HaftanınÇok Okunanları
HİDAYET ORUÇOV 1
Serdar Dağıstan 2
KEMAL BOZOK 3
İSMAİL DELİHASAN 4
SEYFETTİN ALTAYLI 5
Serdar Dağıstan 6
MARUFJON YOLDAŞEV 7
DUMATUS
(Hikaye)
Landış EBÜDEROVA
Hayatımın sonuna kadar o düğme gözlü, küt burunlu, düz ağızlı, alnını buzağı yalamış gibi kıvırırcık sarı saçlı kızcağızı unutmam hiç mümkün değildir. Bir zamanlar değerli hayatımı kurtardığı için değil sadece, belki de benim Rabbimizi kavramama neden olan, sonuçta O’nun varlığına tek olduğuna ve bizlerin – insanoğullarının – bilemediği sırlarına inandıran biri olduğu için yaşatıyorum ve yaşatmaya mecburum onu hafızamda.
Küçücük bir köyde doğmuş olsak da, belki onların köyün yukarıdaki sokağında yaşadıkları nedeniyle, okula başlamadan önce tek bir kere görüşebildik onunla. O zaman Zile’nin adını bile bilmiyordum. Her nasılsa bir nedenle yollarımız rasgelmiş, sabahtan bulmuşuz birbirimizi, öğle saatlerinde iyice karnımız acıkmış ve onların evine gelmişiz hatırladıklarımda. Evleri çok eskiydi onların. Köyümüzde hemen herkesin evinde sokak tarafında üçer pencere varken, onların evinde sadece iki pencereydi. Dışarıdan bakıldığında ev çok küçük gözüküyordu, fakat içinde çok ferah gibiydi hatırladığım. Herhalde apaydın olarak kalmış aklımda. Şöyle hatırlıyorum ki, bembeyaz sobanın yanındaki pencereden yusyuvarlak güneş sanki tümüyle sığmış girmişti. Bizi görünce yeni arkadaşımın annesi Zifa Abla hemen bembeyaz örtülü büyük sofraya davetti bizi. Masa örtüsüne bahçedeki elma ağaçlarının gölgesi sayesinde hareketli desenler oluşturulmuştu. Rüzgarın her esintisi desenleri de değiştiriyordu. O sürede Zifa Abla önümüze büyük kıpkırmızı domates dolu tabak getirdi, yavaş yavaş ekmek dilimleyip uzattı. Ben onları tanımıyordum fakat Zifa Abla beni kimin oğlu olduğumu biliyor, adımla sesleniyordu bana:
- İlham sen bizim Zile ile aynı yaştasın. Bu sene okula da beraber başlayacaksınız – diyor ve kalın büyük domatesleri doğruyor, üzerine çimdik tuz serpiyordu. Biz ekmeği yemeye bile unutarak domatesleri yiyorduk. Belki o zamanlarda kendimiz yetiştirmediğimizden dolayı olsa gerek o domateslerin tadını hala ağzımda hissediyor gibiyim.
‘Annem daha dumatus istiyoruz’ – diyor Zile. Domates suyu dirseklerine kadar akavermiş, ellerini eteğine siliyordu. Onun yabancı bir kelimeyi doğru telafuz edemediğinden nefesim kesilinceye kadar gülüyorum. “Da-ma-tes” diye doğruluyorum onu. Zifa abla daha da doğruluyor: “Do-ma-tes”. Biz hece hece doğruluyoruz fakat Zile yine de yanlış söylüyor.
