HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
HİDAYET ORUÇOV 2
Serdar Dağıstan 3
VILAYET GULIYEV 4
MARUFJON YOLDAŞEV 5
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 6
Kardeş Kalemler 7
(Cengiz Aytmatov’un doğumunun 95.yılı anısına)
Söz; insan bilinci üzerinde mutlak güce sahiplenip, her şeyi kapsayan büyük bir Güçtür. Çok eski çağlardan, unutulmuş zamanlardan bugüne kadar yaşamakta, ve derinliğinde bilgelik, tarih, felsefe zenginliklerini, hesaplanamaz sayıda sembolleri ve elbette konuşmalarımızın değerini içinde barındırmaktadır... Sözün tam hakikatini bulmak için tek bir bilimsel anlayış yeterli olamaz. O; hem herşey, hem de hiçbir şeydir - hem İlk, hem de Sondur. Ancak, cehaletin kör ettiği insan zihni, ta ezelden... şimdiliğe kadar, tekrar tekrar “Varlık nedir?” sorusuyla kafası karışmaktadır. Ama dünyamız asla sohbetlerimizden daha iyi olmayacak... samimi sohbetlerimizden... kendimizle yüz yüze konuşmalarımızdan...
İçimizdeki o “sohbetin” canlanmasına neden olabilen gerçek Söz Ustaları çok mudur aramızda? Ne de olsa, kendimizi tanımak için en güvenilir araç olarak kabul edilen Edebiyat sanatı bize; dünyadaki yerimizi belirleyip, başımıza gelenleri açıklayıp, geleceğimizi tanımlar... Kendi halkına, ya da tüm insanlığa hizmeti için eserlerini sonsuza dek canlandırabilmiş çok mu sanatçı var dünyada? Tabii ki var! Her ulusun kendi büyük bir otoritesi vardır; Dante veya Puşkin gibi, Ulusal veya Edebi Dilin Yaratıcısı olarak sayılan bir şair veya yazar. Biz bir istisna değiliz, bizimki ise Cengiz Aytmatov'dur!
“... pek çok kişinin serveti haline gelen bireysel vakalar, insanların bireysel kaderleri vardır; zira o dersin bedeli o kadar yüksektir ki, o hikaye o kadar çok şey içerir ki, bir kişinin yaşadıkları sanki o dönemde yaşayan herkese, ve hatta çok sonra gelecek olanları da kapsar”[1] ...işte Yazar'nın kendisi, İnsanlığın asıl amacı; içimizdeki Kötülüğün üstesinden nasıl gelineceğimizi, ve içimizdeki Tanrı’nın sesi olan Vicdanımızı duymayı öğrenmemiz hakkında düşünmemizi sağlayan Bireysel Vakaydı.
İnsan aptallığının ve zulmünün sınırı yoktur... ahlakın yok edildiği, törebilimin çöktüğü yerde insanoğlu en vahşi canavarın bile yapamayacağı acımasız eylemleri yapabilir; “Utancını gizlemek için başka birini küçük düşür...”[2] - giderek daha fazla toplumun temel normu haline gelmektedir ve “...aramızda bir yerlerde, bizim öğemizde; bir bozulma, bir çöküş, kötülüğün ve korkunun görünmez bir radyasyonu meydana gelir.”[3] Ve bunun gibi sefahatlıklar o kadar çoktur ki, hepsini tek bir romanda anlatabilmek imkansızdır! Filosof-yazarlar ve bilgelerin sırasında yerini alan Aytmatov’un dehası; tüm eserlerinde yanlış fikirlerin, yanlış basmakalıpların ve maneviyat karşıtlığının kölesi ve rehinesi olmamamız ve düşünmemiz gerektiği mesajını vermesidir. Elbette hiçbir şeyi değiştirmeden, tevazu içinde yaşamak kolay görünebilir, ancak o zaman hiç bir değişim gelmeyecektir! Peki ya adaletle ne olacak? Maneviyatı ve ahlakı değersizleştirip, parayı, açgözlülüğü ve sefahatı ön plana çıkarıp mankurtlaşmaya devam etmeli miyiz?
Aitmatov'un zamansız eserlerinde, sıradan insanların hayat hikayelerine dayanan olay örgüleri, insanın iç dünyasının inceliklerini, her birimize acı verici bir şekilde aşina olan duygular ve deneyimler ustaca yansıtılır ki, karakterlerinin her birinde kendimizden bir parça bulabiliriz. O, zihinlere İyiliği ve Ebediyeti ekebilen, iç ve dış Dünya'nın Kaderini değiştirebilecek olan bir Hayat Öğretmeni gibidir.
