HaftanınÇok Okunanları
NERGİS BİRAY 1
KEMAL BOZOK 2
Mehmet Topay 3
HİDAYET ORUÇOV 4
Ece Türköz Oğuz 5
Kardeş Kalemler 6
İSMAİL DELİHASAN 7
Denize Yolculuk
Babam Andrey Fomiç Popov’a ithaf olunur.
(Yazar)
Tundraya bahar geliyor. Kasaba halkının konuşmaları bahar avı için kimin nasıl hazırlandığı, bu yıl kimin kaç mühreyi yenilediği, kimin baharı Kındaka, Baaççah, Araŋastaah boğazlarında geçirmeye gittiği ve gideceği, gelen av hayvanlarının nasıl olacağı üzerine. Bu yıl eğitim yılı bittiğinden babam beni yazı geçireceğimiz yere, Kuba-Arııta adasına getirdi. Orada annem ve kardeşlerim beni çok özlemişlerdi. Babam bana avcılığı öğretmek için mağazadan bir tek kırma satın aldı. Buna çok sevindim. Sık sık tüfeğin yepyeni kundağını, namlusunu okşuyorum.
Sevincimi yakın komşumuza, arkadaşım Grişa Romanov’a anlatmak için sıçrayıp kalktığımda babam köpeklerin akşam yemeği olan birbirine yapışıp sıkı sıkıya donmuş balıkları çözülmeleri için kuzinenin ağzının önündeki demir kısma yayarken: “Semençik yavrum, çok geceye kalma; biraz erken gel. Grişa da hazırlansın, erken gelsin. Hava bugün değişmezse yarın sabah yola çıkacağız” dedi.
Fazlasıyla telaşlı ve heyecanlı olduğumuzdan geciktik ve öğle yemeğinden sonra yola çıkmaya karar verdik. Tabanı sekiz sırıklı kızağın etrafına toplanmış, dinlendikleri yerde yatıp kalmış olan köpekler beni tanıyıp dostça yukarıya doğru zıplarken az daha düşeceklerdi. Babam, Grişa ile beni kızağın arka tarafına yan yana oturttu, ardından hızlı yolculuk sırasında düşmememiz için geyik postu tulumu, fok derisinden yapılmış halatla sarıp kızağın böğründeki oka Yakut usulüyle düğümledi. Uğurlayanlar, köpekleri kızağa koşmaya yardımcı oldular. Grişa’nın annesi sırayla ikimizi öptü, sadece gözlerimiz gözükecek şekilde kürk paltonun yakasını diklemesine çekip kalın şalla Saha usulüyle bağladı. Babam, kızağı durdurmaya yarayan ucu demirli değneği kızağın ön sırığının altından aldı ve kara derinlemesine batırdı, yolcu edenlerle vedalaşırken havanın durumunu gözlemleyerek mağrur bir edayla oturup sigarasını tüttürüyordu. Grişa’nın annesi, annem için mektup ve hediye verdi. Ne zaman ayrılacağız diye beklemeye çalışan insanlar için epeyce zaman geçti, babam içi kutup tilkisi postundan eldivenlerini giydi, boğazını temizledi, ardından kızağı güç bela tutmakta olan değneği kuvvetlice çekiverdi. Köpekler oturdukları yerden viyaklayarak ileriye atıldılar. Etraftaki ev bark bir an için görünüp kayboldu ve hayal meyal gözükür oldu. Temiz karın, kalın bir tabaka hâlinde yükselen bulanıklığı yüzümüzü örttü. Kasabanın evleri, göz açıp kapayıncaya dek avuç içi kadar kaldılar, uzaklaştılar ve küçüldüler. Tundranın geniş yüzeyi; kutup tilkisinin göz alabildiğince beyaz sırt kürkünün bir bahar günü hareket etmesini andırarak güzelliğiyle imrendirerek uzak ufukta bizi kendisine çekmeye, önümüzde yayılmaya başladı. Biz de rahat bir nefes aldık, sevincimizden Grişa ile kucaklaştık. Babam bunu hissetmiş gibi şöyle dedi:
-Yolumuz uzun, gece on gibi varacağız. Boş oturacağınıza sohbet etseniz ya!
