HaftanınÇok Okunanları
AYSUN DEMİREZ GÜNERİ 1
BURHANETTİN ÇAKICI 2
Nergis Biray, Sema Eynel 3
KEMAL BOZOK 4
BURHANETTİN ÇAKICI 5
HİDAYET ORUÇOV 6
HUDAYBERDİ HALLI 7
Nartay, başından beri bütün bu olan bitene şüpheyle bakmıştı. İnanmamıştı. Yine de yüreği telaşlıydı. Umut dolu bir telaş.
Kendisini tercih eden Tilevbay adlı kişi, bazen elinden tutarak yürürken bazen de ısrarla bunu kucağında taşırken bir tepenin diğer tarafındaki köyüne varıncaya kadar çok şey anlattı. Nerede olduğunu bilmiyormuş. Yoksa aramaz bulmaz mı? Sonunda felek yüzüne güldü. Çocuğu kendi geldi. Görür görmez “Bu, benim Nartay’ım, diyerek az kalsın ağlayacaktım.” diyor. Oradayken ağlamadı, şimdi ağlıyor. “Benim babamın sakalı yoktu, sadece bıyığı vardı.” “Sakalı sonradan bıraktım. İlk önce hiçbir şey olmuyor. Sonra bıyık çıkar. Ondan sonra sakal.” Doğru söylüyor. Önceden sadece bıyık bırakırdı. Sakalı sonradan uzadı. İnanmıyorsa birazdan eve gidince traş edecek. İşte o zaman öz babası olduğunu anlayacak. “Benim babam gençti.” “Ben de gençtim,” diyor. “Bu köyde yaşarken yaşlandım. Çalışmaktan, dertten. Tek çocuğumu kaybetmek, hiç de kolay değil.” Ama o çocuğunu buldu. Artık gençleşecek. Konuşmaları ikna ediciydi. Nartay, inandı. Onunla birlikte ağlayası geldi. Boynuna sarıldı. Ter kokuyormuş. Bir daha kucaklamadı. Yanaklarından öptürdü. Sakalı, bıyığı dokununca gıdıklandı. Ama gülmedi. Gülemedi. Aklına Yertay geldi. Onun ağlayışını anımsadı. Kendisinin ağlayışını. Ağabeyinin yani bunun boynuna sımsıkı sarılarak ayrılmak istemeyişini. Kendisinin, onun yani kardeşinin peşinden koşuşunu. Onun siyah burma bıyıklı, ahşap ayaklı adamın sırtında giderken arkasına dönüp hüngür hüngür ağlayışını. Kendisini birilerinin yakalayarak bu sakallı ihtiyara getirip verdiğini. “Yertay, benim kardeşim.” dedi. “Evet, yavrum.” dedi. Gözlerinden süzülen yaşlar sakalından aşağıya damla damla akarken yürüyordu. “Yertay, küçük; ben yokken çocuklar onu döver.” “Kimse dövmez.” dedi sakallı. “Neden sen onu da almadın?” “Öz babası bulundu.” dedi sakallı. Nartay’ın yine yüreği kaynadı. “O benim kardeşim, ikimizin babamız bir.” dedi. Ağlamadan konuştu. “Ben ne yapabilirim ki?” dedi sakallı. O da ağlamasına son verdi. “Ben ne yapabilirim? Biraz önce sen de gördün. Almak istedim. Vermediler. Beni az kalsın dövecekti. Kırbacını gördün mü? Çift örgülü sağlam kırbaç. Onunla bir vursa hâlim ne olur? Korktum. Gücüm yetmez. Yoksa Yertay’ı ondan alırdım.” Nartay, bir şey demedi. “Buna da çok şükür,” dedi sakallı. “Seni de bir başkası götürürse ben ne yapardım?” “Doğru,” diye düşündü Nartay. “Beni başkası götürseydi ne yapardım? Babamın... şeyin... bu sakallının... şeyin... babasının aldığı iyi oldu.”
Köy dediği, vadide kurulan tek bir keçe çadırmış. Evin önünde bağlı bir tay vardı. Biraz ötede bir buzağı ile beş altı tane kuzu ve oğlak otluyordu. Sanki bir portre dersin. Möö!..Mee!.. Buzağı da kuzu da tay da mee, möö demedi. Hiçbiri buna boynunu çevirip bakmadı bile. Yerinden kıpırdamadı. Ama evden yaşlı bir kadın çıktı. Başına bembeyaz bir örtü bağlamış. Bu örtü ile sırtı da bembeyaz görünüyordu. Tam da o teyzeninki gibi. O zaman sormuştu. Kimeşek-şarşı diyorlarmış. Kimeşek-şarşı. Kimeşek-şarşı bağlamış yaşlı kadın, elini gözlerine siper ederek biraz bakınca bunlara doğru yürüdü. Tanımadık yaşlı bir kadın. O da bunu tanımıyordu sanki. “Allah Allah! Bu Müslümanmış ya!” dedi. “Hayret! Kazakmış!” dedi sonra. Bu sözleriyle birden Nartay’ı kucaklayarak ağlamaya başladı. Şarkı söylüyor sanki. Ağlarken söylüyor. Arada bir: “Hayallerine kavuşamadan göçüp giden bir tanem, ah...” diyor. “Bunun bir tanecik çocuğu kim acaba?” diye düşündü Nartay. Yaşlı kadının gözyaşlarıyla tüm yüzü gözü ıslandı. Boğazı ile boynuna kadar hep yaştı. Hatta ağzına da bulaşmıştı gözyaşı. Acıymış. Nartay tükürdü.
