HaftanınÇok Okunanları
Serdar Dağıstan 1
KEMAL BOZOK 2
ORHAN SÖYLEMEZ, ÖMER FARUK ATEŞ 3
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 4
MARUFJON YOLDAŞEV 5
HİDAYET ORUÇOV 6
VILAYET GULIYEV 7
Bu yıl öğretmenlikteki ilk senem. Hâlâ çocukları birbirinden ayıramıyorum. Özellikle soyadlarını çok karıştırıyorum. Böyle durumlarda “Sen kimin çocuğusun” demek uygun düşüyor. Şunun oğluyum bunun kızıyım diyorlar, “Baban var mı?” diye ister istemez ağzımdan çıkıveriyor soru. “Var” diyor çocuk hayretler içerisinde. O zaman içimden kendi kendime kızıyorum. Nedense her zaman bu soru çıkıyor ağzımdan “Baban var mı?..”
Biz küçükken ihtiyarlar çok sorardı. Biz “yok” derdik...
O zamanlar batıda, uzaklarda bir yerlerde savaş var. Oradaydı bizim babalarımız. Biz çocuklar okula gidiyoruz. Okulda öğretmenler soyadlarımızla çağırırlardı. Bizde de “baba” diye birşeyin var olduğunu ancak o zaman anlardık. Yoksa, herhangi bir zamanda birbirimizle tartışacak ya da dövüşe duracak olsak, duraksamadan “seni anneme söyleyeceğim” derdik. Annelerimizin hepsi de güzelliğinin en endamlı günlerindeki gelinler. Sabahtan akşama kadar işteler. Nadiren onları güldürecek bir olay yaşanmayacak olsa hepsinin de asıktı suratları. Issız evde sadece anne ile çocuk. Birbirimize destek olan yine biziz, ayrı düşecek olursak telaşa düşer, rahatımız kaçardı...
Bazı zamanlar akşama doğru oyun oynamak için sokağın başına çıkacak olsak otlattıkları bir iki hayvanın başını, ellerindeki bastonlarına dayanmış düşünceli gözlerle yere bakarak bekleyen ihtiyarları görürdük. “Sizin babalarınız taa uzaklardaki kan kaynayan yerde” derlerdi bizlere güneşin battığı tarafı göstererek. Gösterdikleri tarafa baktığımızda gerçekten de bulutların kırmızı renge boyandığını görürdük. “Artık sizin babalarınızın emanet canını bir defa daha görüp, onların ellerinden mezarımıza toprak görsek, öyle ölsek, Allah’a bin şükür ” deyip ihtiyarlar yeniden kara toprağa bakmaya başlardı.
Fakat “baba” denilenin nasıl bir şey olduğunu bilmezdik..
Günlerden bir gün sınıf arkadaşım Temir’in babası gelmişti. Uzun boylu, geniş vücutlu birisiymiş. Parıldayan kara çizmeleri kar tutmuyor, her adımda “gıc gıc” ses çıkarıyordu.Vücudu demirden yapılmış gibi dimdik, gömleğinin iki yakasına da iliklenmiş küçük yıldızcıklar vardı. Biz çocuklar bu adamın yanına yaklaşmaya çekinir, arkasından yürürdük. Temir ise elinden tutmuş, yanında gider, bizi kendine artık denk saymadığından görmemezlikten gelirdi. Hatırlıyordum da
Baba... derdi o kolundan tuttuğu adama, bir şeyler söylerdi. Baba, nereye gidiyorsun.
Babası gülümseyerek Temir’in kafasını okşar.
-Yürü benimle... derdi.
Bizim gözümüze Temir’in babası çok başka birisi gibi görünürdü. Annem söyledi:
-Senin baban da erlik gösterseydi, Temir’in babası gibi gelirdi. Bir ay kalıp gitse bile ne kadar iyi olurdu.
-Neden göstermiyor?
-Neyi?