-Baba, bahar geliyor mu?
-Bu da laf mı şimdi, daha erken! Bir hafta kadar sonra kazları görebiliriz. Geçen yıl ilk kazı Habırııs avladı. Benim sevgili dostum yolculuk sıkıntısına hiç çıtını bile çıkarmaz. Babam, sınıf arkadaşımız Vanya Açikasov’un babasını övmeye başladı. “Gerçekten öyle mi?” dermişçesine Grişa bana doğru baktı.
Yakında haziranın ilk günleri gelecek. Bu arada Yakutsk’tan bize yazan dostumuz Keşka, ot biçmenin en civcivli zamanın gelmekte olduğunu söylemişti. O güzel memleketin bitkileri büyümekte, toygarları neşeyle uçuşmakta, golyan balıkları oynaşmaktaymış. Anlattıklarına göre orası sanki cennet gibiydi. Hem Yakutlar gelenekleri gereği ot biçmeye girişmeden önce kımız içerler, yağlı et yerler, taze kayın dallarını yere batırırlar, at direkleri dikip şefkatli yaz mevsimini yüceltmek için düzenlenen saçı bayramı adında bir bayram düzenlerler. Bu arada, kasabada otururken ördeği kazı görmediysek de adaya gittiğimizde göreceğiz. Ah anneciğim! Kim bilir beni ne kadar özlemiştir, kardeşlerim… Kızak bir anda durdu. Grişanın başı göğsüme toslarken düşüncelerim dağıldı.
-Çocuklar, anakara burada bitti. Buradan itibaren Kuzey Buz Denizi başlıyor. Şu hareket eden siyah canlıları görüyor musunuz? – Babamın işaret ettiği yere doğru baktım, siyah renkli canlılar yavaşça sürünüyorlardı. Sonra aniden nereye gittikleri belirsiz, beyaz kara gömülüp kayboluyor gibiydiler.
-Baba, bunlar da ne?
-Bunlar sizin yaz dostlarınız! Ne olduklarını orada göreceksiniz. Bu canlılar kamp ateşini ve müziği çok severler. Bir anda belirip sudan çıkıp gelirler, o yüzden sakın şaşırmayın.
-Sakallı fok, sakallı fok dedi Grişa ve doğru tahminde bulunmanın sevinciyle havaya zıpladı.
-Evet çocuklar, köpekler dinlensin. Başlangıçta kuvvetleri yerindeyken aşırıya kaçıp güçlerini kaybedebiliyorlar, bu yüzden durup nefes almalarını sağlamak iyidir.
Köpekler sakinleşti, bazıları karda yuvarlandılar; bazıları kaşındı, ayakları hafifçe sallanmaya başladı, bazıları da denizden gelen kokuyu alıp dayanamıyormuşçasına ulumaya başladılar.
-Şu sakallı foklar, deniz canlıları soylarını nasıl devam ettirirler bilir misiniz? Bu mevsimde doğururlar, yavrucaklarını hareket ettirmek için buzda güneşlendirirler, kısacası dolaştırmaya çıkarırlar diyebiliriz. Şimdi insanı yaklaştırmazlar, çok ürkek olurlar; şu an sadece beyaz paltolu biri onlara yaklaşabilir. Pekâlâ, fazla oturduk, artık yola çıkalım, - babam tek tek köpekleri dolaşıp çeki kayışlarını düzeltti. Bazı köpeklerin yerlerini değiştirdi. Güçlü köpeklerle zayıf köpekleri beraber koşmayı severdi.