Babası, bu sefer ağlamamış. Nartay’ı kucağına aldı, karısını destekleyerek keçe evin içine girdi. Kadın, uzun boyunlu sarı ibriği getirip babasının eline su döktü. Üçü de yüzlerini yıkadı. Sonra kadın, ortaya yuvarlak bir masa koydu. Sofrayı açtı. Kap kacak seslerinin eşliğinde kapı tarafındaki verandaya girdi. Ancak o zaman:
Doğru. Canlı olmayan yani ölmüş kimse kıpırdamadan yatar. Ölen kimse hareket edemez, yürüyemez. Annesi hiç kıpırdaman yatıyordu. Hâlâ unutmuş değil. O günden beri iki kış geçti.
Nartay, inanıp inanmayacağını bilemeyip az düşündü.
Buğdayımız yok, yavrum. Artık baban bulur, getirir. Harman vakti bir gelsin, her şeyimiz olacak. Ye, yavrum, kuruttan ye.
Nartay, kurut da çökelek de yemedi. Ekmek olsa da yemezdi. İçinde fırtınalar kopuyordu.
Sakallı baba, çayını bitiremeden işe gitti. Nartay da yerinden kalktı. Kendisini belinden kucaklayan beyaz başörtülü ninenin elini silkip attı ve dışarı çıktı. Evin yanında gölgeye gelip bayağı oturdu. Tam yanında yatan, dili dışarı fırlayan ala köpeğe bakmadı bile. Sonra tepeye çıktı. Mavimsi dağın bu tarafında, bayırda dağınık bir şekilde hayvanlar otluyor. Fazla değil. Hepsi büyükbaş. Ama zar zor görülebiliyor. Uzaktan bakınca her şey öyle. Büyük şeyler küçücük görünür. Küçük şeyler ise hiç görünmez. Orada olsaydı Yertay da görünmezdi. Her şeye rağmen bulacak. Görünmese de. Sadece nereye gittiğini öğrenmek gerek. O kalabalık köydeyse bulmak kolay olacak. Evet, köy de görünmüyor. Çünkü dağ sırtının diğer tarafında. Şu yatay uzanan yükseltinin ilerisinde. Çok yakın. Göğe doğru yükselen dumanlarına bir bak. O köydeyse bulmak kolay. Yertay’ın gittiği evin annesi nasıldır acaba? Bizim annemizi oralardan bulamaz mıyız? Hayır. Bulamayız. Bizim annemiz öldü. Ölen insanı bir daha kalkamayacak şekilde yerin altına gömerler. Üzerine bir sürü toprak yığarlar. Oradan çıkamaz ölen insan. Çıkmaması gerek. Yertay, hâlâ ağlıyor. Ağlıyor. Gittiği evde kuzu ve oğlak olsa bari. Oynardı. Ağlamazdı. Tepeden indi. Kapının önünde otlayan buzağıya bindi. Buzağı möleyerek çocuğu üzerinden attı. Ninesi korktu. Ancak bir yeri acımadı. Yakalayıp tekrar üzerine bindi. Yine düştü. Dirsek derisi sıyrılarak yaralandı. Yine de ağlamadı. Güldü. Yalandan güldü. Kuzuya bindi. Bunu kaldıramıyormuş. Oğlağın üstüne bindi. O da kaldıramadı. Taya binecekti ki boyu yetmedi. Hem de cesaret edemedi. Ninesi, ayran getirdi. Ahşap kâseyle. Ağaçtan oyulmuş, boyalı kırmızı bir kâse. İçti. Kâsedeki ayran lezzetliymiş.
Ninesiyle birlikte eve girdi. Etrafına dikkatlice baktı. Ateşi tam ortada yakıyorlarmış. Yeni gördü. Dumanın çıktığı tavan deliğine şañırak diyorlarmış. Uvık, kerege, şi[1]. Almatı’da bunların hiçbiri yok. Keçe ev de yok. Yüklük. Yüzü tenekeyle süslenmiş büyük sandık. Eğri başlıklı, kemikten kerevet. Desenli ahşaptan siyah erzak sandığı. Her şey farklıydı. Kitapların izi de kokusu da yok. Bir tane bile kitap yok. Sandığın dibinde bir kitap var, dedi ninesi. Kur’an. Görmek istemedi. İki kitap değil. Üç kitap değil. Yüz, yüz, yüz, birkaç yüz kitap değil. Bir tanecik kitap. O da eski bir kitap. Hayır! Bu, yabancı bir ev. Yabancı insan. Yabancı insanlar. Yabancı bir baba.
Ben senin babanım, diyerek yalan konuşan sakallı dede, akşam işten yorgun geldi. Ne bir kâğıdı ne de bir kalemi vardı. Evdeki tek kitabı bile eline almadı. Bir sonraki gün de. Diğer günlerde de. Sabahın alaca karanlığında gidiyor. Akşam karanlığına doğru yorgun argın dönüyor. Nartay’ı bağrına basıyor, yüzünden gözünden, boynundan öpüp duruyor. Kavrulmamış buğday kokuyor. Dede. İyi dede.
Kendisiyle birlikte harman yerine ve bazı evlere götürecekti ki ninesi göndermedi. Susar, dedi. Uyuyakalır, dedi. Eve alışsın, dedi. Nartay da çıkmak istemedi. Düşünmesi gerekiyordu.
