Dil, Kimlik ve Baskı Politikaları Arasında: “1926” Belgeseli Üzerine Bir İnceleme


 01 Mayıs 2026

Dr. Shahla İbişova[1]

Giriş

Senaryosu Azerbaycanlı yazar ve senarist Orhan Fikretoğlu[2] tarafından kaleme alınan, yönetmenliğini Nesimi Memmedoğlu’nun üstlendiği “1926” adlı belgesel film, 26 Şubat - 6 Mart 1926 tarihleri arasında Bakü’de gerçekleştirilen I. Türkoloji Kurultayı’nı merkeze alarak Türk dünyasının dil, kimlik ve tarih bilinci eksenindeki kırılma anlarından birini sinematografik bir dille yeniden yorumlamaktadır. Film, yalnızca bir tarihsel toplantının kaydını tutmakla kalmaz; aynı zamanda alfabe reformu üzerinden şekillenen bir kimlik mücadelesini ve bu mücadelenin Sovyet rejimi altında nasıl trajik bir sona sürüklendiğini gözler önüne serer.

Belgesel, Türk halklarının ortak alfabe arayışı ile millî birlik ideali arasındaki ilişkiyi merkeze alırken, bu arayışın kısa süre sonra Stalin dönemi baskı politikalarıyla bastırılmasını tarihsel bir ironi olarak sunar.  

Belgeselde Azerbaycan, Türkiye,  Özbekistan ve Kırgızistan’dan alanında uzman akademisyen ve araştırmacılarla yapılan röportajlar anlatının entelektüel çerçevesini güçlendirmektedir. 

Türkiye’den Ahmet Cavad Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ruhi Ersoy, Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Osman Mert ve Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Aksoy; Azerbaycan’dan Atatürk Merkezi Başkanı Prof. Dr. Nizami Cafarov, filolog Dr. Azer Turan ve Gafgaz Tarihi Merkezi Direktörü Rizvan Hüseynov; Özbekistan’dan Prof. Dr. İnomjon Azimov ve Kırgızistan Milli Bilimler Akademisi Dilcilik Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Sırtbay Musayev’in değerlendirmeleri, belgeselin çok merkezli ve çok disiplinli bir bakış açısı sunduğunu göstermektedir.

Belgesel, 27 Şubat 2026 tarihinde Azerbaycan Millî İlimler Akademisinde, I. Türkoloji Kurultayı’nın yüzüncü yılı dolayısıyla ve kurultayın gerçekleştirildiği aynı mekânda gösterilmiştir. Bu durum, filmin tarihsel hafıza ile kurduğu sembolik bağı güçlendiren önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir[3].

Bu makale, söz konusu belgeseli dil politikaları, ideoloji ve kolektif hafıza ilişkisi bağlamında eleştirel ve analitik bir perspektifle incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma, kolektif hafıza, kimlik inşası ve ideolojik iktidar ilişkileri üzerine geliştirilen kuramsal yaklaşımlardan yararlanarak filmi analiz etmektedir.

Anahtar sözler: 1926 belgeseli, Bakü Türkoloji Kurultayı, Alfabe reformu, Sovyet ideolojisi, Türk dünyası

 

Filmin Tarihsel Zemini: 1926 Bakü Türkoloji Kurultayı

1926 yılında Bakü’de gerçekleştirilen I. Türkoloji Kurultayı, Türk halklarının ortak alfabe, imla, terim birliği ve kültürel iş birliği meselelerini tartıştığı en kapsamlı bilimsel platformlardan biridir. Kurultayda öne çıkan en önemli mesele, Latin grafikasına dayalı ortak bir Türk alfabesinin kabul edilmesi ve bu alfabenin tüm Türk coğrafyasında uygulanabilirliğinin sağlanmasıdır.

Film, bu süreci yalnızca teknik bir alfabe reformu olarak ele almaz. Aksine, alfabe meselesinin bir “medeniyet tercihi” ve “kimlik inşası” aracı olduğunu vurgular. Kurultayda yapılan konuşmalarda ortak alfabenin, ortak tarih yazımının ön koşulu olduğu açık biçimde ifade edilir. Bu yaklaşım, dilin yalnızca iletişim aracı değil; kolektif hafızanın taşıyıcısı olduğu fikrine dayanır.