-Hani söyledin ya... erliği
Annem düşünceli bir halde içini çekmiş
-Ah kurban olduğum, öyle hemen gösterebilmek için elde değil ki bu, demişti.
Fakat ben hiçbir şey anlamamıştım. Anneme bir daha sormak istesem de, yüzünün kederli olduğunu görünce vazgeçmiştim. Varmamıştı dilim bir daha sormaya.
Babası olan çocuğun nasıl olduğunu sonraları daha iyi anladık.
Defter yok –eski kitapların sayfalarına yazıyoruz-, kalem ucu yok –kamışların ucunu sivriltip yazıyoruz- mürekkep yok –mısır koçanlarının kara köklerini ya da böğürtlenleri ezip yazıyoruz. Temir’in babası ise ona çok güzel bir defter alıp vermiş. Bakınca gerçekten de yaprakları parıldıyor, mürekkepli kalem denilen şeyi alıp vermiş, ne kadar yazarsan yaz mürekkebi tükenmiyormuş. “Bunların hepsini babam Almanlar’dan ganimet almış” diyor Temir, imrenen gözlerimizin içine bakarak. Hadi bunlar neyse de gümüş balığına benzeyen çok güzel bir ağız mızıkası almış babası Temir’e, dudaklarına değirsen bile hemen ses çıkarıveriyor. Fakat Temir bize vermiyor.
-Versene, bir defalığına biz de üfleyelim- diyerek yalvaran gözlerle bakıyoruz Temir’e
-Vermem- diyor, razı olmuyor Temir, “Elleriniz kirli, mızıkamı kirletirsiniz”
Biz daha da ister oluyor, imreniyoruz. Peşini bırakmadan arkasından yürüyoruz. Daha düne kadar hemen hepimizden dayak yeyip gezen sulu göz Temir, bizim için ulaşılmaz yüce bir mevkide gibi görünüyor. İçimiz o kadar yanıyor ki Temirin de mutluluğu biran önce bozulsun istiyoruz. Böyle mutluluğu şimdiye kadar içimizden kim görmüş, “Temir mutluluktan nasıl oluyor da sabrediyor, ortadan ikiye yarılmıyor” diye hayretler içerisinde kalıyoruz.
Baba denilenin nasıl bir şey olduğunu Temir’in babasını görünce öğrendik. Bir de bundan öğrendik:
Köyde ne zaman ufak bir toplantı veya şenliğe benzer birşeyler olacak olsa mutlaka Temir’in babası da çağrılır, her konuk gittiği evde şeref misafiri olarak baş köşeye oturtulurdu. Tabiî ki Temir de babasının dizinin dibinde. Ev sahipleri, gelinler birbirleri ile yarışırcasına cepheden gelen askere bozo, yiyecek ikram eder, Babasına eli yetmeyenler Temir’i sevindirip türlü türlü yemekleri ağzına tepiştirirlerdi. Biz ise imrenen gözlerle bunları izlerken kendi kendimize küsüp eşiğin önüne birikir, yine de kendimizi alamaz birbirimizin üzerine çıkar içerde olan bitenleri izlerdik.
Gel zaman git zaman o kadar kötü duruma düşmüştük ki, babası bir an önce yeniden savaşa gitse diye bütün çocuklar aynı şeyi diler olmuştu.
Bir ay sonra gitti babası Temir’in
Temir çaresiz, eskisi gibi yeniden bizim aramıza karışır oldu. Fakat biz onu yanımıza yaklaştırmadık. Temir’e karşı içimizde biriken kinimizi çıkardık.
-Git buradan, git babana yap nazını!
-Ee, artık baban gitti, ne yapacaksın bakalım?
-Mızıkanı şimdide mi vermeyeceksin?
Fakat Temir, bizim ne halde olduğumuzu anlamaz
-Ne olmuş yani sizinle oynamadıysam. Eğer “er” ise sizin de babanız gelsinde görelim! derdi.