Kaç oda olduğunu hatırlamıyor. Ev genişti. Bütün odalarına halılar serilmişti. Zevkli. Oturmak için, yatmak için özel -kerevet mi döşek mi adını bilmiyor- bir sürü yumuşacık şeyler. Birkaç kulaklı avizelerin ışıklarıyla parlayan envaiçeşit ahşap dolaplar, erzak sandıkları. Lambaya asılı nice camlar; erzak sandıklarının, dolapların üstüne konulan ibrik mi şey mi... bir sürü eşya. Ama her şeyden en çok kitap vardı. Bir oda dolusu kitap. Bu, babasının çalışma odası. Giriş yasak. Hep kapalıdır. Babası işteyken bazen annesi açıyor. Ya kâğıt ya da kitap alıyor. Hemen de kapatıyor. Babası evdeyken bile bu oda hiç açık olmuyor. Babası, içeriden kapatıyor. Girmek kimin haddine. Yanından bile geçemezsin. Hatta uzakta gürültü bile yapamazsın. Ancak Yertay, hiç söz dinlemiyordu. Ahmak. Kendi yaşıtı olan çocuklardan daha akıllı, diyordu annesi. Sadece henüz küçük. Söylenenleri anlamıyor. Dolayısıyla aklı az. Elini kolunu sallaya sallaya çalışma odasının önüne gelir. Hemen gizlice içeriye bakmaya başlar. Ne görecek ki? Hiçbir şey göremez. Değil kardeşi, Nartay bile bir şey göremez. Kapının cam kısmına mavimsi bir perde çekilmiş. Bir köşesindeki açıktan yazı masasının bir ayağı, babasının ayakkabılı iki ayağı görünür. Masanın ayağı kıpırdamadan yerinde duruyor. Babasının ayağı ise bazen hareketsiz kalır, bazen üst üste geçerek sallanmaya başlar, bazen de tamamen gözlerden kaybolur. Demek ki babası yerinden kalktı. Ancak dışarı çıkmaz. Odanın içinde sürekli dolaştığı, ayak sesinden belli olur. Tam da o anda ahmak Yertay bağırarak ağlayıverir. Babası, çocuğun sakinleşmesini beklerken bir an sessiz kalır. Yertay, susmak bilmez. Ağlamasını daha da artırır. Ancak o anda babası seslenir. “Annesi, şu haylazları al götür.” Annesi, duymaz. Mutfakta. Cız... cız... Yemek pişiriyor. Babası, çaresiz kapıyı açar. Ama yine de bunları içeri almaz. Kapı aralığına ayağını koyup anneye seslenir. Yürürken önlüğüne ellerini silerek hızlı adımlarla annesi gelir. Ağlayarak babasının çalışmasına engel olan Yertay’ı da hiçbir suçu olmayan Nartay’ı da ellerinden tutarak başka odaya götürür. Önlerine bir sürü oyuncak yığar. Kendisi tekrar mutfağa yönelir. Annesi uzaklaşır uzaklaşmaz Nartay, ayaklarının ucuna basarak çalışma odasının kapısına gelir. Çok geçmeden ayısı kucağında veya arabasını sürükleyen Yertay da gelir. Yine kapıdan içeriye bakmaya başlarlar.
Babasının sabahtan akşama kadar bıkmadan usanmadan gönüllü olarak tek başına bu odada kapalı otururken ne işle meşgul olduğunu anlamazdı. Hâlâ da anlamış değil. Çalışma odasının içinde tam olarak nelerin olduğunu da bilmezdi. Sonunda öğrendi. Babası kaybolduğunda. Açık kalmasını kollarken bir ara tek başına girerek doyasıya baktı. Dört duvar kitaplarla doluydu. Zeminden tavana kadar. Hepsi de camın arkasında. Envaiçeşit güzel kitaplar. Alıp bakmaya çekindi. Hatta yerde, kırmızıyla karışık renkteki halının üstünde dağınık yatanlarını sadece şöyle bir okşadı. Masanın üstündeki, yerdeki kâğıt yığınlarına da dokunmadı. Tek tük kâğıdı eline aldı. Resimsiz. Hep yazı. Karalanmış kâğıtlar.
Çok geçmeden başka eve taşındılar. Yertay da biraz büyüdü. Konuşmaya başladı. Ağabeyiyle güreş tutar oldu. Güçlü de. Sadece aklı az. Nartay’dan az. Diğer çocuklardan akıllı. Babasına çekmiş, diyor annesi. Nartay’ın aklı çekmiş. Babasına. Annesi de iyi. O da babaya çekmiş. Ama ölmesi kötü oldu. Araba çarpmasaydı ölmezdi. Akılsız araba. Cellat araba. Akılsız araba, dümdüz sokakta bile dümdüz gidemez. Cellat araba hep iyi insanlara çarpar. Neyse ki bu köyde araba yokmuş. Araba yok. At var. At arabası var. Saban, tırmık var diyorlar. Onlar da insana çarpabilir. Bir yerlerden hatta korudan da arabanın çıkıvermesi mümkün. Ya Yertay’a çarparsa ne yapar? Yertay’a... Biricik kardeşine...
Üç dört gün sonra toy yapacağız, dedi nine. Toy dedikleri eğlenceli olmuyormuş. On on beş kadar kişi toplandı. Hep yaşlı erkekler, kocakarılar, kadınlar. Eğlenmiyorlar, gülmüyorlar. Et yemeğini yedikten sonra şarkı söylüyorlar. Çay içince şarkı söylüyorlar. Bu, kadınların yaptığı. Erkekler ise arada bir iç çekiyor, harman mı kızıl kervan mı bir şeyleri fısır fısır konuşmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Öyle hüzünlü ki! Birinin şarkısını dinlerken ağlayasın geliyor, diğerinin söylediklerini dinlerken sıkılıyorsun. Toy dedikleri şey, gereksiz ve rahatsız edici boş işmiş.
