Büyüklerin Yolu Yol Olur / Büyüğün Geçtiği Yol Küçüğe İz Olur


 01 Şubat 2026

Mırzahan Baybolov[1]

Millî sanatımıza çok erken yaşta gönül verdik. Aytısın sadık izleyicileri olduk; şairleri adeta ailemizden biri gibi benimsedik.

O yıllarda aytıs dünyasında tanınan nice usta vardı; ancak içlerinden biri, bir yıldız gibi diğerlerinden ayrılıp parlıyordu. Yüzyıllardan süzülüp gelen bu kadim sanat göğünde ışıldayan o yıldız, Bekarıs Şoybekov ağabeydi.

Küçük yaşlarımızdan itibaren hikmetli söze kulak vererek büyüdük. Dedemiz Baltabay’ın hikmetle geçen ömrü halkla iç içe geçmişti. Ata ocağının başköşesinde iyiler, erdemliler toplanır; derin sohbetler edilir, sözün bereketi artardı.

Babamız Baycan ise sözün kıymetini bilen bir insandı. Elinden kitap hiç düşmezdi. Bilgeliğini karşılıksız sunan en sadık dostu yine kitaptı.

Aileden aldığımız bu berrak terbiye, okul sıralarında daha da pekişti. Türkçe ve edebiyat derslerimize Zeynur Iskakova öğretmenimiz girerdi. Aytıs hakkında geniş bilgiler verir, aytıs şairlerinin güçlü fikirlerini ve ustalıklı kafiyelerini derslerde sıkça örnek gösterirdi. Seçkin şairler arasında Bekarıs ağabeyin adı her zaman özel bir yer tutardı.

Okul, bizim için yalnızca bir eğitim yuvası değil; millî sanata sevgi ve sanatkâra saygının öğretildiği gerçek bir terbiye ocağıydı.

Öğrenci adayı olarak Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesine başvurduk. Sonuç beklemenin heyecanıyla, kaderimizi belirleyecek bu yolculuktan geri dönmek üzere yola çıktık.

Türkistan otogarında bir Gazelle minibüsünün ön koltuğuna oturmuş, derin düşüncelere dalmıştık.

Tam o sırada önümüzde bir Mercedes durdu. Araçtan Bekarıs ağabey indi.

Yanımda oturan annem büyük bir sevinçle:

“Bak oğlum, Bekarıs Şoybekov! Git, selam ver,” dedi.

Ama delikanlıydık, çekingenlik ağır basıyordu… O gün yanına gitmeye cesaret edemedik.

Zaman geçti, öğrenci olduk. Üniversitenin rektörlük binasında ders görüyorduk. Dördüncü kattaki kapılardan birinin üzerindeki yazı gözümüze hep sıcak gelirdi:

“Bekarıs Şoybekov – Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı.”

Defalarca okurduk; fakat kapıyı çalıp içeri girmeye yine cesaret edemezdik.

Üniversite hayatına iyice karıştık; sosyal ve kültürel faaliyetlerde aktif rol aldık. Bu sayede kadim şehir Türkistan’ın manevi hayatıyla bütünleştik. Gönül yakınlığı duyduğumuz, saygı ve muhabbet beslediğimiz insanların başında ise elbette Bekarıs ağabey geliyordu.

Daima mütevazı, güler yüzlüydü. Gösterişten uzak, insanı kendine çeken bir duruşu vardı. Bu alçakgönüllü hâli sayesinde zamanla ağabey–kardeş gibi olduk. Resmiyet yerini samimiyete bırakınca kendisine “Beke” diye hitap etmeye başladık.

Üniversite bünyesinde, merhum sporcu Bekzat Sattarhanov adına “NAMIS” Gençlik Topluluğu kuruldu. Genç yaşta zirveye ulaşmış bu kahramanın hayatı, gençler için örnek bir yol olarak tanıtıldı. Onun adına düzenlenen anma programları ise ayrı bir sorumluluk gerektiriyordu.

Zorlu bir dönemde Bekarıs ağabeyi arayıp destek istedik; endişelerimizi paylaştık.

“Umarım mahcup olmayız…” dediğimizde,

“Tecrüben var. Merak etme, çok güzel geçecek,” diyerek bize moral verdi.

O sözler bize gerçekten kanat oldu.