Bunları duyunca sesimizi çıkarmadan kendi dünyamıza dalar, sonra hemen hepimiz babalarımızı düşünmeye başlardık: “O da erlik gösterip gelse olmaz mı?.. Eğer Temir’in babasının köyde nasıl karşılandığını bilecek olsa bir değil bin erlik gösterirdi ama...”
Babalarımız bilmiyordu bunları, üzüntü içinde beklettiler bizi.
O sene kış çok ağır geçmişti.
Köydekiler her ev başına para topladılar. Bu toplananlar cephedekilere gidecekmiş. Büyüklerde bir telaş, kalabalık, biz çocuklar da onlara bakıp telaş ediyor, arkalarında koşup duruyoruz. Cepheye gönderilecek para makbuzlarının üzerindeki askerler çok ilgimizi çekiyor, hayretle bakıyoruz onlara. Üzerlerinde kurşunî renkli kaputlar var, başlarında demirden şapkalar, tüfeklerini doğrultmuş ileri doğru atılıyorlar. Tankların küçük resimleri de var, onlar daha çok ilgimizi çekiyor, “İçi sıcak olsa gerek, bizi de bindirip oynatsalar” diye düşünüyoruz.
Sonra köy halkı askerlere hediye hazırlamaya başladı. Gelinler bir arada ev ev gezip verilenleri topluyor: bir evden kısa yünlü gocuk, başkasından deve yününden dokunmuş eldiven, iki kat yün çorap... Köyde böyle giyinen insan görmek çok zor. Bütün bu giysilerin nereden çıktığına kimsenin aklı ermiyor. Yiyecek de topluyorlar: heybe heybe kavut[1], yufka, tere yağı, kavurma. Böyle yiyecekleri dilimizin en son ne zaman tattığını hatırlamıyoruz bile!
Bir mahallenin verdiği hediyeleri bizim eve toplayıp başına benle Temir’i gözcü diktiler. Oturuyoruz. İkimiz de kendi alemimize dalmış, ses çıkarmıyoruz. “Giydikleri, yedikleri eğer bunlarsa asker olmak iyi birşeye benziyor” diyorum ben içimden.
O sırada Temir konuşmaya başlıyor:
-Ağzımın suyu akıyor, ne olduysa?
-Bilmiyorum, benimki de aynı.
Sonra ikimiz de anlaşmış gibi aynı anda heybelerden birinin dikili ağzını biraz açıp içindeki kavutu yemeye, kavuttan epey bir tattıktan sonra da yufkaların tadına bakmaya başlıyoruz. İkimiz de çok susamış olacağız ki eşikteki su dolu kovanın içine düşen buzların çıkardığı şangırtılarla soğuktan titreyene kadar su içiyor, cepheye gönderilecek hediyelik elbiselere sarılarak yatıyoruz. Temir titreyerek babasının Almanları nasıl yendiğini anlatıyor. Onun anlattıklarını nereye kadar dinlediğimi hatırlamıyorum, uyuyup kalıyorum.
Savaş girmiş rüyama. Ben de savaştayım. Etrafım toz duman içinde. Gökyüzünde kan rengindeki bulutlar ağır ağır süzülüyor. Üzerimdeki elbiseler annelerimizin hazırladığı yün giysiler. Çantamda kavut var, yufka var. Tüfeğimi ileri doğru uzatmış babamla birlikte yürüyorum. Sağımızda da solumuzda da nedense sesi çıkmayan tanklar yavaş yavaş geçip gidiyor bizi, önümüzde ise şekillerinin nasıl olduğunu tam anlayamadığım vahşi hayvanlar kaçıyorlar. “Şu önde kaçanlar düşmanlarımız” diyor babam. Düşmandan korkmadığıma hatta onların benden korkarak kaçtığına çok seviniyor, gururlanıyorum. Sonra karnımın acıktığını hissediyorum. Babamla ikimiz buz gibi suyu olan bir pınarın başına oturuyoruz. Ben çantamdan kavutu alıp yufka ile yemeye başlıyorum. Babama da veriyorum. Babamın yeyip yemediğini hatırlamıyorum, sonra pınarın soğuk suyundan içiyoruz. Biz ayağa kalktığımızda artık görünmüyor düşman.