Neyse ki Nartay, et yemeğinden sonra misafir çocuklarla beraber dışarı çıkıp evin arkasında aksüyek[2] oynadı. Hepsi köy çocuklarıydı. Nartay’ın tanıdığı sadece Reşit’ti. Babası, kolhoz yöneticisiymiş. Kendisi söylemedi. Diğer çocuklar söylediler. Siegfried de Yakov da gelmedi. Yertay da... Ama kafası traşlı Dungan kızı Olya gelmiş. Annesiyle birlikte. Kahkahalar atıyor, yerinde duramıyor. Annesi değil, annesi yüzü büyük, kendi büyük orta yaşlarda iri yarı esmer bir kadınmış, boynunu bir yana eğmiş ve eli belinde olduğu hâlde, yerinde hiç kıpırdamadan otururken durmadan yüksek sesle şarkı söylüyor, kahkahalar atan ise Olya. Oğlanlarla beraber dışarı çıkmıştı ki Nartay: “Kızlar aksüyek oynamaz.” diyerek ensesinden tuttuğu gibi iterek eve geri soktu. Ancak bunlar doğru dürüst oyun tutturamadılar. Küçükleri oyun için fazla küçüklerdi, büyüklerinin ise sayısı azdı. Birbirlerini kovalayarak, boş yere gürültüyle evi dönerek koşuşturdular. Hatta az kalsın henüz kor hâlindeki ateşe düşüyordu. Nihayet dedesi ile ninesine hayırlı olsun diyen büyükler, Nartay’ın da yanaklarından öpünce evli evine köylü köyüne giderek oyun da sona erdi.
Gece boyunca ha bire sıçrayarak uyanmaktan doğru dürüst uyku uyuyamayan Nartay, sabah kahvaltısını alelacele ettikten sonra ninesine de bir şey söylemeden o kalabalık köye doğru yöneldi. Reşit’in yönlendirmesiyle Yertay’ın kaldığı evi kolay buldu. Yertay da bunu özlemiş ki ta uzaktan görür görmez koştu. Gelir gelmez boynuna sarıldı.
Üstüne hep yeni kıyafetler giymiş. İki omzunda kırmızı şerit olan beyaz gömlek, paçaları mavi şeritlerle süslü kırmızı pantolon. Sadece ayağındaki yıpranmış sandaletler eski. Elleriyle Nartay’ın pantolonunun belinden tuttuğu gibi eve doğru sürükledi. Kapı önünde yatan siyah köpeğe: “Çekil oradan, seni...” diyerek tezekle vurup kovdu. Nartay’ı arkasından iterek içeri soktu.
İki tane kırbacı varmış. Birini kendi götürmüş. Diğeri, evin başköşesinde asılı duruyordu. Sapı erkeçsakalından olan, sarı alaca[3] üçlü örgü kırbaç. Yertay, ona uzanıp alamadı. Annesi de yardım etmedi. Artık Yertay, başka da servetini, malını mülkünü göstermeye başladı. On beş yirmi tane aşık. İneğin sol aşığı. Köpek mi kedi mi, ne olduğu anlaşılmayan, boyası kaybolmuş, ciyak ciyak ses çıkaran lastik oyuncak. Güneşe tutup bakılan yeşil cam kırığı. Kuru daldan yapılan iki tane dirgen ve dört dişli tırmık.
Annesi, eğirmenini yere bıraktı, yerinden kıpırdamadan kerevetin altına baktı ve bir şey çıkardı. Hiçbir şey demeden öne doğru uzanarak Yertay’ın eline tutuşturdu. Bir tanecik pişiymiş. Yertay, bir tanecik pişiyi evirdi çevirdi ne yapacağını bilemeden biraz duraksadı. Sonra Nartay’a uzattı.
Nartay, almadı. “Kendin ye.” dedi. Yertay, düşünerek biraz oturdu ama yemedi.
Ancak o zaman annesi konuştu:
Yertay, pişiyi ağzına attı. Aceleyle çiğneyerek çabucak yuttu. Az kalsın boğazında kalacaktı. Gözünden bir yaş damladı.
Annesi, duymadı. Soğuk yüz ifadesini hiç bozmadan eğirmenini çevirmeye devam etti.
– Anne...
Nartay, yerinden kalkarak kapıya yöneldi. Kaçmadı. Tam kapıya gelince başını çevirdi sözünü tamamladı:
Öfkeli anne, maşasını yukarıya kaldırarak kızmasına rağmen ona vurmadı.
Nartay, gözündeki bir damla yaşı henüz kurumayan, allak bullak olan Yertay’a bir kez daha baktı ve geri dönüp gitti. Maşalı anneden korkmadı. Hatta evin yanında yatan köpeği, onun dişlerini sergileyerek hırr hırr ses çıkarıp saldıracak olmasına da aldırış etmedi. Yavaşça yürüyerek yükseltiye çıktı. Ancak o zaman geriye dönüp baktı. Kardeşi öylece kapının önünde duruyordu. Nartay, artık dayanamadı. Başını çevirdi, aşağıya doğru koşmaya başladı. Eve varıncaya kadar koştu. Eve varıncaya kadar ağladı.
