Eski ve Yeni


 01 Mayıs 2010


ELJAS BEKENULI [1]

Aytbay, bu yıl okuma yazma kursunu bitirdikten sonra Kazakça kitap ve gazeteleri okumaya başladı. 

Bugün yolda çalışan işçilerin tatil günüydü. Aytbay, kızıl işçi kulübüne öğlen gelmişti. Köşedeki masaya oturmuş, elindeki kitabı okuyordu. İşçiler gazete ve dergi okumak için gelip gidiyordu birbiri ardınca odaya. Aytbay’ın onlarla işi gücü yoktu, hâlâ kitabını okuyordu. Kitabı akşama kadar okudu durdu. 

Aytbay kulüpte hiç kimsenin kalmadığını sonradan fark etti. Herkes dağılıp gitmişti. Şaşkınlığı çok geçmeden Aytbay’ın yanına kulübü yöneten yoldaş geldi ve:

“Artık kapatma zamanı geldi; akşam olmak üzere, çıkmıyor musunuz?” dedi. 

“Anlaşıldı. Kitaba dalıp gitmişim, çıkayım artık. Bu kitabı bu gece okuyup yarın getirsem olur mu?” dedi Aytbay. 

“Bu tür kitapları öyle herkese vermiyoruz; ama sana çok lazımsa al”, dedi yoldaş. 

Aytbay kulüpten çıkar çıkmaz bir düşünceye daldı. Kendi kendine “Aman Ya Rabbi, bu kitapta anlatılanların hepsi doğruysa baksı[2] ve falcıların hepsi para için insanı satan kuzgunlarmış demek,” dedi. Bayağı düşündü, barakanın önündeki çimenlerin üstüne uzanarak kitabın kendine gerekli yerlerini okumaya başladı. Biraz sonra kitabı yere koyarak tekrar düşünceye daldı. Hayatı gözünün önünden bir film şeridi gibi geçti. Sonra karısı Kadiyşa’nın hamile kalışı ve oğlunun doğar doğmaz ölüşüne gelince film takıldı kaldı âdeta. 

Aytbay’ın bugün bu kitabı ilgiyle okumasının ve bütün düşüncesinin doğar doğmaz ölen oğlunda yoğunlaşmasının sebebi vardı. 

Okuduğu kitabın konusu anne ve çocuk sağlığıydı. Aytbay canla başla çalışan, alın teriyle geçinen bir kişiydi. Üç dört sığırı olan babası hayattayken Kadiyşa ile evlendirmişti onu. Kadiyşa, Aytbay’ı ne kadar çok seviyorsa Aytbay da Kadiyşa’yı o kadar çok seviyordu. 

Aytbay, bayın[3] otunu ve ekinini biçiyor, Kadiyşa ise bayın ineğini ve devesini sağıyor, tezeğini topluyor, kurutunu kaynatıyor, çamaşırını yıkıyor; hasılı bay evinin bütün işini görüyordu. 

Kadiyşa, Aytbay ile evlendikten sonra dört beş yıl çocuğu olmadı. İkisi de çocuk hasretiyle yandıkları bir zamanda Kadiyşa hamile kaldı, buna Aytbay da Kadiyşa da için için sevindi. 

Kadiyşa

Kadiyşa, hamile olmasına rağmen bayın malını sağdı, tezeğini topladı yani evin bütün işlerini yapmaya devam etti. Köyde yaşayan kadını hamilesin diyerek işten güçten esirgeyen mi var? Özellikle bayın evinde çalışan kadının bir yeri ağrısa bile yatıp dinlenemez. Kadiyşa koşturmaya devam ediyordu. 

Güzdü. Avılın[4] kışlağa yeni konduğu vakitlerdi. Bir gün Kadiyşa akşama kadar çalışıp evvelden topladığı tezeği bay evinin ahırına taşıdı. Akşama doğru iyice hâlsizleşti, omuriliğine korkunç bir sancı saplandı; kasılıp kaldı, ağrılar içinde kendini barakasına zor attı. 

Evde yalnızca Aytbay’ın ihtiyar anası vardı. Kadiyşa’nın başında “Evladım, neren ağrıyor?” diyerek yalnız o oturuyordu. Aytbay geçen gün erkenden tarlaya bayın ekinini biçmeye gitti. 