Bekzat Sattarhanov’un şahsiyetini tanıtmak amacıyla sık sık etkinlikler düzenledik. Bekarıs ağabeyi onur konuğu olarak davet etmekten hiç geri durmadık. Müsait olduğu ölçüde mutlaka katılırdı. Yoğun olduğunda ise mutlaka arar, haber verir; başarı dileklerini iletir, moral vermeyi ihmal etmezdi.

Düzenlediğimiz programlardan biri de büyük şair Muhtar Şahanov ile yapılan söyleşi geceleriydi. Gür sesiyle okuduğu şiirlerinin gençlerin yüreğine daha derinden ulaşmasını isterdik.

Bir keresinde Muhtar ağabey yeniden konuğumuz olduğunda, şehrin aydın çevresini davet ettik. Onur konukları arasında Bekarıs ağabey de vardı.

Program başlamıştı; ancak Bekarıs ağabey ön sıralarda görünmüyordu. “Herhâlde işi çıkmıştır” diye düşündük.

Derken salonun arka tarafına yöneldiğimizde, seyirciler arasında, arka sıralardan birinde sessizce oturduğunu gördük.

Aytısın duayenini dinlemek için gelmiş; fark edilmeden yerine oturmuştu.

Bu tavrına hayran kaldık. Kimseyi zahmete sokmak istemeyen o sade duruşuna bir kez daha saygı duyduk.

Bekarıs ağabeyin yıldızı giderek daha da parladı. Büyük aytıslarda öne çıkıyor, güçlü sözleriyle sivriliyordu.

Aralık ayında katıldığı büyük bir aytısta birinci oldu. Ödül olarak verilen aracı alıp, sevinci katlanmış hâlde Türkistan’a döndü.

Yeni yıl arifesiydi. Köye gitmeye hazırlanıyorduk. Tam o sırada Bekarıs ağabey aradı; hâl-hatır sorduktan sonra bizi beyaz sofrasına davet etti. Onca insan arasında bizi de hatırlayan bu gönül insanının nezaketine derinden minnettar kaldık.

Zaman geçtikçe dostluğumuz daha da derinleşti. Ve o gün geldi: aytısın aslanı “Altın Dombıra” unvanını kazandığında, onu coşkuyla karşıladık. Omzunda Altın Dombıra’sıyla havaalanından çıkarken, yine aynı mütevazı tebessüm yüzündeydi.

Bilge hocamız, değerli yöneticimiz Serik Jaylauulı Piraliyev vefat ettiğinde yüreğimiz burkuldu. Onun adına açılan konferans salonunun organizasyonunda yer aldık. Davetli listesinde Bekarıs ağabeyin adını ilk sıralara yazdık. O da yine sade hâliyle törene katıldı.

Daha sonra Serik Jaylauulı’nın şahsiyetine dair Türkistanlı şairlerin destanlar yazması fikrini hayata geçirdik. İlk kapısını çaldığımız kişi Bekarıs ağabey oldu. Tereddüt etmeden kabul etti.

Ortaya çıkan eserler bir kitapçıkta toplandı. Kitabın adı da onun dizelerinden seçildi:

“Sen yazıp bırakmışsın / Örnek bir destanı.”

Bugün Türkistan’a gelişimizin yirmi ikinci yılı doluyor. Türkiye’deki eğitim yıllarımızı da eklersek, üniversite çatısı altında aralıksız emek verdik.

Türkistan’a neden gönül bağladık?

Bu şehri neden sevdik?

Bunun başlıca sebebi Yesevi Baba’nın engin mirasıdır. O mirası karakterine sindirmiş, temiz yürekli insanlar bizi de Türkistanlılar arasına kattı.

Bu bağın kurulmasına vesile olan gönül insanlarının en seçkinlerinden biri de Bekarıs Şoybekov ağabeydir.

Aytısın aslanına, Türkistan diyarında sanatıyla yükselmeye devam etmesini diliyoruz.

[1] PhD. Sanat, Medya ve Tasarım Fakültesi Gazetecilik Bölümü, e-mail: myrzakhanb@gmail.com / myrzakhan.baibolov@ayu.edu.kzÇocukluk yıllarımızda televizyonlar büyük ve ağırdı; yayınları da en az kendileri kadar derin ve etkileyiciydi. Kaçırmadan izlediğimiz programlardan biri de aytıs (âşık atışması) idi.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 230. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 230. Sayı