* * *
Çok geçmeden okullar açıldı. Daha büyük olan, üçüncü ve dördüncü sınıfa gidenler çalışmak için harman yerinde kaldılar. Birinci ve ikinci sınıfa gidenlerin hepsi ise kolhoz merkezine gittiler. Tilevbay da Nartay’ı okula gönderdi. Karısının “Bize iyice alışsın, bu sene okula göndermeyelim.” dediğine bakmadı. “Sekiz yaşında, zaten geç kalmış çocuğu bir sene daha bekletirsek yazık olur.” dedi. Aynı sülaleden bir akrabanın evine yatırdı. Oğlumun beslenmesidir, diyerek yarım karın tereyağı, yarım torba kurut ve lor peyniri götürdü. “Kışa doğru bir koyun, bir pud[4] kavut unu getireceğim. Ondan sonra yine bakarız.” diyerek ev sahiplerini memnun edip döndü.
Kolhoz merkezi, harman yerine yakın, yaklaşık on kilometre mesafedeydi. Tilevbay, bazen yavrusu olan kısrağa biner, gece demeden elindeki varı yoğu olan bir libre, yarım libre buğdayı götürür, oğlunu yanaklarından öpüp dönerdi. Tatil günlerini Nartay, hep evinde geçirirdi. Tilevbay, cumartesi günü işten sonra gece gider, önüne oturtarak getirir, pazartesi gün ağarmadan geri götürürdü. Çocuk, evine gelince rahat rahat dinlenir, moral bulurdu. Harman işi bitince köyler arasındaki mesafe bayağı açıldı. Tilevbay, bir ahır dolusu koyunu gütmek için dağların arasındaki uzak bir kışlağa taşındı. Eskisi gibi gün aşırı gidip gelmeler kesildi. Hatta bir ay boyunca hiç gitmedi. Ancak on günlük kış tatilinde gece yola çıktı, fırtınada oğlunu zar zor evine getirebildi. Karların yumuşayarak erimeye ve hayvanların yavrulamaya başladığı o yoğun mart ayındaki altı günlük tatilde haberleşmeye bile hiç fırsatı olmadı. Nartay, yeni anne babasını eğitim öğretim yılı bitince, havalar ısınarak köylüler nehir kenarına göç edince ancak görebildi.
Yertay’a da ancak o zaman zar zor kavuştu.
Bütün bir kış özlemiş, bütün bir kış görememişti. On günlük tatilde bile. Uzakta, başka bir kışlaktaydı. Ondan dolayı gidemedi. Başka bir çocuk gitti. Üçüncü sınıfta okuyan daha büyük bir çocuk. Evi Yertay’ın eviyle komşuymuş. On günlük tatilde de altı günlük tatilde de gitti. On günlük tatilde de altı günlük tatilde de Yertay’ı görmüş. Küçük, beyaz bir kürk giymiş, diyor. Başına karakul şapka, ayaklarına kapitoneli keçe çizme giymiş. Yaramaz, haylaz, diyor. Ama Nartay’ın makasla yaprak yaprak kestiği gazete parçalarına çizip gönderdiği at, koç, teke resimlerini almış. Çok mutlu olmuş. “Ağabeyime götür.” diyerek iki tane pişi göndermiş. Altı günlük tatilde Nartay, at üstünde bir baturun resmini gönderdi. Bir tane beyaz kâğıt bulmuş, küçücük kalmış mavi kurşun kalemle güzelce çizmişti. Yertay, bir tane pişi vermiş. Ucundan birazcık ısırılmış. Nartay, üç pişiyi de uzun bir süre yemedi. Karnı acıksa bile. Beyaz keçeden dikilmiş yeni okul çantasının en altına koydu. Yertay’ı çok özlediğinde çıkarıp çıkarıp bakardı. Sonunda yaza doğru, çok acıkarak midesi kazındığı uzun günlerin birinde dersten sonra yedi. Taş gibi sertleşmiş, ısıramayınca uzun süre kemirdi.
Kardeşi, resimleri kaybetmemiş, saklamış. Kırk kat katlanmış olarak cebinde taşıyormuş. Açıp gösterdi ama tanınmaz hâle gelmişler. Katlandığı yerden iyice yıpranmış, yırtılmış, lime lime olmuşlar.
Yertay’ın boyu fazla uzamamış. Ama büyüdüğü belli oluyor. Kafası büyük, boynu kısa, vücudu iri. Avurtları sarkık, yanakları kocaman. Burnu yassı. Nartay gibi uzun boylu ve güzel değildi.
Haylazlıkta millete taş çıkartır. Evinin yakınından hiçbir çocuğun geçmesine izin vermez. Köpekleri üzerine salar. Taşlar yağdırır. Sadece Nartay’a kötü davranmıyordu. Nartay da zaten ustabaşının evinin yakınına gitmezdi. Yertay’la sadece dışarıda, oyun zamanlarında görüşürdü. Onu intikam almak, hesap sormak isteyen çocuklardan korurdu. Ancak ufacık Yertay’ın kimseden aşağı kalır yanı yoktu. Hiçbir şeyden korkmazdı. Kendisinden çok daha büyük çocuklarla bile kavga etmeye hazır ve nazırdı. Dayak da yerdi. Bazen kendisiyle birlikte Nartay’a da dayak yedirirdi. Ama hiç durmazdı. Yüzün var gözün var demez. Acımak nedir bilmez. Eline taş geçerse taşla, sopa geçerse sopayla hiç tereddüt etmeden girişirdi. Bugün yenildiyse yarın yine başlar. Böylece bütün haylazlara haddini bildirdi. Gücü yeten çocuklar bile onunla kapışmaktan kaçınırdı.