İki gün sonra ekincilere yemek getiren çocuktan “Aytbay’ın karısı zor bir doğum yapmış, oğlu olmuş diye işittim; lakin çocuğunun ölü mü, diri mi olduğunu bilmiyorum,” haberini duydu. 

Aytbay’ın yüreği yerinden oynadı; bir yandan “Kadiyşa doğurmuş,” haberine seviniyor, diğer yandan “Zor bir doğum yapmış, çocuğu ölü mü, diri mi bilmiyorum.” haberine üzülüyor, nefesi daralıyordu. Akşama avıla gidip gelmeyi düşündü. İşin bir an evvel bitmesini ve akşam olmasını bekledi sabırsızlıkla. Beklerken vakit hiç tez geçer mi? Hem sevinçli hem de üzüntülü bir ruh hâliyle işi bitiren Aytbay, sular kararırken doru öküze binerek Kadiyşa’nın durumunu öğrenmek ve uzun zamandır özlemle beklediği bebeğinin ağlama sesini işitmek üzere avıla doğru yola çıktı. 

Aytbay avıla geldiğinde ahalinin çoğu yatmıştı. Evine girdi, fersiz gaz lambasının yanında anası ve avılın bir iki çocuğu diz çökmüş oturuyordu. Sağ tarafta boylu boyunca uzanmış hareketsiz Kadiyşa yatıyor; ara sıra “Oyy” diyerek inliyordu. Bundan başka ne bir bebek ağlaması ne bir sevinç çığlığı… Ne de neşe belirtisi. Evin içine ölüm sessizliği çökmüş gibiydi. 

Aytbay anasının yüzüne baktı, anasının yüzündeki hüzün ve elemi gördükten sonra içi cız etti. 

“Ana ne oldu, neden böyle üzüntülüsün?” dedi. 

“Üzüntülü değilim, gelin sağolsun yeter,” dedi hiçbir şey sezdirmemeye çalışarak. Aytbay “Çocuktan ümidini kesmiş demek ki…” diye düşündü, üstündeki pösteki parkasını usulca çıkarıp Kadiyşa’nın yanına vardı ve “Kadiyşa  hele nasılsın?” dedi. 

Kadiyşa gözünü açıp konuşanın Aytbay olduğunu anladıktan sonra:

“Şükür, canım sağ, sonrasını bilmiyorum”, dedi zorla. 

Biraz sonra bebeğin belli belirsiz inlemesi işitildi. Aytbay’da çıt yok, parkasına yaslanarak düşünceye daldı. Önce Kadiyşa’nın, sonra çocuğun sağlığını düşünerek hayli yoruldu. Uzun zaman uyuyamadı. Sabaha karşı yarı uyanık yatarken, anasının “Zavallı sabi ölmüş, Allah bize bunu da çok gördü!” sesiyle uyandı. Aytbay kafasını kaldırdı: 

“Ana, ne diyorsun sen?” dedi. 

“Ne diyeceğim, yatıver. Siz sağolun yeter, çocuk ölmüş,” dedi. 

Aytbay’ın uzun zamandır beklediği sevinç birden hüzne dönüştü. Tanrı’nın acımadığı, Tanrı’nın kasten başkaları gibi sevindirmediği bedbaht biri olarak yattı kaldı yerine öylece. 

Sabah herkes kalktıktan sonra Kadiyşa’nın yüzüne baktı, üzüldüler. Vakit geldi, gidip çocuğu defnettikten sonra akşama doğru ekin tarlasına gitti. 

On beş gün kadar yattıktan sonra Kadiyşa da kendine geldi. İyileştikten sonra Kadiyşa da Aytbay da hasretle bekledikleri çocuklarının mezarda yok olup gittiğini düşünmeye başladı. 

Bir gece yattıktan sonra çocuğun nasıl doğup nasıl öldüğünü konuştular. Kadiyşa doğumda nasıl zorlandığını, kadınların neler yaptıklarını anlattı. 

İkisi de çocuğun ya ebe kadının fazla sıkmasından veya ana rahminde yakalandığı bir hastalıktan sakat kalarak öldüğünü düşündü.  

Aytbay bugün bu kitabı okuduktan sonra çocuğunun ölümünü düşündü ve şu sonuca vardı: “Zalim ebe kadın olmasaydı şimdi ‘Anne, Baba’ diyerek dolaşacaktı zavallı çocuk! Bunların hiçbirinin yaptığı iyilik değilmiş demek insana; kendi şan şöhretleri için, mal mülk, para pul için emci[5] ve baksı oluyorlarmış demek ki! Tabi ki bunların hepsi eski âdet!” 

