Büyülü Kil


 01 Mayıs 2026


Parvana Bayram[1]

Adam, tozlu yokuşu aşarak çayın kıyısına indi. Susuzluktan dili ağzında kurumuş, dudakları paramparça olmuştu. Çayın bulanık suyunu avuçlayıp içince biraz kendine geldi. 

Gökten ateş eleniyordu. 

Bir süreliğine şırıl şırıl akan suyun sesini dinledi. Çayın kıyısı boyunca uzanan su birikintilerinde küçük balıklar görünüyordu. Umarsız bakışlarla suda kaynaşan canlı­ları süzdü, balığın ne oldu­ğunu bilmiyordu. 

Yeşilliklerle kaplı çayın karşı kıyısı büyülü bir iştiyakla onu cezbettiği için bakışlarını karşıdan ayıramıyordu. Lakin karşı kıyıya nasıl geçeceğini bilemediğinden çaresizce aşağı yukarı gidip gelmekteydi. 

Sonra bir şeyler düşünerek suya girdi. Suyun serinliği dolayısıyla vücudunda oluşan haz duygusuyla bir anlığına nerede olduğunu unutuverdi. Kendine geldiğinde çayın içinde epey ilerlediğini fark etti. 

Çayın ortalarına vardığında suyun kuvveti artıyor, muvazenesini korumakta zorlanıyordu. Bir taraftan da suyun gücüyle ürperiyordu. Fakat su göğsüne çıkıncaya kadar ilerledi. Çay gittikçe derinleştiğinden suyun onu çekip götüreceğinden korkarak durdu, yüzme bilmiyordu.  

Çayın ışık saçan dalgaları göz­lerini alıyor, yeryüzü baştan sona sudan ibaretmiş gibi görünüyordu. Karşı kıyıya geçemeyeceğini anlayarak suyu yara yara geri döndü. 

Kıyıya çıkınca iyice yorulduğunu fark etti. Sıcak tozların üstüne uzanarak biraz dinlendi; sonra ılgın fidanlarının arasından geçip yamacın tepesine çıkarak yeniden çayın öteki kıyısını seyretmeye başladı. Karşı kıyı uzaktan öylesine büyülü görünüyordu ki karşıya geçmekten başka bir şey düşünemiyordu.

Epey düşündükten sonra öteki kıyıya geçmek için uygun bir yer bulabilmek ümidiyle çayın kaynağına doğru yürümeye başladı. Yol rahat değildi, bazen çayın kıyısını kaplayan çalıların arasından yürümesi, bazen taşların, kayaların üstünden atlayarak geçmesi gerekiyordu. 

Günlerce yürüdükten sonra, nihayet çayın ince bir şekilde akmaya başladığı yere ulaştı. Burada çay iyice sığlaştığından suyun dibi görünüyordu. Öteki kıyıya geçmek fazla zor olmasa gerekti. Suya girip karşı kıyıya geçti ve bu defa çayın aktığı yönde yürümeye başladı. 

Adam, günlerdir yol gittiği için yorulup bitkin düşmüştü. Fakat buna rağmen az da olsa dinlenmeyi bırak, hiç soluklanmayı bile düşünmüyordu.

Uzun zamandır ısrarla onu kendisine doğru çeken karşı kıyı şimdi o kadar da ilginç gelmiyordu. Bu yerlerin, geçip geldiği sahilden önemli bir farkının olmadığını anladığında her şey gözünde sıradanlaşmaya başladı. Kanaatinde yanılıyor olabileceğini düşünerek çayın karşı sahili bo­yunca biraz daha yürüdü. Gerçekten de bir farkı yoktu; uzaktayken ona büyülü biçimde görünen bu yerlerde sıra dışı bir şey görünmüyordu.

Ne yapacağına karar vermek için bir anlık durup bekledi. 

Güneşin batmasıyla birlikte yeryüzüne yayılan katlanılmaz nemden dolayı nefes almak mümkün değildi. Bazen aniden esen ve hemen duran sıcak rüzgâr, uzaklarda bir yerlerden garip bir kokuyu çekip getirmekteydi. O, burnunu gıcıklandıran kokuyu hissetse de önemsemedi, kokunun ne olduğunu bilmiyordu.

Adam, çayın kıyısından uzaklaştı.

Karşıda, zirvesi bulutlara yaslanan sıradağlar görünmekteydi. Ne zamandan beri uzaklardan seyrettiği bu dağların kapalı, ulaşılmaz bir dünyaya açıl­dığını düşünmekteydi. O, dağların arkasında her şeyin bambaşka olduğunu hayal ediyor, kalbinin derinlerinde o yerlere varmak arzusu canlanıyordu. Fakat yolun uzun­luğu mu, dağın yüksekliği mi yoksa başka bir sebep mi bilinmez, onun önünü kesiyor, amacını gerçekleştirmesine fırsat vermiyordu.

Şimdi, birdenbire ne düşündüyse kesin kararını verdi ve dağın zirvesine doğru yürümeye başladı. Yol, taş kesekle doluydu, bazen derin yarların, uçurumların arasından, bazen de yalçın kayalardan geçmesi gerekiyordu. Bunlara aldırmayarak azimle yöneldiği tarafa doğru ilerliyordu. 

Sürekli zirveye doğru yürüyor, yol ise bir türlü bitmek bilmiyordu. Sanki dağa yaklaşmak yerine daha da uzaklaşıyordu.

Ara sıra durup geriye bakıyor, ne kadar yol yürüdüğünü göz kararıyla ölçmeye çalışıyor, sonra yine yoluna devam ediyordu.