-Baba artık eve gideriz değil mi? diyorum ben.
-Evet oğlum diyor babam, Almanlar kaçtı, artık eve gidebiliriz.
Sonra... Sonra nereye gittiğimizi bilmiyorum.
Ertesi sabah uyansam ki kendi odamda, kendi yatağımda yatıyorum. Yanımda hediyeler de Temir de yok. Başımda gömleğimi düzelten annem oturuyor.
-Kalk, diyor annem, kalk güneş doğdu artık. Yatağımın sıcaklığı beni kendine çekiyor, biraz daha uyumak istiyorum. Yorgana sıkıca sarılıp yatağın diğer tarafına doğru sürünüyorum. Adeti olduğu üzere annem ne zaman soğuk ellerini koynuma sokup, beni ürpertecek diye bekliyorum. Fakat annem benimle ilgilenmiyor. Başımı kaldırıp ona baktığım zaman onu biraz önce bıraktığım gibi buluyorum. Gözlerinde iyiden iyiye seçilen bir hüzünle oturuyor. Gözlerinin altı şişmiş, böyle iç çekerek üzüntülü, uzun zamandır oturuyor gibi bir hali var.
Ana- diyorum, birden hatırlayarak, babama kavut göndermiş miydin?
“Babama” derken annem birden başını çevirip bana bakıyor, o an ağlamamak için kendini zor tuttuğunu, biriken damlalardan gözlerinin parladığını görüyorum. Gülümsüyor annem, sallıyor başını hafifçe. Fakat bu gülümsemeden odaya bir hüzün yayılıyor. Hemen yerimden kalkıp boynuna sarılıyorum. Annem de beni sıkıca kucaklıyor ve fısıldayarak kederli bir sesle yavaşça konuşmaya başlıyor:
Baban, zavallı, zor durumda olsagerek. Acaba ne haldedir... Aç mı, tok mu?.. Ne yapsın, bunun adı savaş... Bizim Kök-Say değil ki... Mektupları da kesildi...- Sonra konuşmama kalmadan başımı bağrına sıkıca bastırıp hasretle öpmeye başlıyor.
-Sen ona mıkçıma[2] vermiş miydin diyorum, daha da sıkı sarılarak.
-Verecek olsam yok ki... Rüyama girdi... diyor annem.
-Ben rüyamda yufka vermiştim- diyorum kafamı kaldırıp, övünç dolu gözlerle anneme bakarak.
-Ahmağım benim- diye konuşuyor annem, başımı okşayarak- babana vermeden kendin yemişsin ya.
-Hiii, sonra... –geceleyin Temirle yaptıklarımız aklıma geliyor bir anda, o an dilim tutuluyor.
Gerçekten de düşümde, pınarın başındayken babam benim verdiğim yufkadan yememiş, nedense bana darılmış gibi bakarak oturmuştu. Demek ki köyden gönderilen hediyelerden ona gitmemiş. Başka askerler doyana kadar yemiş, babama ise “Senin payını oğlun yedi” denmiş...
Tüh!..