Sonbaharda okula başladı. “Berden’in oğlu da Tilevbay’ın oğlu gibi zeki.” diyordu öğretmen. Nartay ise çoktan biliyordu Yertay’ın başarılı bir öğrenci olacağını. Daha konuşmaya başlamadan, bebekken elinde kâğıt tutmayı severdi. Hep babasının çalışma odasından içeriye göz atardı, ne yapıyor diye. İşte öyle. Yertay, akıllıdır. Yertay, birinci sınıftaki tüm çocuklardan daha başarılı. İkinci sınıfta da üçüncü sınıfta da beşinci sınıfta da... öyle olacak. Yertay, babasına çekmiş. Babası gibi çok okuyacak. Nartay’ın kendisi de. Yertay da. Nartay da. Özellikle Yertay. Kimsenin böyle bir kardeşi yok. Bu, bir gerçek.
* * *
Baharda savaş bitti.
Herkes mutluydu. Heyecan tavan yaptı. Birçoğunun yüzü güldü. Hatta bazıları toy yaptılar. Ancak her şey olduğu gibi devam etti. Öğretmen, dört sınıfı birleştirerek anlattığı dersini tamamlayıp her sene olduğu gibi çocukları saldı. Tilevbay, bütün bir kış baktığı koyunları kolhoza geri verdi ve saban sürmeye başladı. Ustabaşı Berden, kırbacını eline alıp yine atına bindi. Harman yerinin yakınlarında, nehir kenarındaki alışılmış yerine yöneticinin boz evi başta olmak üzere kahverengi, siyah renkte on kadar çadır dikildi. Herkes gibi ekin işlerine seferber edilse de kalabalıktan uzakta yaşamak isteyen dört beş aile; kuzu, oğlak, buzağılarıyla yürüme mesafesinde bir yere göç etti. Yaşı büyük çocuklar, yetişkinlerle beraber saban sürdüler, sulama kanalları açarak çalıştılar. Ufak çocuklar ise yanık ayaklarıyla ve şişmiş tabanlarıyla gün boyunca su kenarında koşuşturmaya, sabahtan akşama kadar yüzme keyfi yaşamaya, çakıl taşları toplamaya, gömleklerinin yakalarıyla yenlerini ve pantolonlarının paçalarını bağlayıp parmak balıklarını süzerek tutmaya başladılar.
Her şey eskisi gibi. Ancak her şey farklı gibiydi.
Neden böyle olduğunu Nartay, çok geçmeden öğrendi. Köye tek tük yabancı kimseler gelmeye başladı. Üstleri başları yırtık veya yama değildi. Pejmürde, lime lime değildi. Hepsi yeni kıyafetler giymiş. Hepsi derli toplu, güzel giyimli. Sanki resimlerdeki gibi. Başka bir yerin, rızkı bol, bereketli bir köyün insanları gibiler. Uzaklarda yaşayan yabancılar gibiler. Ama yabancı değillerdi. Bu köyün sakinleriydiler. Birinin ağabeyi. Diğerinin babası. Böyle ağabeyi olan çocuklara ne mutlu! Böyle babası olan çocukların başka dileği, hayali var mıydı acaba?
Ağabeyler arka arka geliyorlardı. Bir kişi. İki kişi. Üç kişi. Ondan sonra dördüncü bir ağabey. Beşinci olarak Reşit’in ağabeyi geldi. Reşit’in ağabeyi. Yöneticinin oğlu. Önceki sene ölmüştü. Öldüğüne dair haber gelmişti. Reşit, Reşit’in babası, bütün köy öldü sanıyordu. Ölmemiş. Geldi. Bir bacağı yok. Bir kolu yok. Diğer kolunun beş parmağı ile avucu yok. Başı yerinde. Bir bacağı, yarım kolu var. Ağzı, burnu, gözleri yerli yerinde. Canlı. Bir Rus abla getirdi. Adı Sestra. Saçları sarı. Gözleri mavi. Güler yüzlü. Reşit’in ağabeyini getirdi ve hemen gitti.
Yönetici toy yaptı. Öz oğlunun yani Reşit’in ağabeyinin bir kafa, bir gövde, bir bacak, yarım koluyla sağ salim dönmesi şerefine. Tüm köy toplandı. Kolhoz merkezinden de çiftlikten de misafirler geldiler. Nartay da gitti. Yertay da oradaydı.
Reşit’in ağabeyi, çok şey anlattı. Dili bildiğimiz dil. Bomba patladığında ağzına isabet etmemiş. İsabet etmediğindendir ki doktorlar, dilini de başını da kesmemişler. Sahi başına da mermi isabet etmiş. Beynine ulaşmadan durmuş olsa gerek. Küçücük bir saçmaymış. Doktorlar, kafa derisini sıyırıp çok aramışlar, zor bulmuşlar. Kafa derisini enine boyuna kesmişler, kafanın kendisine ise dokunmamışlar. Yoksa gerçekten ölürmüş. Kafasına dokunmayıp yalnızca bacağı ile kolunu kesince dirilmiş. Birçok insan ağladı, birçoğu da sevindi. İçi sızlayanlar ağladı. Belki bizim de oğlumuz dirilir diye ümitlenenler sevindi. Kara haber alanların hepsi Reşit’in ağabeyinin yanından ayrılmadılar. Falancayı gördün mü, diyorlar. Filanca nerede, diyorlar. Görmemiş. Bilmiyor. Ancak Orak’ın babasıyla beraber savaşmış. Kara haberin olduğu mektup doğru söylüyor, dedi. Benden yarım saat önce öldü. Gözümün önünde canını teslim etti, dedi. Orak’ın annesi, yüzünü yaralayarak ağıt yakmaya başladı. Nartay’ın korkudan ödü patladı. Reşit’in ağabeyi de korksa gerek. Alnı boncuk boncuk terleyerek yüzünün rengi attı, dondu kaldı. Kötü oldu.