Toplumdaki olayları iyiye ya da kötüye çeviren bireyler vardır, onlar; dünyayı değiştirir. Okuduktan sonra asla eskisi gibi olmayacağımız kitaplar vardır, onlar; bilincimizi değiştirir. Aytmatov'un kişiliği sadece edebiyatı değil, sinema ve tiyatro gibi sanat dallarını da etkilediğini, aynı zamanda bir bütün olarak ulusun kültürlerarası, siyasi ve manevi yaşamına paha biçilmez katkılarda bulunduğunu söylersek abartı olmaz. Eserlerinden yola çıkarak sinemanın şaheserleri çekilmiştir ve daha da çekilecek, en iyi tiyatro oyunları sahnelenmiştir ve sahnelenmeye devam edecek, kitapları birçok yabancı dile çevirilip, dünya çapında edebiyat severlerin referans kitapları haline çoktan gelmiştir. Kendisi ise, bir kişinin içsel kişisel trajedisinden - büyük evrensel trajediye... şefkatli duygulardan, sevginin ve anlayışın kaçınılmaz hayallerinden - canavarca zülme, acıya kadar... ve modernliği endişelendiren sosyal, psikolojik, evrensel ebediyen sorunlarına ilişkin konularının yoğun bir kaleydoskopa toplayan parlak bir Kalem Ustasıydı.
Yazarı tüm dünyaya tanıtan en iyi eserlerinden biri olan “Cemile” hikayesi (filmi 1968'de yönetmen Irina Poplavskaya tarafından çekilmiştir), sadece aşkla ilgili olağanüstü bir eser değil, “çürük yumurtalar gibi: dışı temiz ve pürüzsüz, ama içi ise; burnunu kapat”[4] zihniyetine ve kapalı bir dünya görüşüne sahip olan toplumun, bir insanın başına gelebilecek en iyi şeyi; sevgiyi, hesaptan yada faydadan değil, kalpten gelen çok saf, gizlenmemiş bir aşkı mahvetmeye çalışan bir aptallık konusunu açıklar; “Ben kimi aldattım? Ailemi mi? Soyumu mu? Ama ben hakikate, hayatın gerçeğine, bu iki insanın hakkına ihanet etmedim. Bunu kimseye anlatamazdım, annem bile beni anlamazdı...”[5] Aynı zamanda, “Cemile” o dönemdeki insanların zihnini değiştiren ve onları kendi dünya görüşlerinde birçok şeyi yeniden düşünmeye zorlayan, ve zorlu savaş yıllarındaki egzotik hayatın, kaderin ve dağlılarının adetlerinin harika bir örneğidir.
Aşk, aile, çocuklar, işte tam o mutluluk dediğimiz böyle olmalı gibi... Ama bu mutluluğu tanımlamanın herhangi bir yolu var mıdır? “...sonuçta o, bir yaz günündeki sağanak gibi birdenbire başınıza düşmez, ancak kişinin hayata bakış açısı ve etrafındaki insanlarla olan ilişkilerine bağlı olarak azar azar gelir; tane-tane, parça-parça toplanır, biri diğerini tamamlar, ancak o zaman ortaya Mutluluk dediğimiz şey çıkar...”[6] Ama başınızın üzerinde huzurlu bir gökyüzü yoksa kimse onu göremez. “Toprak Ana” (filmi Gennady Bazarov’un yönetmenliğinde 1967'de çekilmiştir), canhıraş hayat sınavlarına ve her türlü felaketlere rağmen, hayata hırslanmayıp, ruhsuzlanmayıp, içindeki nezaketi, samimiyeti ve şefkati kaybetmemeyi başaran güçlü bir Kadının İtirafıdır. Tolgonay ile Tarla; bir bütündür, hiç kırılmayan, sevinçlerin de, üzüntülerin de; her şeyin üstesinden gelebilecek ve çaresizlik anlarda yanındakileri teselli etmek için gözyaşlarını ve acılarını gizleyen Kadın-Kahramanların ruh gücünün bir Sembolüdür.