- Sen kendin dumatussun diyorum ben onu alay ederek. Zile hiç küsmüyor: “Dumatus evet dumatus” diye cevap veriyor. Biz patlayıncaya kadar doymuşuz, alay ederek yine dışarıya koşuyoruz…
O gün çok arkadaşça oynasak bile okula başlayana kadar hiç görüşmemişiz. 1 Eylül’de öğretmenimiz sınıftaki öğrencileri kız-erkek olarak sırayla oturttuğunda gene aynı sıraya denk gelmiştik. O zaman ‘Dumatus’u hatırlayıp yine de gülüşmüştük. Diğer öğrenciler de duydu tabi ki, erkek sınıf arkadaşlarıma kendim anlatmıştım. Bu olaydan sonra Zile’ye Dumatus lakabı takıldı kaldı. Bu kadar da değil, Zile pek çok kelimeyi - ayrıca yabancı dillerden gelenleri – bozarak telaffuz ediyordu. Mesela: vinograd[1] - vigranat, holodilnik[2] - haladlinik ve saire. Bizler bunları duyunca gülmekten düşüyoruz. Dersler arasında da unutmuyoruz tekrardan hatırlayarak gülmeye devam ediyoruz. Hocamız da Zile’yi düzeltmeye kalkıyor fakat hiç başaramıyor. Ancak Zile her gün bizlere kıpkırmızı sapsarı elmalar ikram ediyor. Elmaların mis gibi kokusu odamıza yayılıyor. Bizlerin o elmaları düşünmemiz bile ağızlarımızı sulandırıyor, sabırsızlıkla ders arasını bekliyoruz. Dersten sonra hiçkimse Zile’ye ne gülüyor ne de alay ediyordu.
Kışa doğru bizler ‘Alfabe’ bayramına hazırlık başlattık. Ancak Zile’de hiç bayram ruhu yok: okuması çok fena, yazısı da hiç sayılır. Hocamız Dumatus’umuza dün öğrendiğimiz harfi sorar fakat kızcağız terler, kızarır ama nafile, hiç aklında değil. Hocamızın sabrı tükeniyor, tahtaya tebeşiri vuruyor, tek tek harfleri yazıyor. Bunlara rağmen Zile harfleri ilk görmüş gibi bakakalıyor. Hocamız sonunda kızgınlığından kısılmış sesiyle adeta bana seslenir:
Ben çabucak okuyor ve iyi not ‘5’ kazanyorum, Hocam notu sırt çantama bile iğneliyor. Zile’nin kızarmış gözleri herkesin dikkatinden kaçıyor, sadece Alfabe kitabınıın her sayfasında tuzlu gözyaşlarının izi kalıyor. Ama çok ilginç defterinin kenarlarında güzel resimler çiziyor. Bizler sorun çözmeye, dikte filan yazmaya başlarsak o da hiç durmuyor: hışt hışt defter kenarında resim çiziyor. Hem de çok güzel oluyor!
Günlerden bir gün Hocamız: ‘Sizleri kontrol etmeye ‘RONO[3]’dan müfettiş gelecek! – dedi. Müfettişin kim olduğunu bilmesek de Hocamızın bunları bize anlattığı zaman sesinden duyulan heyecan, bizleri korkutma amacıyla söylediklerine kattığı kibir, bu güne kadar duymadığımız yabancı ifadelerle bahsetmesi - bunların hepsinden dolayı başımıza korku geçti. Her ders arasında mifettiş dediklerinden bahsettiğimiz için onun görünümünü bile zannediyorduk. Uzun siyah palto, siyah şapka giymiştir üzerine... Elinde deri çantası büyük ihtimalle... Gelince tam sinemadaki gibi ‘Zdravstvuyte’[4] – diyerek selam verecek... Önümnüze oturucak ve herkesi tek tek ayağa kaldırıp sorular soracak galiba... Yok öyle de değil, gizi gizli bizi gözetecek... Ezberden şiir anlatmamızı istesin bari... Yok yaaa, sen ezberden şiir anlatmasını başaramazsın ki... Şimdi dayak yediririm sana! Ben mi şiir anlatmasını bilmiyorum?.. Hocamıza şikayet ederim senden, dokunursan bile!.. Bize ne o müfettişten! İşte Dumatus korksun!..
Müfettiş bizim düşündüğümüz kadar korkunç biri değildi. İlk olarak, o bir Hanımdı. İkinci olarak açık renkli elbise giymiş ve bayağı güzeldi. Üçüncü olarak da önümüze gelip oturmadı, sınıfın en arkadaki sırasına geçti ve derslerin sonuna kadar bizleri seyretti. Son derste Hocamız bize test yaptırdı. O zaman Zile benden ilk kez yardım istedi. ‘Kopya çekmeme izin ver!’- dedi. Ben gizlice arkama döndüm ve müfettişe baktım. O gözünü kalın defterine dikmiş bir şeyler yazıyordu. Fakat bunu güvenilir olarak kabul edemedim. Müfettiş defterine dikilmişse de bizleri görüyor gibi geldi bana. O anda ben Zile’yi duymamış gibi davrandım, kollarımla yazdıklarımı gizledim.