Belgeselde röportaj veren akademisyenler, Türk halklarının ilk kez kendi tarihlerini yazma iradesini ortaya koyduklarını belirtirler. Bu vurgu, oryantalist tarih yazımına karşı bir entelektüel başkaldırı olarak sunulur. Böylece Kurultay, yalnızca bir dil reformu girişimi değil; epistemolojik bir bağımsızlık hamlesi olarak da anlamlandırılır.

Dil ve Kimlik: “Ortak Elifba Müşkülü[4]

Filmin en güçlü tematik hattı “ortak elifba müşkülü” kavramı etrafında örülür. Açılış bölümünde Türk kimliğinin tarihsel derinliği, Göktürk kitabelerine yapılan göndermelerle kurulurken, birlik fikrinin metin ve alfabe üzerinden başladığı vurgulanır. “Metin milletin taleyi ve alın yazısıdır” ifadesi, filmin düşünsel omurgasını oluşturur.

Belgesel, Türk halklarının tarih boyunca farklı alfabeler kullanmış olmasını kültürel zenginlikten ziyade siyasi parçalanmışlık bağlamında yorumlar. Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiş süreci, hem modernleşme hem de birlik arayışı olarak değerlendirilir. Ancak bu geçişin Sovyet ideolojisi tarafından stratejik bir araç olarak kullanıldığı da gösterilir.

Bu noktada film, çift katmanlı bir anlatı kurar:

1. Türk aydınlarının samimi birlik ve modernleşme arzusu

2. Sovyet merkezinin bu süreci jeopolitik kontrol aracı olarak değerlendirmesi

Bu ikili yapı, filmin dramatik gerilimini oluşturur.

Sovyet İdeolojisi, Kontrol Stratejisi ve “Kırmızı Terör”

Belgesel filmin en çarpıcı ve dramatik katmanlarından biri, 1926 Türkoloji Kurultayı’nın hemen ardından gelişen siyasal süreçlerin ele alınış biçimidir. Film, başlangıçta bilimsel ve kültürel bir platform olarak sunulan kurultayın, kısa süre içinde Sovyet ideolojik denetim mekanizmasının bir parçasına dönüştüğünü güçlü bir tarihsel anlatı ile ortaya koyar.

Kurultay sürecinde Sovyet yönetimi, görünürde “halkların kendi kaderini tayin hakkı” söylemini destekleyen bir tutum sergilemiştir. Bu yaklaşım, özellikle Çarlık Rusyası’nın baskıcı mirasından çıkmaya çalışan Türk halkları için umut verici bir siyasi atmosfer yaratmıştır. Nitekim belgeselde yer alan akademisyen görüşleri, Türk aydınlarının bu dönemde Sovyet ideolojisinin sunduğu kültürel özgürlük vaatlerine belirli ölçüde inandıklarını vurgular. Ancak bu özgürlük söyleminin kısa süre içinde yerini merkeziyetçi ve asimilasyoncu politikalara bıraktığı açık biçimde gösterilir.

Film, bu dönüşümü Sovyet iktidarının uyguladığı totaliter modernleşme stratejisinin ve kültürel mühendislik politikalarının kaçınılmaz bir sonucu olarak yorumlamaktadır[5]. Stalin yönetimi altında Sovyet devletinin temel hedeflerinden biri, etnik ve millî kimliklerin zayıflatılması ve yerlerine “Sovyet insanı” kimliğinin inşa edilmesidir. Bu bağlamda dil, alfabe ve tarih gibi kimlik kurucu unsurlar, doğrudan siyasi denetim alanına alınmıştır. Belgeselde ifade edildiği üzere, Sovyet ideolojisi için millî kimlik, birleştirici değil; potansiyel bir tehdit unsuru olarak görülmüştür.

Bu çerçevede Türkoloji Kurultayı’nın en önemli sonucu olan Latin alfabesine geçiş kararı da ikili bir anlam taşımaktadır. Bir yandan Türk aydınları için modernleşme ve birlik ideali anlamına gelen bu reform, diğer yandan Sovyet yönetimi tarafından Türk dünyasını Osmanlı-İslam kültürel mirasından koparma aracı olarak değerlendirilmiştir. Film, bu durumu tarihsel bir paradoks olarak ele alır: Türk aydınlarının birlik amacıyla attıkları adım, kısa süre sonra aynı birlik ihtimalini ortadan kaldıracak baskı politikalarının gerekçesine dönüşmüştür.