O günden başlayarak kendimce babama azık toplmaya başladım. Anneme göstermeden biriktirdiğim azığı babama göndereyim, herkesi şöyle bir şaşırtayım, yaptığım ayıbı temizleyeyim, babama bir de mektup yazıp sevindireyim diye düşünüp gayretlendim. Yediğim ekmeklerden, kavuttan artırıp, yüklüğün yanındaki boşluğa saklamaya başladım. Birgün baksam ki küçük küçük ekmek parçaları ben farkına varmadan epey çoğalmış. Ekmekler kurumuş, bazılarının üzeri küf tutmuş. Kavutun tadına baktım, o da ekşimiş. Anneme gösterip, srrımı ortaya dökmek istemedim. Ekmekleri ayrı, kavutu ayrı bağladım ve bir de mektup yazdım:
“Babacığım, karnın açmıydı? Geçenlerde sana gönderdiğimiz azıktan az birşey yemiştim, bana darılmadın değil mi? İşte, bu ekmekleri sana gönderiyorum. Bana darılma, tamam mı babacığım?.. Bir an önce evimize gel, iyi mi? Temir’in babası bile gelip gitti. Sen neden gelmiyorsun? Yiğitlik gösterip sen de gel olur mu? Sonra bana Temirinki gibi mızıka al, defter al, kalem al, öyle gel olur mu babacığım...”
Hemen o gün yazdığım mektubu ekmeklerin arasına sıkıştırıp, ağzını iyice bağladıktan sonra, yükümü alıp postacı dedeye gitmiştim. Postacı dede sallanarak yürüyen atıyla karşımdan görünmüş, karşısına geçip selamlayarak karşılamıştım onu. Dede, selamımı alıp, uzun kirpiklerini beni nereden tanıdığını hatırlamaya çalışırcasına kırpıştırıp durdurmuştu atını.
-Dedee, bunu babama verir misiniz?
-Bu elindeki ne?
-Azık...
-Azık böyle gönderilir miymiş. Sen kimin oğlusun bakayım?
-Aralbay’ın...
İhtiyarın yüz hatları bir anda gerilmişti.
-Aralbay’ın mı dedin?..
O gün postacı dede “Vay benim başıma gelenler!” diyerek, kamçısıyla giydiği kaftanın eteklerini sert bir hareketle toplamış ve atını sürüp gitmişti. Elimde azık çıkını, tek başıma sokağın ortasında kala kalmıştım. İhtiyar biraz gittikten ve benim anlayamadığım bir şeyler mırıldadıktan sonra atının yönünü bana çevirip yeniden yanıma gelmişti. Göz göze gelmemeye çalışmıştı benimle.
-Gel, gel yavrum, kurbanın olayım, ver azığını, ver, demiş aceleyle elimden hazırladığım çıkınları alarak yüzüme bile bakmadan ayrılmıştı yanımdan.
Akşamleyin annem işten gelince, sırrımı nasıl açsam, annemi nasıl sevindirsem diye düşünüyor, neşeyle gülümsüyordum. O sırada kapının önünde ayak sesleri duyuldu. Dışarıdan ihtiyar nineler ve dedeler geldi. İçlerinde postacı dede ve köyün muhtarı da vardı. Nedense korkmuşa benziyordu annem, gelenleri sorgulayan gözlerle süzüp öylece ayakta kaldı. Gelenler de bir an için ne yapacaklarını şaşırmışlar gibi anneme bakıyorlardı. Sonra kadınlardan biri beni dışarıya çıkardı, cebinden küçük bir ekmek parçası çıkararak tutuşturdu elime, yanağımdan öpmüştü. Yüzüme iki damla ılık su damladı. Tam o sırada içerden annemin çınlayan acı çığlığı duyuldu...
Sonraları Temir’in annesinin de böyle bağırdığını duymuştum.
Git gide böyle çığlıklar köyün hemen her evinde sıkça duyulur oldu...
İşte!..
“Baban var mı?” diye sorduklarında “Yok” demeye o günlerde alıştık biz…
[1] Kavrulmuş ve dövülmüş tahıl ununa şeker veya tatlı yemiş katılarak yapılan yiyecek. (TDK, Türkçe Sözlük.)
[2] Mıkçıma: Sıcak ekmeği ufalamak ve ter yağ ile karıştırarak el ile sıkıca sıkmak suretiyle yapılan bir çeşit yemek. (Akt)