgeçerler. Azıcık aklı olanlar, dönüp geriye doğru ağır ağır giderler. Akılsızları ise geri dönmeye tenezzül etmezler. İleriye de gitmezler. Ahan gelip önüne katana kadar ne ekini bırakıp gidebilir ne de geriye döner, salyaları aka aka öylece yerinde sayarlar.

Ahan, kırbacıyla bütün inekleri yavaşça hizaya getirir -vurursa, kovalarsa sütü kaçar- tepenin arkasına salar. Bu sefer geçenkine göre daha da uzağa gönderir. Olsun. Aradan bir iki saat geçmeden tüm inekler böğüre böğüre yine tarlaya doğru yönelirler. Pulluğa koşulan öküzler, biçerdöveri çeken atlar, harmanda çalıştırılan taylar, hububat yüklenen develer olmak üzere üç dört çeşit hayvandan oluşan yaklaşık elli tane koşum ve yük hayvanına gece boyunca dikkatli bir şekilde bakan, arada bir at üstünde eyerine çömelerek bazen de yerde kürküne sarılıp uyuyarak dinlenen Ahan, sabahtan akşama kadarki bu sıradan uğraştan son derece bitkin düşüyordu.

Siegfried ata binmeyi öğreneli Ahan, rahat bir nefes aldı.

Sabahları oğlunu ata bindirip gönderince keyifle çayını yudumluyor. Hatta bir iki saat şekerleme de yapıyor. Öğlen oldu telaşıyla ikide bir atına binmiyor. Siegfried koşturarak gidiyor, ineklerin nerede olduğuna bir bakıp geliyor. Ahan, başı göğe ermişçesine mutlu oluyor. Karısının “çocuğun başına bir bela gelmesin” dediğine de aldırış etmedi. “Kırk kilometrelik yarışa katılacak yaşında,” dedi. “Ben onun yaşındayken Koyandı’ya hayvanları götürmeye eşlik etmiştim.” dedi. “Tek başına böyle özgürce dolaşırsa çabuk büyür.” dedi. Sonuç olarak dediğini yaptı. Bu şekilde özgürce dolaşan Siegfried, gerçekten de bir belaya çattı. Sadece Siegfried değil.

Babasının talimatıyla Zeken, hayvanlara ancak uzaktan bakıp yoklamalıydı. Hayvanlar tarlalara doğru gidiyorlarsa çabucak eve dönmesi gerekiyordu. Ata bu sefer Ahan’ın kendisi binecekti.

Belki verilen talimatı unuttu, belki de çocukluk işte “ben de yapabilirim” diye düşündü, bir keresinde tarlaya yaklaşan hayvanları Siegfried kendi geri döndürmek istedi. Elinde kısacık kırbacı olan çocuktan, onun ince sesle bağırışlarından inekler korkmadılar, ilerlemeye devam ettiler. Koşturarak birini geri döndürürken diğeri kaçıyor, ona doğru yönelirken bu sefer de başkaları bana mısın demedi, sonunda bütün inekler topyekûn koşarak çaresi tükenen Siegfried’le birlikte tarlaya girdiler. O anda biçerdöverciler ile orakçıların yanından dönmekte olan muhasebeci Devranbek de geldi çattı. Çiğnenmiş tarlaya da taze buğdayı iştahla midesine indiren ineklere de bakmadı, al donlu atı sağrısından kırbaçladığı gibi Siegfried’i önüne katarak kovalamaya başladı. Atların ayak sesleri ile “Atlan! Atlan! Düşman saldırdı! Alman saldırdı!” şeklindeki hay huy bağırışlardan tedirgin bir vaziyette dışarıya çıkan Ahmet, kırbaç elinde Siegfried’in üstüne üstüne gelen Devranbek’i görünce şaşırmadığı gibi hiç düşünmeden haykırarak eline sopasını aldı. Al donlu atı çadıra yanaşıp durunca sopayı gören Devranbek, atıyla ocaktan atlayarak birden döndü gitti. Yoksa öfkeli ihtiyarın sopasından kurtulması imkânsız olacaktı. Döndüğü gibi tarlaya doğru koşturdu. Hüngür hüngür ağlayarak attan yuvarlanıp inen Siegfried’e de bakmadan, sopasını sürükleyerek ata bindiği gibi düşmanın peşinden gitmek isteyen Ahan’ı karısı durdurdu.