Belgeselin en güçlü dramatik doruk noktası ise 1930’lu yıllarda yaşanan “Kırmızı Terör” sürecinin anlatımıdır. Kurultaya katılan Türk aydınlarının büyük çoğunluğunun, Stalin dönemi tasfiyeleri sırasında tutuklanması, sürgüne gönderilmesi ya da idam edilmesi, filmde arşiv görüntüleri ve tanıklıklarla aktarılır.  Bu durum, alfabe reformunun kültürel bir tartışma olmaktan çıkarak doğrudan siyasi güvenlik meselesine dönüştüğünü göstermektedir.

Bu bağlamda film, oldukça çarpıcı bir kavramsallaştırma sunar: “elifba kurbanları.” Bu ifade, tarihte benzeri pek görülmeyen bir olguyu dile getirir. Belgesel anlatımına göre, hiçbir halk yalnızca alfabe reformu nedeniyle bu ölçekte bir siyasi tasfiye ile karşı karşıya kalmamıştır. Bu vurgu, Sovyet totaliter sisteminin kültürel alan üzerindeki mutlak kontrolünü gözler önüne serer.

Böylelikle, film Sovyet ideolojisinin Türkoloji Kurultayı’na yaklaşımını üç aşamalı bir süreç olarak sunar: önce destek, ardından yönlendirme ve nihayetinde tasfiye. Bu tarihsel anlatı, belgeselin yalnızca bir dil reformu hikâyesi olmadığını; aynı zamanda ideoloji, iktidar ve kimlik arasındaki karmaşık ilişkilere dair güçlü bir politik analiz sunduğunu ortaya koyar.

Aydınların Trajedisi ve Hafıza İnşası: “Elifba Kurbanları”

Belgesel filmin en sarsıcı boyutlarından biri, Türkoloji Kurultayı’nın yalnızca bilimsel bir dönüm noktası değil, aynı zamanda trajik bir tarihsel kırılmanın başlangıcı olarak sunulmasıdır. Film, kurultaya katılan aydınların büyük kısmının kısa süre sonra Sovyet siyasi tasfiyelerinin hedefi hâline gelmesini, bir kuşağın entelektüel varlığının sistematik biçimde ortadan kaldırılması olarak yorumlar.

Kurultay, Türk dünyasının farklı coğrafyalarından gelen bilim insanları, dilciler, tarihçiler ve kültür adamlarını bir araya getirmişti. Bu aydınlar, ortak alfabe aracılığıyla ortak bir kültürel alan yaratmayı hedefleyen bir entelektüel hareketin temsilcileriydi. Ancak film, bu girişimin Sovyet yönetimi tarafından potansiyel bir “millî birlik tehdidi” olarak algılandığını açık biçimde ortaya koyar.

Belgeselde vurgulandığı üzere, kurultaya katılanların neredeyse tamamı, 1930’lu yılların Stalinist tasfiye dalgası sırasında tutuklanmış, sürgüne gönderilmiş veya idam edilmiştir. Bu durum, yalnızca bireysel trajediler değil; aynı zamanda kolektif bir kültürel kopuş anlamına gelmektedir. Film, bu kaybı “bir milletin hafızasının susturulması” olarak yorumlar.

Bu noktada belgesel, tarihsel bir ironiyi de gözler önüne serer: Ortak bir alfabe ile kültürel birlik kurmayı amaçlayan aydınlar, aynı alfabe reformu nedeniyle “milliyetçilik” suçlamasıyla cezalandırılmışlardır. 

Filmin anlatısında bu süreç, “elifba kurbanları” kavramı ile simgeselleştirilir.  Bu kavram, yalnızca siyasi tasfiyeyi değil, kolektif hafızanın sistematik biçimde bastırılmasını ifade eder.

Bu yönüyle film, kurultayın sonuçlarını bir başarı hikâyesinden çok, kesintiye uğramış bir uygarlık projesi olarak ele alır.

Belgesel, bu trajediyi yalnızca tarihsel belgeler üzerinden değil, aynı zamanda duygusal ve simgesel anlatım araçlarıyla da güçlendirir. Arşiv görüntüleri, anlatıcı sesi ve tanıklık niteliğindeki röportajlar, izleyicide güçlü bir tarihsel kayıp algısı oluşturur. Böylece film, yalnızca bilgi aktaran bir tarih anlatısı olmaktan çıkar; kolektif hafızanın yeniden inşasına katkı sağlayan bir hatırlama pratiğine dönüşür[6]. Bu bağlamda “1926” belgeseli, tarihsel hafızanın yeniden inşasında önemli bir işlev görür.