-Tok, tok, tok! Uu, uu, uu! Tadah-tadah! Uu, uu! Kis, kis! Uu, uu! diye uzata uzata seslenerek köpekleri teşvik ederken ucu demirli değneğini daima yukarıya doğru uzatıyordu. Ben de kızağın bitip tükenmeyen sesiyle hafifçe sallanarak hayallere dalıyordum. “Deniz! Uçsuz bucaksız kar göz alabildiğince uzanıyor. Kumlarını dökerek anakaradan ayrılan yüksek dik sahilin kıyısından denizin parlak beyaz yüzeyine farklı farklı dizilerek intizamsız şekilde düşüp donmuş buz parçalarının uçları insanın gözünü alırcasına parlıyordu. Baharın geldiği sadece bundan anlaşılıyordu. Bu donmuş, sessiz, uçsuz bucaksız deniz çok yakında alt üst olacak, temmuzun üçünde dördünde buzları Kuzey Buz Denizi’ne doğru ilerleyecek, donmuş kısmı ortadan kalkan suyun geniş yüzeyi güneşe gülümseyecek, gökkuşağı gibi parlayacak. Doğanın var edişi ne kadar da güçlü ve güzel! Mesela, denizin çözülmesi ırmak buzunun çözülmesinden çok farklıdır. Irmak kenarında yaşayanlar buzları görmek için topluca kıyıya gelirler. Burada ise çözülen deniz buzlarının hareket edişini çok az sayıda avcıdan başka bu memleketin esas sahipleri olan kutup ayıları, bahsi geçen bıyıklı foklar, ördek ve kaz sürüleri beklerler. Bu olay onlar için çok önemlidir. Avcı, gelecek yıl kutup tilkisi için kuracağı tuzaklarını, kapanlarını yenilemek için adaya gitme zamanı geldiğinden dolayı sevinir. Kutup ayıları ise anakarada yavrulayıp ikiyken üç olup büyüyen yavrularıyla Kuzey Buz Denizi’ne buzlar vasıtasıyla ulaşma olanağı ortaya çıktığı ve balık yakalayarak, avlanarak karın doyurma günleri geldiği için sevinirler. Kış boyunca güçsüz düştüklerinden hiç sevinmez olurlar mı? Şimdi bir güzel yıkanacaklar, anakarayla ve tundrayla vedalaşır gibi boyunlarını uzata uzata uzaklara bakacaklar ve buzun üzerinde yolculuk edecekler. O zaman da onların ruh hâllerini yükseltmek için adalardan ördek ve kaz sesleri gelecek”.
Çocuklar, bu Alekseyka adasıdır. Grişa, on yıl kadar önce babanla şu görünen dik sahilin altında ihtiyarı yani bir ayıyı avlamıştık[1]. O yıl av bakımından çok bereketliydi. Orada babanın nişancılığı, korkusuzluğu beni şaşırtmıştı, işte o zamandan beri de arkadaşız. Bizim memleketimizde sadece iyi ve sağlam dostları olan biri başarılı olabilir. Siz çağımızın okumuş çocukları bizim gibi tipiyle boğuşup, kutup tilkisi avlayıp, buzda delik açıp balık avlamasanız bile insanların çektiği sıkıntıları anlayarak büyürseniz biz de çektiğimiz eziyetler karşılığını buldu diye düşünüp huzurla gözlerimizi kapatabiliriz, -dedi babam donmuş kirpikleri oynarken gözleri sevecen bir şekilde parlayıp gülerek.
Güneş ışığı karın üzerine yanlamasına düştüğünden olacak bizi takip etmekte olan yeşil gölgeler uzadılar, köpekler de uzun süre boyunca koştuklarından dillerine göğüslerine sarkıtıp soluk soluğa kaldılar. Ara ara çevik bir şekilde birden eğilip yol kenarındaki karı ağızlarına alıyorlar ancak yolculuk ritimlerini asla bozmuyorlardı. Fark ettirmeden, bir görünüp bir kaybolarak tundranın rengi değişti ve akşam çöktü. Ayaklarımın uçlarını birbirine vurmaya başladım. Grişa da beni taklit etti.
Bunu fark edince babam köpekleri durdurdu, ısınmamız için termostan sıcak çay içirdi ve bizden koşarak yarışmamızı istedi. Kendisi de etrafa bakmak istediğinden kızağın ön ayağının sopasını kara derinlemesine batırdı ve rüzgârın topladığı yeşilimsi renkte gözüken kar yığınına doğru ağır ağır ilerledi. Biz de iki arkadaş koşturmaca, boğuşmaca oynadık ve ter içinde kaldık. Kısa süre sonra babam geldi:
-Nasılsınız çocuklar? Isındınız mı? O zaman yola çıkalım bakalım. Galiba sizin şansınıza bugün hava iyi olacak, muhtemelen gece ay çıkacak.