Çok geçmeden yeniden gülerek konuşmasına devam etti. Doğduğum yerin toprağına bastım, suyunu içtim, kaderime razıyım, diyor. İlk baştaki gürültü biraz dinmiş, herkes kendisini ilgilendiren şeyleri soruyordu. Ama Reşit’in ağabeyi, Orak’ın babası dışındakilerle ilgili hiçbir şey bilmiyormuş. Ustabaşı Berden’in oğullarının yani Yertay’ın iki ağabeyinden de haberi yokmuş. Nartay biliyordu. Yertay’ın ağabeyinin kendisine ağabey olmayacağını. Kendi ağabeyinin de Yertay’a ağabey olmayacağını. Çünkü Tilevbay ile Berden, bunların babaları değiller. Dedeleri de değiller. Sadece akrabalar. O ikisi yani Tilevbay ile Berden’in arası limoni, yabancı insanlar, bu ikisi ise yani Nartay ile Yertay aynı anne babadan. Kardeşler. Anneleri öldü. Babaları yok. Babaları... Belki...
Nartay, vücudu bir ısındı bir soğudu, cesaret edemeden epey oturdu. Sonra sordu:
Kimse cevap vermedi. Herkes gözlerini yere indirmiş susuyordu.
Nartay yanaşmadı. Yamuk duran omuzdan, yarısı olmayan koldan korktu. Yine de birileri koltuk altlarından kaldırarak Reşit’in ağabeyinin önüne oturttu. Reşit’in ağabeyi, yanağından öptü. Dudakları buz gibiydi. Bileğiyle yani yarım kolunun ucuyla başını okşadı. Yumuşacık.
Askerî tatbikatta beraberdik, gördüm, diyor. Belki de yaşıyor, diyor. Yaşıyor. Bir yerlerde şu anda. Vakti yoktur. Göndermiyorlardır. Gelecek. Yarın gelecek.
Nartay, babasının gelmesini bekledi. Sabahın erken saatlerinden akşam geç saatlere kadar tepede nöbet tutardı âdeta. İlçeye giden büyük yolu gözetlerdi.
Bazen tek atlı görünür. Bazen de iki üç atlı görünür. Bazen de arka arkaya bir sürü öküz arabaları ya da kaz sürüsü gibi dizilmiş develer gelirdi. Nartay, kalbi hızlı atarak gözleri yaşlı tepenin başında uzun saatler otururdu. Ancak köye yaklaşan yolcuları gören diğer çocuklarla birlikte koşardı. Çocukların çoğu arabalara veya ata binmek için koşar. Bu ise babasını görebilmek için. Ama babası gelmedi bir türlü. Yavaş gelmekte olan tek atlı, merkezden dönen yöneticidir. Koşan çocuklardan önce gelenini önüne, ikinci gelenini arkasına oturtur. Az sonra bunların yerini diğer çocuklar alır. Reşit’e sıra en sonunda, babası köye girip attan inince gelir ama o, kimsenin atına binmez, kendi de bindirmez, atı tek başına sahiplenirdi. Hızlı gelmekte olan iki kişi, ilçeden çıkan vekil ve aktivist Devranbek; onlar kimseyi önüne oturtmaz, şamatayla yaklaşan çocuklara soğuk bakışlar fırlatarak, yolun tozunu toprağına karıştırarak geçiverirlerdi. Gerçek bir eğlence, arabalar ile develer geldiğinde oluyordu. Bu, depoya tahıl teslim eden kervandı. Bazen arabaya veya deveye binerek askerden dönenler gelirdi. Öyle durumlarda kervanın görünüşü, her zamankinden farklı olurdu. Ne kadar ağır ilerlese de tam köye yaklaşınca hızlanırdı. Öküzleri üst üste kırbaçlarlar, arabaların gacır gucur sesleri yükselirken bir iki kilometre öteden bağırmaya başlarlardı. Ya da biri, hızlı koşan bir deveye binerek köye doğru koştururdu. Şapkasını eline alarak sallar, müjdesini isterdi. Bu durumda değil çocuklar, büyükler bile yerlerinde oturamazlardı. Cümbür cemaat hep birlikte karşıdan koşmaya başlardı. Büyükleri geride bırakıp koşan çocukların arasında Nartay da olurdu. Sonunda çocuklar, kervana yaklaşırlardı. Bunlar geldiğinde arabadan askerî üniformalı biri atlayıp inerdi. Çocuklar, onun kim olduğunu tam olarak bilmezlerdi. Buna rağmen çekinmezlerdi. Şamatayla biri boynuna sarılır, biri sırtına çıkar, diğeri ayaklarından kucaklardı. Derken büyükler de yetişirlerdi. Kucak kucağa, birbirlerine sarılmaya başlarlardı. Biri ağlar, diğeri güler derken epey bir zaman geçerdi. Ancak o zaman Nartay, gelenin kim olduğunu öğrenirdi. Başka bir çocuğun babası. Başka bir çocuğun ağabeyi. Başka bir çocuğun yakını.
Umutla gelecek günleri beklerdi.