Film, unutulmuş ya da bilinçli olarak bastırılmış bir geçmişi görünür kılarak Türk dünyasının modern kimlik oluşum sürecine ilişkin önemli bir tarihsel boşluğu görünür kılar. Bu yönüyle belgesel, yalnızca geçmişi aktaran değil, geçmişin eleştirel biçimde yeniden değerlendirilmesini mümkün kılan bir kültürel metin olarak değerlendirilebilir.

Sinemasal Anlatım, Belgesel Estetiği ve Çok Dilli Yapı

“1926” belgeseli yalnızca içerdiği tarihsel bilgiyle değil, tercih ettiği anlatım biçimiyle de dikkat çeker. Film, klasik kronolojik belgesel anlatısının ötesine geçerek hem ideolojik hem de duygusal bir atmosfer kurar. Bu atmosfer, anlatıcı metni, arşiv görüntüleri, röportajlar ve sembolik dil kullanımı aracılığıyla inşa edilir. Anlatıcı ses tonunun dramatik ve vurgulu oluşu, filmin nesnel bir tarih belgesi olmaktan ziyade bilinç oluşturmayı hedefleyen bir anlatı stratejisi izlediğini göstermektedir.

Arşiv görüntülerinin dramatik müzik eşliğinde sunulması, tarihsel anlatının duygusal yoğunluğunu artırmakta ve izleyicide bilinçli bir empati alanı oluşturmaktadır. Belgeselin açılış sahnesi, tarihsel olaydan önce bir bilinç inşası yapar. Göktürk kitabelerine yapılan göndermeler, “metin milletin taleyidir” vurgusu ve birlik düşüncesinin alfabe üzerinden temellendirilmesi, filmi sıradan bir tarih anlatısından çıkararak medeniyet eksenli bir düşünce metnine dönüştürür. Bu yaklaşım, izleyiciyi doğrudan 1926 yılına değil; daha geniş bir tarihsel süreklilik fikrine taşır. Böylece Kurultay, ani bir siyasi hadise değil, yüzyıllara yayılan bir kimlik arayışının halkası olarak konumlandırılır.

Röportajların İşlevi

Filmde yer alan akademisyen ve araştırmacı görüşleri, anlatının analitik boyutunu güçlendirir. Röportajlar yalnızca bilgi aktarmak amacıyla kullanılmaz; aynı zamanda farklı perspektifleri görünür kılar. Bu çok seslilik, belgeselin akademik niteliğini artırırken ideolojik tek boyutluluğa düşmesini de engeller.

Özellikle alfabe reformu, Sovyet politikaları ve tarih yazımı meselesi üzerine yapılan değerlendirmeler, belgeselin entelektüel derinliğini belirler. Röportajlar sayesinde film, hem tarihsel bağlamı kurar hem de bu bağlamı günümüz düşüncesiyle ilişkilendirir.

Arşiv ve Mekân Kullanımı

Belgeselde arşiv görüntüleri ve tarihsel mekânlar güçlü sembolik anlamlar taşır. Bakü’deki kurultay binasının gösterimi, yalnızca bir mimari unsur değil; bir hafıza mekânıdır. Mekân, yaşanan trajedinin sessiz tanığı olarak sunulur. Bu tercih, görsel anlatımın tarihsel sorumluluk taşıdığını gösterir.

Arşiv belgeleri, eski fotoğraflar ve dönem görüntüleri, izleyicide gerçeklik duygusunu pekiştirirken aynı zamanda bir kayıp hissi üretir. Özellikle 1930’lu yıllardaki tasfiyelere dair anlatımda görsel malzemenin kullanımı, belgeselin dramatik yoğunluğunu artırır.

Çok Dilli Yapı ve Kültürel Çoğulluk

Filmin en dikkat çekici özelliklerinden biri, konuşmacıların kendi ana dillerinde konuşmalarıdır. Azerbaycan Türkçesi, Türkiye Türkçesi, Özbekçe, Kırgızca gibi farklı lehçelerin bilinçli biçimde korunması, belgeselin temel iddiasıyla doğrudan ilişkilidir: birlik, tekdüzelik değil; ortak zemin üzerinde çoğulluktur.