Köpeklerini birer birer adlarıyla seslenerek kaldırdı ve koşumlarını düzeltti. Bizi oturttu. Yola çıktık. Dinlenmiş köpeklerin yolu kuvvetlice tutuşlarından kar tozu koyu bir tabaka hâlinde yükseldi. Akşam çöktü.
-Tadah tadah! Tok tok!!! – babam köpekleri sıkıştırıyordu, buz tutmuş kirpiklerini ve siyah kalın bıyıklarını geyiğin bacak derisinden yapılma eldivenlerinin tersiyle siliyor, bir şey hakkında derinlemesine düşündüğü zamanlarda olduğu gibi kuvvetlice boğazını temizliyor ve öksürüyordu. Eldivenlerini dizlerinin arasına sıkıştırıp bize doğru döndü ve yolculuk rüzgârından koruduğu kuvvetli avuçlarının içinde kibritin parlak ışığı yayıldı, kayın kökünden yapılmış piposunu yaktı, ardından sırtını dönerek yerine yerleşti, eğilerek oturdu ve düşünceye daldı.
Babamın içtiği tütünün sert kokusu burun deliklerimi tatlı tatlı gıdıklıyordu. Her ne kadar köpeklerimiz yorulmuş gibi bir tavır takınıp kuyruklarını yere indirmişlerse de galiba eve varmak için bizden daha çok acele ediyorlardı.
-Tadah tadah! Tok tok tok! Uu uu… Eve yakınlaştık… Tadah tadah… Uu uu! – Babam birer birer adlarıyla seslenerek köpekleri koşmaları için teşvik etti.
-Baba ne zaman varacağız?
-Hemen hemen bir durak kaldı oğlum. Yakında varacağız. Arkadaşın Grişa’nın yol boyunca söylediği şarkı ne hakkındaydı? Büyük bir şarkıcının yetişmekte olduğunu yeni fark ettim. Sanırsam elli yaşına bastığımda kutlama masasında bir şarkıcı da olacak, he he he!
Babam bize doğru dönerek sevecenlikle Grişa’nın omuzlarına vurdu.
Biz bu şekilde laflayıp gitmekteyken Kuba-Arııta adasının doğu burnuna yaklaşmakta olduğumuzu anlayamamıştık. Adanın uzunluğu on kilometreden fazlaydı, eni de bir o kadar vardı. Yüksek yarın altında kumlu sahil sarı sarı gözüküyordu. Adanın iki büyük gölü vardı, bu memleket yazları ördek ve kazların yuvasıydı. Sonbaharda adanın batı sahilindeki tepeyi izleyerek art arda ilerleyen kalabalık vahşi geyik sürüsünün şu anda siyah bir nokta hâlinde gözüken Ölöksööykö adasına doğru denizi yüzerek geçtiklerini sık sık görürdük.
Şu bacasından kıvılcımlar yükselen örsün ucuna benzer, köşeleri çentik uçlu kütüklerden yapılmış evi, babam on yıl kadar önce bir av sırasında inşa etmişti. Bizim buralarda evin manası çok derindir. Öndöröy’ün kulübesi diye kolhoz avcılarının arasında boşuna nam salmadı ya! Yılın farklı zamanlarında yağışlarda, sonbaharın karla karışık yağmurlarında, sekiz dokuz gün boyunca nefes aldırmadan döven, öfkeyle uğuldayan, yeri göğü inleten tipilerde kim bilir kaç avcıyı ısıtmıştı, umutlarına kanat takmıştı bu uçsuz bucaksız memleketin ortasındaki ölümden kurtaran bu yapayalnız avcı kulübesi. Avcı kulübeciği… Evin yaklaştığını anlayan köpeklerin ritimleri hızlandı, bazıları havlayıp kesik kesik ürüdüler.