Aytbay şimdi başka bir düşünmeye başladı: Kadiyşa yeni hamile, bir iki ay sonra doğum yapacak. Kendi yanında çalışıyor artık. Şimdi Kadiyşa’yı o ebe kadınların eline düşürmemek lazım diyerek kitabı okumaya devam etti. Barakanın arkasından:

Hey, gel çayını iç, diye bir ses işitti. Bu, Kadiyşa’nın sesiydi. Aytbay sesin geldiği tarafa baktı ve elini sallayarak:

“Buraya gelir misin?” dedi. 

Kadiyşa paytak paytak yürüyerek Aytbay’ın yanına geldi. Aytbay otur dedi karısına. 

“Söyle bakalım, ne oldu, sabahtan beri eve uğramadın?” dedi Kadiyşa. Aytbay otur diyerek eteğinden çekti. Kadiyşa oturur oturmaz Aytbay: 

“Çocuğu öldüren ebe kadınmış,” dedi. 

“Nereden biliyorsun?”

“Bu kitabı okuduktan sonra anladım.”

“Ne diyor kitapta?” 

“Aytbay kitabın önemli saydığı yerlerini Kadiyşa’ya okudu. Kadiyşa herhâlde doğrudur” diyerek okudukları yazıya hayret etti. 

Aytbay:

“Artık işi gücü bırak sen. Kendine dikkat et, doğum yaklaştıkça çalışmak zararlıdır, diyor. Seni bu avıldaki dayılarından birinin evine götürüp bırakayım; bebeğimizi doğuruncaya kadar kendine bak. Dinlen orada”, dedi. 

Kadiyşa: “Olmaz, yalnız başına sen ne yapacaksın? Ben sizin verdiğiniz toprakları dökmekten, doru öküzün başını çekmekten, su getirmekten, çay demleyip yemek pişirmekten başka bir şey yapmıyorum ki!” dedi.

Aytbay tekrar günü yaklaşan hamile kadının çalışmasının zararlı olduğunu anlattı Kadiyşa’ya. Kalkıp birlikte barakaya çay içmeye gittiler. Güneş bütün dünyayı kızıl ışıklarıyla aydınlatıyordu. 

 

* * *

Bir buçuk ay geçti. 

Tam öğle vaktiydi. Yol insan kaynıyordu. Herkes harıl harıl çalışıyor; kimi dolduruyor, kimi döküyor, kimi de düzeltiyor; yani kimse boş durmuyordu. Yorulan hayvanı dinlendirmek isteyen Aytbay toprağı el arabasıyla taşıyordu. 

Taya binmiş bir çocuk hantal hantal geldi ve “Karının sancısı tuttu,” dedi Aytbay’a. 

Aytbay elindeki küreği ve el arabasını yere fırlatıp “İn aşağı, tayını bana ver!” diyerek ata bindi ve yol üstündeki sağlık ocağına doğru sürdü atını. Orada ebe vardı. Bir gün önce gidip ebeyle konuşmuştu. 

Aytbay, ebeyi eve getirdiğinde Kadiyşa’nın sancısı iyice artmış, kadıncağız inlemeye başlamıştı. Aytbay ile ebe eve girdiğinde içeri kadın doluydu. Biri tavana ip asıyor, diğeri peşkir hazırlıyor, kısacası her biri kendince bir şeyler yapıyordu. 

Ebe kadın Aytbay’a Rusça: 

“Bu kadın kalabalığının hiç lüzumu yok!” dedi. 

“Hepiniz dışarı çıkın, elinden iş gelen bir iki kadın kalsın. Diğerleri darılmasınlar ve evlerine dönsünler,” dedi Aytbay. 

“Aman ya Rabbi, bu ne diyor; ne idiği belirsiz bir kadını getirmiş ve bizi kovuyor?” diyerek kimi suratını asarak kimi burnunu kıvırarak evden çıkmaya başladı. 

Ebenin eli ne kadar da uz. Yatağı güzelce yere serdi ve Kadiyşa’yı yatırdı. Semaverde su kaynattırdı, sonra suyu ılıttı; hazırlıklar çok iyi gidiyordu. 