Akşam ikisi yöneticinin huzurunda karşılaştı. Devranbek: “Görevime de saygın yok, ne hakla sopayla bana yürüdün? Kime meydan okuyorsun? Bana mı yoksa hükûmete mi?” dedi. Ahmet: “El kadar çocuğumu kırbacınla dövmeye kalktın. Kimsesiz, yetim öksüz mü sandın? Bu ne cüret?” dedi. “Siegfried Wagner, hayvanları tarlaya kasıtlı olarak saldı.” dedi Devranbek. “Hayvanları tarlaya sürdüğünü gördüm.” Ahan: “Tövbe tövbe!” diyerek şaşkın bir vaziyette, olduğu yere oturuverdi. Söyleyecek söz bulamadı, cık cık yaparak başını salladı durdu. “Alman işte,” dedi zafer bayrağını çeken Devranbek. “Bunu unutmamalıyız. Savaşı başlatan kim? Senin üç oğlunu birden yutan kim?” “Çocuklarımın adlarını o haram ağzına alma.” dedi Ahan. Sesini yükseltmedi ama sert bir üslupla söyledi. Ancak Devranbek artık iyice üstünlük sağlamıştı bile. “Alman işte!” dedi sözünü tekrarlayarak. “Sen onları bilmiyorsun. Ben biliyorum. Şu gözlerimle gördüm. İki yıl ateş deryasından geçerek savaştığımda, canımı hiçe sayarak ölümle yüzleştiğimde köyde bir Alman’la karşılaşmayı mı umut ettim. Yok, bunu kabullenemem! Kabullenemem! İzin de vermem! Götür, geri ver. Def olup gitsin. Yoksa sen de düşmansın demek olur. Halk düşmanı!..” Ahan, tir tir titremeye başladı. Araya yönetici girmeseydi, Devranbek’in başından kırbaç darbesi yemesi kaçınılmaz olacaktı. Biraz kendine gelince öfkeden konuşamadı. “Gerçek bir halk düşmanı sensin!” dedi sadece. “Sen Alman’dan da kötüsün. Sen gerçek bir faşistsin!” Bu sefer Devranbek, Ahan’ın üstüne yürüdü. Ancak yönetici, hemen bağırarak onu durdurdu. Ondan sonra Ahan’a hiddetlendi. Kâh kızarak kâh dil dökerek ikisini de suçladı. Devranbek, hemen özür diledi. “Yanlış yaptım, yükseldim, Alman’la savaşta asabım bozulmuş, kendimi kontrol edemiyorum.” dedi. “Söylenen söz, atılan oktur, geri dönmez. Bağrıma bastığım çocuğuma dilini uzattı.” diyerek Ahan, özür dilemedi. Her şeye rağmen her ikisi de yumuşadı ve barışarak ayrıldı.

Beş altı gün sonra köye kırmızı yakalı bir grup adam geldi. Birileri ihtiyar Ahmet’i şikâyet etmişler. Ataları Kalmuk diyerek yöneticiye ve onun gibi dürüst birçok Sovyet vatandaşına hakaret etti, milletlerarası dostluğa aykırı sözler sarf ederek propaganda yaptı, cephe arkasındaki emekçilerin arasında huzursuzluğa sebep oluyor, demişler. Bu ne ki, evine bir fritzi almış, saçını traş ederek, giyim kuşamını değiştirerek aklı sıra insanları kandıracak. Hatta ismini de değiştirdi ama o kişinin adı Zeken değil, Siegfried Wagner, ne Rusça ne de Kazakça bilen, gerçek bir Alman, demişler. Silahlı, hazırlıklı adamlar, Siegfried Wagner’in kim olduğunu gördüler. Yönetici de halk da ihtiyar Ahmet’in zararlı propaganda yapmadığını savundu. Gelen adamların öfkesi dindi, biraz sakinleştiler. Siegfried’e dokunmadılar ama Ahan’ı götürdüler.