Biraz süre sonra tepenin altına geldiğimizde, “evin bekçisi” havladı, yani “Siz mi geldiniz?” diye sevincini gösterdi sanırım. Tepeyi sararken babam bizi indirdi, kendisi yüklü kızağı iterek tepeye çıktı.
-Hani arkadaş, oğlumu getirmedin mi? – annemin yüksek sesi akşam ayazında daha bir yüksek perdeden duyuldu.
-Geldi, geldi! Hem de iki kişiler! –dedi babam.
-Ya, diğeri kim peki? – annemin soru soran sesi henüz kaybolmamıştı ki kendisi tepe aşağı koşturup geldi ve kürk tulumlarımızı çıkarırken debelendiğimiz sırada ikimizi kucakladı.
-Çocuklarımı görmek ne kadar da güzel! Haydi bakalım çıkın, eve girdiğiniz zaman soyunursunuz. Haydi, haydi! – annem acele ettirdi, biz hantallara tepeyi çıkmalarında yardımcı oldu. Sahanlığa girdik. Annemin sevinçli elleri kapının kolunu kavrayıp açtığında evin sıcaklığı yüzümüze vurdu, “haydi, haydi girin” dermişçesine kandilin alevi hafifçe sağa sola sallandı.
-Mumun biteli çok mu oldu arkadaş?
-Bitti, üç gündür kandil kullanıyorum. Neler yaptınız? Ne haberler var? – diye annem arka arkaya sordu.
Kandil alevinin tembellik edercesine sağa sola sallanan ışığından evin içerisi daha da daralmış gibi oluyordu. Annem getirdiğimiz gazyağını cam tabanlı lambaya doldurup insanın gözünü alacak kadar yaktı. Sonra yarısı kesilmiş demir varilden yapılan sobaya sönmemesi için atılmış yaş odunların belli belirsiz yanan alevini güçlendirmek için biraz daha odun attı. Geçen yıldan kalan denizaygırı yağını kapkara olmuş kovadan kepçeyle alıp ateşe döktüğünde zavallı ocak sanki bunu bekliyormuş gibi gürlemeye başladı.
O sırada yolcuların geldiğini anlayıp uykusundan uyanan ortanca kardeşim Öndörüüske-Tootuk hiç ara vermeden ağlamaya başladı. Canım kardeşimi beyazımsı başının arkasından öptüm, sakinleştirmek için paltomun dış cebine koyduğum şekeri ona verdim. Bu sevinçli anın hiç farkında olmayan birisi daha vardı; geçen kış doğan Ölöksööndür adındaki küçük kardeşim mağrur bir şekilde uyuyordu, nefesinin sesi duyuluyordu. Baba evimi özlemiş olduğumdan olsa gerek, az daha ağlayacaktım. Bu duygudan uzaklaşmak için evin içine baktım. Sobanın sol tarafındaki kırağı tutan köşede baltayla kesilmiş odunlar istif edilmiş. Yukarıdaki ince raflarda kendilerine ayrılmış yerlerinde donmuş kutup tilkileri var. Ocağın sağ tarafına çözülmesi için bir sakarca kaz koymuşlar. Kazın gagasının kesilmemiş olduğuna çok şaşırdım. Âdetim olduğu üzere kışın yenmek için ayrılmış kazların gagalarını keser, kasabaya giderken yanımda götürürdüm. Sonbaharda kasabadaki çocuklarla kimde daha çok gaga var, hangimizin babası daha çok ördek ve kaz avlamış diye yarış yapardık. Bu galiba benim düşünceli annemin baharda geldiğimde yemem için bana ayırdığı kazdı.
Canım annem! Onun kalbinin sıcaklığı bu küçük kulübeyi yuva hâline getiriyor, ona ruh veriyordu. Sıcak yuvamızın kıvılcımlı bacası sevinçle tütüyorsa bu neredeyse bütün yıl bu engin coğrafyanın haşin tipileriyle mücadele edip odun getiren annemin sayesindedir. Zira bizim oralarda ağaç yetişmediğinden suyun taşıdığı odun parçalarını iple bağlayarak sırtlanırlar, kışın ise köpek kızaklarıyla taşırlar. Tam da bu düşüncelere dalıyorken yemeğe çağırdılar.