Kadiyşa eskisi gibi zorlanmadı, korkmadı. Çok rahat bir şekilde yatıyordu. Ebenin yardımıyla nur topu gibi bir oğlan doğurdu. Kadiyşa da Aytbay da deliler gibi sevindi, ebeye tekrar tekrar teşekkür ettiler. Aytbay hediye olarak ebeye bir som[6] para verdi; fakat ebe:

“Biz paramızı hazineden alıyoruz, bu parayla çocuğu saracak bez alın”, diyerek parayı geri çevirdi. 

“Sonra yine gelip bebeğin durumunu kontrol edeceğim.” Şimdi size şunu söylemek isterim: Çocuğa hazineden para veriliyor; hatta çocuğun ölse bile masraflar için de para veriliyor. 

Sonra sosyal yardım kurumundan parayı nasıl alacaklarını anlattı. 

Aytbay, tekrar tekrar elini sıktı ebenin ve bildiği bütün güzel sözlerle teşekkür ederek uğurladı ebeyi. 

Dört beş gün sonra Aytbay ile Kadiyşa, çocuğu sosyal yardım kurumuna götürdü, yirmi som kadar para aldı. 

Aytbay, bütün bu yaşadıklarını kitaptan okumuştu. Kitap ona ve dünyasına çok şey kattı. Ebenin yardımıyla Kadiyşa’nın sağ salim doğurmasına deliler gibi sevindi Aytbay. 

Artık Aytbay’ın ikinci çocuğu iki yaşında ve koşturup duruyor ortalıkta. Eğer ilk çocuğu sağ olsaydı ata binerdi şimdi. 

 


 

[1] Eljas Bekenulı, Kökşetaw’da doğdu. Gerçek adı İliyas’tır. 1922-1924 yılları arasında Orınbor’da (Orenburg) İşçi Fakültesi’nde okudu. 1925-1928 yıllarında Eñbekşi Qazaq gazetesinde çalıştı. 1929-1931 yıllarında Qızıljar’daki Keñes Awılı gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. 1931-1933 yıllarında Awıl Kommunisi gazetesinde yazı işleri müdürü yardımcısı oldu. 1933-1934 yıllarında Oral’daki Ekpindi Qurılıs gazetesinde çalıştı. 1935-1938 yılları arasında Kuzey Kazakistan’da çıkan Lenin Tuwı gazetesinde, Kazakistan Cumhuriyeti bakanlar Kurulu’nun basın bölümünde çalıştı. 

İlk hikâyesi Biydiñ Jawızdığı ile ikinci hikâyesi Ultşıl 1922 yılında Qızıl Qazaqstan dergisinde yayınlandı. Sonraları yeni dönem manzaraları ve hayat tarzını, anaları, Petropavl ve Kökşetaw şehrini kuran işçilerin yaşayışını tarihî olaylarla ilişkilendirerek anlattığı Jämiyla Qalay Sawattı Boldı (1927), Jaña Säwlesi (1929), Bizdiñ Eñbek (1934), Jaña Jol Boyında (1939) adlı hikâyeleri yayınlandı. E. Bekenulı edebiyat araştırmacısı olarak da M. Äwezulı, S. Muqanulı, Ş. İymanbayulı gibi yazarların hayatları ve sanatlarına dair yazılar yazdı. Ayrıca yirmili yıllardaki Kazak edebiyatı hakkında da önemli fikirler ortaya koydu.

[2] Baqsı: Emcilik, kâhinlik, sihirbazlık gibi vazifeler üstlenen, olağanüstü güçlere sahip olduğuna inanılan kişidir.   Balger ise aslında falcı demektir. Çoğu zaman bu iki söz baqsı–balger şeklinde birlikte kullanılır.

[3] Bay: mal mülk sahibi, zengin kişi demektir. Sovyet terminolojisinde Türkçedeki “ağa” sözüne karşılık gelecek şekilde kullanılmıştır. 

[4] Awıl: keçe çadırlardan (kiyiz üy) kurulmuş Kazak obasıdır. Bugünkü Kazakçada köy anlamında kullanılmaktadır.

[5] Emci: ananevi yöntemlerle tedavi yapan halk tabibi demektir. 

[6] Som: Kazak, Kırgız ve Özbeklerin Sovyet rublesine verdiği isimdir. Bugün de Kırgız ve Özbek para birimi somdur. 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 41. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 41. Sayı