Ahan, beş altı gün sonra geri döndü. İlçedeki üst düzey yöneticilerden biri, büyük oğlu Kelimbet’le beraber okumuş, bir zamanlar ihtiyarın sofrasında bulunmuş biriymiş. O, kurtarmış. “Diline hâkim ol” diyerek kızmış olsa gerek. “Belalı çocuktan da kurtul!” şeklinde tavsiyede de bulunmuş. Ahan, diline hâkim olmaya söz verse de çocuktan kendi isteğiyle ayrılmayı kabul etmemiş. Karısı, konu komşu herkes ihtiyarın aklanarak bu işten kurtulduğuna sevinmiş. Ancak söz konusu Siegfried olunca eli ayağı bağlanmış. Ahan’ın dediği gibi hak hukuk yoluyla çözüme kavuşmasını beklemiş.

Bir sonraki hafta ilçeden özel olarak bir görevli geldi. Siegfried’in babası, Sovyetlere karşı savaşmamış. Üstüne üstlük Kızıl orduda büyük bir kumandanmış. Oraya nereden gittiği belli değil ama İspanya diye bir ülkede vefat etmiş. Faşistlerle savaşta. Kırk iki yılında annesi de vefat edince çocuk yuvasına alınmış. Çocuğun hiçbir suçu yok, demiş görevli.

“Allah Allah!” demiş bütün faşistlerin Alman olduğunu zanneden millet. “Alman ile Alman da savaşırmış. Yoksa Zekpirey’in[17] babası Alman değil mi?”

Hayır, Alman’mış. Dolayısıyla Siegfried Wagner, bu köyde yaşayamaz. Aşağıdaki “Kızıl Tuğ” kolhozuna Almanlar göç edeceklermiş. Siegfried de oraya gitmeli. Ahmet Begimbetov da taşınmak isterse buna hiç itiraz etmeyiz.

Çok geçmeden malını mülkünü toplayan Ahan, aşağıdaki kolhoza taşındı.

 

[1] Çizmelerle giyilen ve dizlere kadar dar, dizlerin üstünden genişleyen askerî pantolon (Ç.n.).

[2] Doğrusu Rusça smirno, askerî bir emir olup ‘Esas duruş!’ anlamına gelir. Vnimatel’no ise ‘dikkatle’ anlamında Rusça bir sözcüktür. Eserde karakterin yarım yamalak da olsa Rusça konuşma özentisine vurgu yapılmıştır (Ç.n.).

[3] Stroy, Rusçada ‘saf, sıra’ demektir (Ç.n.).

[4] Rusçada ‘belge, evrak’ anlamında bir kelime (Ç.n.).

[5] Rusçada ‘çocuk yuvası’ anlamında bir kelime (Ç.n.).

[6] Kazak âdetlerinde ancak ölüm, savaş gibi kötü haberi duyurmak için yerleşim yerlerinde dörtnala koşturulur (Ç.n.).

[7] Kazak geleneklerine göre, evlat edinmek isteyen kişiler, erkek çocuğun eline kaval kemiğini, kız çocuğun eline ise uyluk kemiğini vererek onu evlatlık aldığını ilan ederler ve bir nevi yemin etme geleneğini yerine getirmiş olurlardı (Ç.n.).

[8] At üstünde, iki grup hâlinde, iç organları çıkarılmış oğlak veya keçiyi çekiştirerek oynanan geleneksel bir oyundur (Ç.n.).

[9] Yaban koyunu (Ç.n.).

[10] Doğrusu jaqsı (jaksı) şeklinde olup ‘iyi, peki, tamam’ anlamında bir sözcüktür (Ç.n.).

[11] Sende kaç aşık var? (Ç.n.).

[12] Doğrusu qulja (kulja) olup ‘argali aşık kemiği’ anlamında bir sözcüktür (Ç.n.).

[13] Arqar (arkar), yaban koyunu, argali (Ç.n.).

[14] Çocuklar arasında bir oyun türü (Ç.n.).

[15] Han, kötü (Ç.n.).

[16] Küçük çocuklar için özel yapılan eyer türüdür. Erkek çocuğa çok küçük yaşta tay hediye edilir ve üzerine çocuk eyeri aşamay konularak çocuk taya bindirilir. Bir tören eşliğinde yapılan bu geleneğe aşamayğa mingizüv ‘aşamaya bindirme’ denir (Ç.n.).

[17] Siegfried (Ç.n.).

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 224. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 224. Sayı