Bazen asla dağın zirvesine varamayacağı düşüncesine kapılıyordu ama geri dönmeyi de hiç düşünmüyordu. Geride onu hayata bağlayan bir şey yoktu.

Günlerce süren yolculuktan sonra nihayet, dağın zirvesine ulaşmayı başardı ve bitkin bir hâlde bir taşın üstüne yığıldı.

Az sonra güneş batarken bütün dünya karanlığa gömüldü, başının üstündeki engin gökyüzü ayla, yıldızlarla süslendi.

Gecenin, karanlığın büyüsüne sarılarak derin bir uykuya daldı.

Uykudan uyandığında uzun yolun yorgunluğunu atlatmış, zihni, düşünceleri berraklığına kavuşmuştu. 

Dağın zirvesinden yeryüzü apaçık, avcunun içi gibi görünmekteydi.

Adam, ilk defa görüyormuşçasına dünyayı seyretmeye başladı. 

Güneşin doğuşuyla toprakla semanın kavuştuğu uzak ufuklar altın rengine boyanmıştı. Gökyüzüne serpilen gezgin bulutlar, başının üstünden süzülüp geçiyor, biraz aşağıda kartallar sessizce devriye geziyordu.

Şimdiye kadar yeryüzünü bu kadar yüksek bir yerden seyretmediği için çok şaşkındı: sanki dağın zirvesine değil de dünyanın tepesine çıkmıştı.

Bu muhteşem hayranlık uzun sürmedi. Şimdi de göz alabildiğine uzanıp giden, yerle göğün birleştiği sırlı ufuklar onu cezbetmekteydi. 

Dağın zirvesine götüren uzun yolculuğun ara verdiği, unutturduğu eski hisleri yeniden uyanmaya, ruhunu sarmaya başlamıştı. Dünyayı yüksek bir yerden seyrettikçe gözleri karşısında açılan mavi sonsuzluk onu hem hayrete düşürüyor hem de korkutuyordu. Sonsuz­luğun ne olduğunu anlamadığından karşısında açılan bu sınırsız manzarayı derin bakışlarla süzüyor, süzüyordu.

Ufuklara doğru yola koyuldu.

Kumlu sahralardan, pelinli, ılgınlı çöllerden, bozkırlardan, yeşil or­manlardan geçerek günlerce yürüse de yolun sonuna varamadı. Gurubun yaklaştırdığı ufuklar şafağın sökmesiyle birlikte yeniden uzaklaşıyor, her şey yeniden başlıyordu. Bu bitmeyen yolculuk sırasında eriyen zamanın korkusu ruhunu ürpertiyordu. 

Adamın içinde, kendisinin de adını koyamadığı garip bir duygu coşmaktaydı. Bu nasıl bir duyguysa göğsünde kendine yer ettiğinden beri, bir yerde karar kılamıyor, bütün huzurunun, dinçliğinin kaçtığını anlıyordu. Birbirinin yerine geçen geceyle gündüzün devridaiminin yeryüzündeki yeknesaklığı, onu yorup halsiz bırakıyor, düşüncelerin ağır yükü altında eziliyordu. Sanki ayaklarının altındaki toprakla ba­şının üstün­deki gök kubbesi arasında bir şey onu sıkıyor, bundan kurtulmak için ne yapması gerektiğini ise bilmiyordu.

Olup biten her şey uyku ile uyanıklık arasında gerçekleşiyor gibiydi. Ancak bunların arasındaki sınırın ne olduğunu anlamakta zorlanıyordu. Bazen kendini, bütün varlığını, içinde çalkanan heyecanları unutuyor, hayatın katlanılmaz, kaçınılmaz akışına kapıldığını düşünüyordu. Karşısında derin bir uçurum gibi duran yalnızlık onu sıkıp bunaltıyor, bu sınırsız enginlikte kendine yer bulamıyordu. 

Aniden bir ses duydu.

Başını kaldırınca karşısında kendisine benzeyen birisinin durduğunu gördü. Gayriihtiyari durdu. Yalnız karşısındakinin vücudunun kendisinden biraz farklı olduğu belli oluyordu, karşısındaki bir kadın idi.

Şaşkınlıkla bir kadına bir de kendine baktı. Şimdiye kadar kadın görmemişti, kadının ne ol­duğunu bilmiyordu. Adam, hiç farkında olmadan karşısındaki bu güzelliğin esiri olmuştu.

Karşıdan esen rüzgâr kadının mum renkli dağınık saçlarını sırtına doğru savuruyor, vücudundan sevgi ve şehvet yayılıyordu.  

Bakışları karşılaşınca kadının yüzünde ürkek bir tebessüm dolaştı ve bir anda bütün dünya gözlerinde farklı bir renge büründü.

Adam, ayakları yere çivilenmiş gibi kıpırdamadan duruyor, gördüğü bu güzelliğin bir serap misali aniden kaybolacağından çekiniyordu.

Sonra kadının ince dudaklarından bir söz çıktı. Adam hiçbir şey anlamadı, sözün ne olduğunu bilmiyordu. Kadının ne söylediğini anlamasa da sesin zarif ahengi ruhuna işledi, aklını başından aldı.

Adam, içinin bilinmezliğinde garip, mahrem duyguya benzer bir şeylerin yeşerip kabardığını hissediyordu.

Büyülenmiş gibiydi. 

Kadının kımıldayan vücudu, azgın bir ihtirasla onu kendine çektikçe hayatta öğrendiği her şey değerini kaybediyor, bir kafes gibi onu sıkan bu dünyanın genişliğinden sıyrılıp çıkmak istiyordu.

Taşkent-Semerkant-Bakü / 10-14 Ekim 2018

[1] Prof. Dr. Parvana Bayram.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 233. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 233. Sayı