Bu tercih, ortak alfabe fikrinin paradoksal doğasını da görünür kılar. Dilsel çeşitlilik korunurken ortak yazı sistemi arayışı sürmektedir. Film, bu gerilimi estetik bir unsur hâline getirir. İzleyici, hem farklılıkları duyar hem de ortak köken hissini deneyimler.

Günümüzle Kurulan Bağ: Süreklilik ve Eksiklik

Belgesel yalnızca 1926’yı anlatmaz; aynı zamanda bugüne dair bir soru sorar: Ortak alfabe ve ortak tarih ideali neden hâlâ tamamlanamamıştır?

Film boyunca tekrar eden “ortak tarih yazımı” ve “ortak tedris modeli” vurgusu, izleyiciyi günümüz Türk dünyasının mevcut durumunu düşünmeye davet eder. Sovyet sonrası dönemde bağımsızlığını kazanan Türk cumhuriyetleri arasında kültürel iş birliği artmış olsa da, 1926’da ortaya konan bütüncül birlik vizyonunun henüz tam anlamıyla gerçekleşmediği ima edilir.

Bu noktada belgesel, nostaljik bir geçmiş övgüsüne kapılmaz. Aksine, geçmişin yarım kalmış projesini bugünün sorumluluğu olarak sunar. Böylece film, tarihsel bir anlatıdan güncel bir çağrıya dönüşür.

Filmin Sonlarına Doğru: Alfabe, Hafıza ve Gelecek Tasavvuru

Belgeselin son bölümleri, anlatıyı tarihsel olayların ötesine taşıyarak daha kavramsal ve geleceğe dönük bir düşünsel çerçeveye yerleştirir. Bu kısımda film, alfabe meselesini yalnızca teknik bir yazı sistemi tartışması olarak değil, doğrudan medeniyetin kurucu unsurlarından biri olarak ele alır. Nitekim anlatıda alfabenin, insan sesini grafik sistemle kaydeden bir araç olmanın ötesinde, uygarlıkların “temeli ve başlangıcı” olduğu vurgulanır.

Bu yaklaşım, filmin temel tezlerinden birini açık biçimde ortaya koyar: yazı sistemleri yalnızca iletişim araçları değil, kolektif düşünme biçimlerinin maddi zeminidir. Dolayısıyla alfabe reformu, basit bir teknik değişim değil; aynı zamanda zihniyet dönüşümü anlamına gelir. Bu bağlamda belgesel, Türkoloji Kurultayı’nda ortaya çıkan temel tartışmayı da hatırlatır: harfler mi değişmelidir, yoksa eğitimin özü mü?

Filmin bu bölümünde dikkat çekilen en önemli sorunlardan biri, alfabe değişiminin kültürel süreklilik üzerindeki etkisidir. Bin yıllık yazılı mirasın yeni nesillere aktarılması meselesi, modernleşme süreçlerinin en temel paradokslarından biri olarak sunulur. Ortak alfabe bir yandan birlik idealinin ön koşulu olarak görülürken, diğer yandan geçmişle bağın zayıflaması riskini de beraberinde taşır. Bu durum, filmde gelenek ile modernleşme arasındaki tarihsel gerilim olarak yorumlanır.

Anlatının son kısmında film, açık biçimde günümüze yönelir. Röportajlarda, Türk dünyası arasındaki en önemli iletişim sorunlarından birinin hâlâ dil ve alfabe farklılıkları olduğu vurgulanır. Ortak yazı dilinin kurulması, yalnızca kültürel yakınlaşma için değil; aynı zamanda ortak tarih yazımı ve akademik iş birliği için de zorunlu bir adım olarak değerlendirilir.

Bu bağlamda belgesel, geçmişte yarım kalmış bir medeniyet projesini günümüzün sorumluluğu olarak sunar. Eğitim sistemlerinde ortak tarih bilincinin güçlendirilmesi, genç kuşakların kültürel bağlarının yeniden kurulması ve dijital çağın imkânlarının bu amaçla kullanılması gerektiği yönündeki vurgular, filmin normatif mesajını oluşturur.

SONUÇ

“1926” belgeseli, yüzeyde bir alfabe reformu tartışmasını konu edinir gibi görünse de aslında çok daha geniş bir meseleye odaklanmaktadır: dilin kimlik kurucu rolü ve bu kimliğin siyasi iktidarla ilişkisi. Film üç temel iddiayı ortaya koymaktadır: Dil ve alfabe, kültürel bağımsızlığın temel kurucu unsurlarıdır; ideolojik iktidarlar kimlik inşası süreçlerini denetim altına alma eğilimindedir; kolektif hafıza bastırılsa da tamamen ortadan kaldırılamaz, yeniden anlatım yoluyla yeniden üretilebilir.