Evladını kaybetmiş bir annenin kanayan yüreğini kim teselli edebilecek? Kendisi yetiştirdiği, büyüttüğü çocuk, kendi annesini tanıyamadığı hayata Hayat demek mümkün müdür? Bu, kelimelerle ifade edilemeyen, ruhu içten içe parçalayan Anne trajedisini anlatan felsefi “Mankurt” öyküsü (filmi Hodjakuli Narliev yönetmenliğinde 1990'da çevirilmiştir), sadece hafızasını ve duygularını kaybetmiş, annesini ve akrabalarını unutmuş bir savaşçının hikayesi değil, günümüz dünyasının Korkunç Gerçeğidir. Pekala, dünyada birey için kendini (ruhunu), adını (kişiliğini) kaybetmekten daha kötü hiçbir şey olamaz! Ve bu roman, Aytmatov'un manevi hafızanın önemi konusunda uyardığı hepimiz için en önemli Ahlaki Dersidir! Eğer onu kaybedersek, dünya → kaosa, iyilik → kötülüğe dönüşecek ve insanlık mankurtizmin ebedi sisinde dolaşacaktır.
Aytmatov “duyumları”, ortalığın atmosferini o kadar ince bir şekilde resimliyor ki, kahramanlarla birlikte olayların bir katılımcısı gibi hissettirir. “Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek” öyküsünde (filmi Karen Gevorkyan yönetmenliğinde 1990'da çekilmiştir) doğa elementlerinin gücü; ufuğun sonsuzluğu ve “toktağan” sisin karşısında, Çaresizliğin - insanoğluna hissettirdiği korku ve güçsüz bir Hiçmiş gibi duygusu ruhu ürpertiyor... İnanılmaz dram.... ardından uzun bir süre boyunca ruhunuzda baskıcı bir acı bırakan Fedakârlık... ve oradaki fedakarlıklar boşuna değildi, geleceği kurtarmak için, çocuğun uğuruna yapılmıştı...
İnsan doğası ne kadar tahmin edilemez! Bazıları çocukları için kendini feda ederken, diğerleri onları kurban ediyor. Çocukların trajedisi teması yazar tarafından çok dikkatlice ortaya konmuştur ki, Yetişkinlerin Acımasız Dünyasında, kendi içinde sıcak, saf ve aynı zamanda hüzünlü duyguların bulunduğu iyi kalpli Çocuk Dünyasının paramparça olmasından talihsiz üzüntü duydurmaktadır. “İnsanlar neden böyle yaşar? Neden bazıları kötü, diğerleri iyi oluyor? Neden herkesin korktuğu ve kimsenin korkmadığı kişiler var? Neden mutlu olanlar ve mutsuz olanlar var?”[7] diye soruyor “Beyaz Gemi”deki çocuk-Nurgazı (filmi Bolot Shamshiev yönetmenliğinde 1975'te çekilmiştir). O, hayata çocuk gözlerinin saflığıyla bakar ve bozulmamış ruhu bu adaletsiz, zalim dünyayı redderek, “o bir Yıldırım gibi yaşayıp, bir kez çakıp kaybolur. Yıldırımlar ise gökyüzünde yontulur. Gökyüzü de ebedidir...”7 Yetişkinler dünyasının karmaşık gerçekliğinde yaşayan bir çocuğun Yalnızlık trajedisinde ne kadar bilgelik, derinlik... onu koruyamadığımız için acı ve utanç vardır...
Yazarımızı da koruyamadık... ihanete uğramış, terk edilmiş halde... Ulu Dağımız sonsuzluğa Devirildi...
Onun dönemi geçti, ama Sözü kaldı asırlarca... Bir zamanlar olduğu gibi... ölümsüz Hikayelerinde...
KAYNAKÇA
C.Aytmatov, “Gün Olur Asra Bedel”, 1980
C.Aytmatov, “Beyaz Gemi”, 1970
C.Aytmatov, “Kassandra Damgası”, 1994
C.Aytmatov, “Cemile”, 1958
C.Aytmatov, “Toprak Ana”, 1985
[1] C.Aytmatov, “Gün Olur Asra Bedel”, 1980
[2] C.Aytmatov, “Beyaz Gemi”, 1970
[3] C.Aytmatov, “Kassandra Damgası”, 1994
[4] C.Aytmatov, “Cemile”, 1958
[5] C.Aytmatov, “Cemile”, 1958
[6] C.Aytmatov, “Toprak Ana”, 1985
[7] C.Aytmatov, “Beyaz Gemi”, 1970