Müfettiş ziyaretinden sonra Zile’yi terapötik bir okula geçirdiler. O düğme gözlü, küt burunlu, düz ağızlı, alnını buzağı yalamış gibi kıvırcık sarı saçlı kızcağız - minicik Dumatus - tamamen yabancı bir yerde yatılı okulda devam etti eğitimini. Bizler ise onun o okulda nasıl ne biçim yaşadığını, nasıl okuduğunu hiç merak etmedik. Ancak o bizden ayrıldıktan sonra aramızdan bir türlü samimilik aydınlık eksik kalmıştı. Alay edip de küsmeyen, bizlerle beraber gülen, hoş kokulu elmalar ikram eden, her yeri güzel resimler ile süsleyen dostumuz ile çok güzel geçermiş hayatımız.
Hafta sonu günlerinde evine dönüyordu kızcağız. Nadiren olsa bile dışarı çıkıyordu. Çoğu zaman onu görmemişçesine davranıyorduk. O bizlere ne yanaşıyor ne de ayrılıyor, peşimize takılıyordu. Ayrıca kızlarımız alay ediyor Dumatus’a: ‘Sen yoksa deliler okulunda mı okuyorsun’ – diyerek kapanıyorlar.
Günlerden biriydi, ilkbaharın selleri yükseldiği zaman tatile çımıştık. Zile de gelmişti evine, her zamanki gibi etrafımızda dolanıyırdu. Bizim köy çocuklarının bir alışkanlığı var: sular yükselince botlarımızı giyer akarsuyu bir kenarından karşısına geçip oynuyorduk. Çok tehlikeli bir oyundu, tabi ki cesurluk ve dikkat talep eder. Geçerken suya bakmazsan daha kolay gibi geliyordu. Dümdüz ileriye bakmak ve kararlı olmak önemli. Birazcık gevşedin mi hemen suya düşeceksin. Birinci sınıfı bitirdiğimde kendimi olgun, büyük oğlan zannederek bu tecrübeyi denemek istedim. Ben sapasağlam geçersem Nail ve Samat da deneyeceklerdi. İlk yarısını kolayca geçtim sanki. Yukarıdan akan soğuk kar suyu, tüm çamuru yıkadığından gri rengi çekmiş ve lastik botlarımın içine sızmıştı. Akıntı çok güçlüydü, beni akıtmak ister gibi itiyordu. Derindi, botlarıma dolmak ister gibi taşıyordu. O an ben suya doğru baktım ve hipnotize olmuş gibi sudan gözlerimi koparamıyordum. Rahat rahat başım dönmeye başladı. Arkadaşlarım arkamdan ‘Durma, yürü, yürü!’ – diyerek bağırıyorlardı. Tam o anda akıntı beni suya düşürüyor... Akıntıya kapıldığımı farketmeden önce soğuk suyun etkisiyle tüm vücuduma binlerce iğne dikilmiş gibi hissediyorum kendimi. Paniğe kapılıyorum. O halimle akıntı ile kendi gücümün eşit olmadığını da fark ediyorum. Kıyıya doğru yüzmek gerektiğini de biliyor fakat ellerime sahip olamıyorum. Ellerimi sağa sola sallayabiliyorum, tam bu kadar. Arkadaşlarım: ‘Kyıya doğru! Kıyıya!’ – diyerek bağırıyor ve kıyının kenarında koşuşuyorlar. Fakat kimsenin eline uzanamıyorum. Su ile mücadelede bayağı akıp gitmişim, her hücrem soğuktan üşümüşken birinin bana doğru sopa uzattığını farkediyor ve onu yakalıyorum. ‘Ellerini koparma! İyice tutun! – dediği sesinden Zile olduğunu farkediyorum. Zile beni karşı kıyıya doğru çekiyor ve sudan çıkarıyor. Arkadaşlarım karşı tarafta kalıyor. Ben soğuktan tir tir titriyorum, her yerimden kirli su akıyordu. Hala ne olduğunu kavrayamıyor ne yapacağımı şaşırarak duruyorum. Zile ise çok acil üzerimdeki elbiselerimi çıkarıyor ve kendi montunu giydiriyor. Ben kendi halime gelmeye başlasam bile Zile’ye takılıyor ve eve gelinceye kadar onun peşinden sürükleniyorum.