Ertesi gün de ondan sonraki günler de babası gelmedi. Haftalar, aylar geçti gelmedi. Hatta hiçbir haberi bile gelmedi. Sonbahar geldi, okullar açıldı, yok. Havalar soğudu, sonbahar yağmurları yağdı, yok. Kış geldi, hâlâ yok. Nartay, ancak o zaman anladı. Boşuna bekliyor. Gelmeyecek. Buraya gelmeyecek. Neden gelsin ki çocuklarının burada olduğunu bilmiyor.
Yertay’a söyledi. O, şimdilerde küçükken olduğu gibi ahmak değil. Sekiz yaşını geçiyor. İkinci sınıfın başarılı öğrencisi. Kafası çalışıyor. Her şeyi anlıyor. Bizim babamız geldi, dedi Nartay. Bizim babamız. Almatı’da. İkimizin nerede olduğumuzu bilmiyor. Almatı’da geniş, aydınlık evimizde, çalışma odasının kapısını içerden kilitleyip sayısız kitaplarının arasında oturuyor. Bizi bulamıyor. Bizim gitmemiz gerek. Evi bulurum, dedi Nartay. Yüksek bir bina, üç katlı. Yanında fıskiye var. Fıskiye dediğin, suyu göğe doğru fışkıran pınar. Evet, çimenliği de var. Orada sen de oynamıştın. Yeter ki Almatı’ya bir varalım, bulurum. Almatı’ya gitmek için ise trene binmemiz gerek. Bütün trenler Almatı’ya gider. Narın’dan bineriz. Narın, buradan yüz doksan kilometre uzaklıkta. Matematik kitabında yazıyordu, yaya biri bir saatte beş kilometre yürüyebilir. Sadece otuz sekiz saatlik bir yol. Yorulursa dinlenir. Gece karın altına girip uyur. Ana Dili kitabında öyle yazıyor.
Yertay, her şeyi kabul etti. Ancak on günlük tatilde ne zaman gelecek diye beklediği babasına kıyamıyormuş. Ben de buradaki babamı özledim, dedi Nartay. Ama bizi öz babamız arıyor. Burada kalmaya devam edersek bizi kayboldu sanacak, ölen annemizin yerine başka bir anneyi eve alır, başka çocuğu olur. Ondan sonra hepten babasız kalacağız. Bu son söz, Yertay’ı etkiledi. Öyleyse gidelim, dedi. Ama hazırlıksız gitmek olmaz. Almatı’ya ulaşana kadar yetecek azık hazırlamak gerek. İkisi birkaç gün yemeklerinden tasarruf ederek kurut, peynir, pişi biriktirdi. Artık durmak için bir sebep de kalmadı.
Anlaşmaya göre kimseye görünmeden sabahın karanlığında, yalak başında buluştular. Yertay vaktinde geldi gelmesine ama heyecanlıydı. Buradaki annesine kıyamıyor. Buradaki babasına kıyamıyor. Nartay, ona kızamadı. Kendisi de dedesi ile ninesine kıyamıyordu. Ama bir şey belli etmedi. Gidince mektup yazarız, dedi. Yaz tatilinde geliriz. Bir an önce Almatı’ya gitmeleri gerek. Yoksa öz babalarını kaybedecekler.
İkisi fazla durmadı. Kızak yolu uzun uzadıya eğrilerek gözle görülür mesafeye kadar uzanıyordu. Durmadan yürüyeceksin, yürüyeceksin, yürüyeceksin. “Kızıl Tuğ” kolhozuna varacaksın. Durmayacaksın, daha da ileriye gideceksin. “Azat” kolhozuna varacaksın. Orayı da geçeceksin. Yürümeye devam edeceksin... Narın... Almatı... Aladağ...
Çocuklar köyden beş altı kilometre kadar uzaklaşınca hava birden soğudu, lapa lapa kar yağmaya başladı. Önde yürümekte olan Nartay, tereddüt ederek biraz durakladı. Arkasından yetişen Yertay’a baktı. Burnundan buhar çıkıyor, yanakları kıpkırmızıydı.
Gökyüzü bulutlarla kaplandı, yoğun kar yağışı başladı. Nartay’ın yüreğini korku sardı.
Kendisini tutmak isteyen Nartay’ın elini silkip attı, kızakların basa basa sertleştirdiği kar üstünde şıkır şıkır yürüyerek ilerledi. Bir öne bir arkaya baka baka duraksayan Nartay, kardeşinin peşinden gitti.
Kar rüzgârla karışarak tipiye döndü. Estikçe esti, ayaz da şiddetlendi.
* * *
Kaybolan çocuklar, kar fırtınası dindikten sonra dokuzuncu gün zar zor bulundu. Önce Nartay düşmüş. Keçe çizmelerinden teki bir tarafta, şapkası bir tarafta. Kürkünün önü açık. İliklerine işleyen soğuğa yenik düşünce can havliyle üstündeki kıyafetlerini çıkarıp atmışa benziyor. Sonunda keçe çizmesi olan ayağını bükmüş vaziyette sırt üstü uzunlamasına düşmüş. Yertay, göğe bakmış diz üstü oturuyormuş. Ağabeyinin şapkasız başını sımsıkı kucaklamış. Öylece donmuş.
Çocuklar tipiden kurtularak dağın kuytu bir yerine varınca yollarını şaşırmışa benziyor. Sığır çiftliği sadece üç yüz adımlık uzaklıktaymış. (devamı sonraki sayıda)
[1] Keçe çadırın ahşap detayları (Ç.n.).
[2] Kazak millî oyunlarından (Ç.n.).
[3] Yapımında pirinç ve bakır karışık kullanılan bir tür kırbaç (Ç.n.).
[4] 16.38 kilogram ağırlığa denk bir ölçü birimi (Ç.n.).