Âdet olduğu üzere donmuş yağlı bir çir balığı ince ince kıyılmış ve iki tabağa tepeleme doldurulmuştu. Bizim oralarda uzak yoldan gelmiş kimseye önce donmuş balık yedirirler sonra sıcak çay verirler. Babam yolculuğun iyi geçtiğini, bizim çok üşümediğimizi anlatmaya başladı. Grişa’nın çok acıktığı balığa atılmasından belliydi, ben de ondan geri kalmadım. İştahla yemeye başladık.
-Baksana, yavrucaklar ne kadar acıkmış. Haydi yiyin – dedi annem bize çay verirken.
-Aana, bak bu Bahılay’ın oğlu Grişa. Bu yıl yazı bizimle geçirmeye geldi. Zamane çocuğu işte, öyle çok hediyeyle geldi ki kızak güç bela taşıdı. Neredeyse unutuyordum, işte, bu annesi Maaya’nın gönderdiği mektup. Bu eğitimli gençlere okutup dinlersin. – Babam çok sevinçliydi, keyfi yerindeydi.
-Yavrum, Semençik, yatılı okulda kışı nasıl geçirdiniz? Tanıdıklarla nelma ve biraz da omul balığı göndermiştim, elinize geçti mi?
-Aldık anne, aldık. Maayıs’ın annesi Onnyurka da tütsülenmiş balık getirdi.
-Onnyurka sağ olsun, her zaman iyilik yapmaya çalışır. Yiyin çocuklar yiyin… Üşümüşsünüzdür. Semençik, biz bu yıl sizin bugün çıktığınız yüksek tepenin doğusunda in kazmakta olan bir ayıyla yavrusunu avladık. Kutup tilkisi de geçen yılki gibi değil, var yılı.
-Duyduk anne.
-Kasabada da Semençik’in ailesinin ayı avladığı duyuldu, - diye cevap verdi hemen Grişa.
-Öndöröy, arkadaş, kasabadan ne tür hayırlı haberler var? Yuva kuran filan var mı?
-Hasçıt’ın oğlu evlenmiş diye duydum ancak zamanım olmadığından gelini göremedim. Şu yeni gelen balık tesellüm memuru kızı almış diyorlar. Bu yıl güze yakın bu bizim adamıza Büyük Geyik avcı takımından yirmi kadar denizaygırı avcısı gelecekmiş. Onlara katılabilsem ne iyi olur. Kutup tilkilerinin parasını aldım. Borçlarımı ödedim, artanıyla da yiyecek aldım. Oğluma tüfek de aldım. Kalanını yavaş yavaş anlatırım nasılsa. Köstöküün’lere konuk oldum, sıkıntıları yok. Anneleri sana selam söyledi.
-Oğlum burada insanın, evcil hayvanın olmadığı yerde tüfek kullanmayı öğrensin. Çok iyi düşünmüşsün. Hasçıt’ın oğluna, arslan yavrusuna bak hele, masanın altında koşturduğu günler dün gibi aklımda. Eh günler, yıllar… Çocuklar ne de çabuk büyüyor. –Annem burada yaşayan herkesi çok iyi tanırdı, sevdiklerine köpek eniği, arslan yavrusu gibi adlar takardı. Görünüşe göre şimdi arslan yavrusunu tercih etmişti.
Biz masadan kalkarken buzla örtülü camdan kuzey ışıklarının daha da parlaklaştığı görülüyordu. Ay ışığı, donmuş deniz yüzeyini parıltılı ışığıyla kucaklayıp aydınlatıyordu, gökyüzünde yıldızların sevinçli bakışlarla göz kırparak gülümsemeleri Grişa’yı ve beni çok mutlu ediyordu.
[1] Yakutlar saygıdan dolayı ayıyı ihtiyar olarak adlandırırlar (ç.n.)