Evde suya girdiğimden, az kalsın suya boğulacağımdan şaşırarak hızlıca üzerimdeki elbiselerimi çıkarttılar. Annem ninem herkes etrafımda koşuşuyordu. Birileri sıcak çay getirdi, birileri ayaklarımı ovuşturdu. Sanki bir kahramanlık kılmışım! Fakat Zile’ye teşekkür eden yok aramızda. Onu hatırladığımızda montunu alıp sessizce gittiğini farkettik ancak...
Birçok uzun yıl geçtikten sonra şunun kavramına varmıştım ki, Zile o zaman nasıl bir sopa bulmuş da ne zaman içinde o kadar arayı atlayarak yardıma yetişmiş ve beni sudan çekebilmişti? Sanki kedi hızlılığı ve ayıklılığı vardı onda. Ben paniğe kapılıp ellerimi etrafa salladığım sürede o, sopa bulmuş ve bana uzatmıştı. Hayır, bu kadar saygısızlığı hakketmiyordu bizim Dumatus. Tam tersi, sevmemiz gerekiyordu onu. Birazcık farklı olabilsek onu gerçekten sevebilecektik. Aramıza Tanrımız tarafından sevmenin ne olduğunu anlatacak biri olarak gönderilmişti sanki. Bizler ise karşımıza havadan atlayan yıldızı ne yapacağımızı bilmediğimiz gibi kızcağıza da doğru dürüst davranmayı bilmemişiz.
Zile ikinci sınıfı bitirdikten sonra köyümüze dönmedi artık. Anne ve babası, kızları okuduğu ilçeye taşınmışlardı. Fakat ben unutmadım onu. Unutamadım. Çünkü yıllar geçtikçe, dünyanın sertliğini üzerimde çektikçe daha sık hafızamda yaşatıyordum onu. Tam o zamanki gibi güneş ışıklarının yansıttığı beyaz köşeleri gördüğümde çok hem de çok özlüyordum Dumates’i.
Bu sefer de kendisi buldu beni. Metroda ücretsiz dağıtılan gazeteleri araştırırken gözüm tanıdık bir resime dikildi. Resimde çizilmiş bir tabak dolu kıpkırmızı domatesler, bembeyaz örtü çekilmiş büyük masanın önünde oturmuş sapsarı saçlı kızcağızla esmer erkek çocuk beni çok şaşırttı. Ressamın adı ‘Pimadur’ diye yazılmıştı...
Zile’nin ‘Ağustos’ adlı resim sergisinde her adımda bizler – o zamanki birinci sınıf öğrencileriydik. Mutluyuz, samimiyiz...
‘Ya sen ne oldun’ - diye mi soruyorsunuz? Ne olayım, ben RONO[5]’da metodist olarak çalışıyorum. O eski günlerdeki gibi okullara ‘müfettiş’ olarak geliyorum. Ama hiçbir zaman siyah palto ve siyah şapka giymiyorum gittiğimde. Bazen kot giyiyorum bazen de kareli gömlek... Sertçe ‘Zdraste[6]’ – diyerek de selam vermiyorum. Gardiyan gibi gizlice seyretmiyorm çocukları. Okula geldiğimde çocuklarla daha çok konuşmaya çalışıyorum. Çocukların her birinde Allah’ımızın mühürü konmuş Zile gibi sevmeyi bilenleri arıyorum aralarından...
27-28 Temmuz, sene 2019.
[1] Виноград (vinograd) – Rusça’dan üzüm demek
[2] Холодильник (holodilnik) - Rusça’dan buzdolabı demek
[3] RONO – Milli eğitim bakanlığının ilçe şübesi
[4] Здравствуйте! (Zdravstvuyte!) - Rusça’dan ‘Merhaba!’ demek
[5] RONO – Milli eğitim bakanlığının ilçe şübesi
[6] Zdraste – Rusça’dan ‘Zdravstvuyte’ (Merhaba) kelimesinin basit konuşma şekli.