Türkoloji Kurultayı’nı hem tarihsel bir zirve hem de bir kırılma noktası olarak ele alan film, Türk dünyasının modernleşme serüvenindeki en dramatik eşiklerden birini görünür kılmaktadır. Bu yönüyle alfabe meselesini yalnızca geçmişin bir tartışması olarak değil, ortak hafızanın yeniden inşası sürecinin temel anahtarlarından biri olarak konumlandırmaktadır.

Film, izleyiciyi ortak bir alfabenin yalnızca teknik bir yazı sistemi değil; aynı zamanda ortak tarih bilinci ve medeniyet tasavvurunun temel unsuru olup olmadığı sorusu üzerine düşünmeye davet etmektedir. 

Sonuç olarak “1926”, dil ile iktidar arasındaki ilişkiyi görünür kılan güçlü bir sinematografik metin olarak, alfabe meselesini geçmişte kalmış bir reform tartışması olmaktan çıkararak güncel bir kimlik ve hafıza meselesi olarak yeniden gündeme taşımaktadır.
 

KAYNAKÇA:

Abdıeva, R. (2017). Bağımsızlıklarını kazandıktan sonra Türk cumhuriyetlerinin dil politikaları ve Türkiye ile ortak dil ve ortak alfabe çalışmaları. Uluslararası Türk Lehçe Araştırmaları Dergisi (TÜRKLAD), 1(2), 104-119.
Açık, F. (t.y.). XX. asrın başlarında Türk dünyasında yaşanan alfabe değişikliklerinin sebepleri, gelişimi ve sonuçları.
Akbarova, E. (2023). XX. yüzyılın başlarında Azerbaycan'da alfabe tartışmaları. Uluslararası Türk Lehçe Araştırmaları Dergisi (TÜRKLAD), 7(2), 481-491.
Anderson, B. (2006). Imagined communities: Reflections on the origin and spread of nationalism (Rev. ed.). London, UK: Verso.
Fikretoğlu, O. (2026). 1926 [Belgesel film]. Bakü.
Galimjan, Ş. (1926). K vaprosu o prinyatii dlya narodnostey latinskovo şrifta. Kazan: Tatarskaya Sovetskaya Respublika Yayınları.
Habibeyli, İ. (2016, 13 Kasım). Birinci Türkoloji Kurultayın dersleri ve modern çağışırlar. Azerbaycan Gazetesi.
Halbwachs, M. (1992). On collective memory (L. A. Coser, Trans.). Chicago, IL: University of Chicago Press. (Original work published 1950)
https://youtu.be/B5qrpfdsxN4?si=eY_dQSjSDO-_WTz8  - “1926” sənədli filmi
Hüseynova, G. (t.y.). Türk milletinin tarihi ve dili. In XV. Uluslararası Büyük Türk Dili Kurultayı Bildirileri Kitabı (s. 189).
Martin, T. (2001). The affirmative action empire: Nations and nationalism in the Soviet Union, 1923–1939. Ithaca, NY: Cornell University Press.
Nora, P. (1989). Between memory and history: Les lieux de mémoire. Representations, (26), 7–24.
Şanlı, C. (2023). Türkoloji’nin gelişimi.

[1] Gazi Üniversitesi, Misafir Öğretim Görevlisi. sehlaibisova@mail.ru  ORCID: 0000-0001-5056-1429.
[2] Senarist, yönetmen ve gazeteci. Azerbaycan Cumhuriyeti Sinema Ajansı (ARKA) Genel Müdürü’nün eski danışmanı. Azerbaycan Kültür Bakanı danışmanı.
[3] Nora, P. (1989). Between Memory and History: Les Lieux de Mémoire. Representations, 26, 7–24.
[4] “Müşkül” kelimesi Osmanlıca kökenli olup “zor, problemli, çözümü güç mesele” anlamına gelmektedir.
[5] Martin, T. (2001). The Affirmative Action Empire. Ithaca: Cornell University Press.
[6] Halbwachs, M. (1992). On Collective Memory. Chicago: University of Chicago Press.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 233. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 233. Sayı