HaftanınÇok Okunanları
HİDAYET ORUÇOV 1
Tahircan Muhammed, Mukaddes Mirza 2
Coşkun Haliloğlu 3
Fatih Sultan Yılmaz 4
MEHMET ALİ KALKAN 5
ELMİRA ACIKANOAVA 6
Coşkun Haliloğlu 7
Dünya gittikçe masmavi ekranın derinliklerine doğru süzülüyordu. İnsanlar artık evlerinde değil "profillerinde" yaşıyorlardı. Onlar kendi aralarında konuşmuyorlar, sadece "post" yazışarak birbirlerinin "avatar"larına bakıyorlardı. Onlara gökyüzündeki güneşten ekran arkasındaki yaşam daha çok ışık saçıyor, daha güzel görünüyor gibiydi.
* * *
Benim 24 "account"um var. Her biri kendi resmi, kendi sesi, kendi dünyası ile yaşıyor. Onlar sanal âlemde diğerlerine ayak uydurarak şan şakrak gün geçirip, çoğunluğun içinde görülmesine rağmen, topluma fazla açılamazlar.
Onlardan bir tanesi öğretmendir. Ancak hayat şartlarından dolayı başka işlerle meşgul oluyor. Bir diğeri ise tek başına yaşayan annedir. Kendi ailesine sahip çıkamayan erkekler hakkında sık sık fikir beyan ediyor. Bazen hayaller kurar. Bazen de yaşamında karşılaştıkları zorluklardan bahseder ve onlara kendi düşüncelerini de ekler. Ayrıca kendi gerçek ismini sakladığını da söylemekten çekinmez. Üçüncüsü sokaklarda gezinen sıradan, ancak şakacı bir delikanlı. Hep komik şakaları ortaya atarak insanları neşelendirmesini bilir. Kimi zaman bel altı olayları içeren fıkraları da paylaşıveriyor.
Bir tane de güzel kız var. Kimileriyle dalga geçiyor ve zaman zaman önemli fikirler ortaya atarak tartışma yaratır. Kafası bozulursa dünyadaki tüm canlı varlıkları düşman ilan ederek insan sınıfında olan herkesi bir kazanda kaynatıp suyunu etrafa serpiverir.
Sıvacı ise iki kelime yazsa beş yazım yanlışı yapar. Buna rağmen bazen kendi seviyesine göre kendi düşüncelerini paylaşır. Kimi zaman tartışmalara da karışır. Ve diğerleri de var.
Hepsi çeşitli alanlarla ilgili önemli meseleleri ortaya atar, çok popüler olan videoları paylaşır, aynı zamanda gündeme gelen bazı olaylar hakkında kendi düşüncelerini bildirerek milleti kimi zaman mutlu ederken kimi zaman da düşündürür. Yaklaşık on tanesi baya popülerken diğerleri de onlara destekçi pozisyonda. Onlar çeşitli ve farklı görünseler de hepsini birleştiren bir şey var. O da benim. Onların her biri benim. Ben binlerce insanın okuyacağı yazılar yazıyorum. Yazdıklarım bazen komik, bazen hançer gibi keskin, bazen de kurşun uçlu ok gibi tam kalplere saplanır.
İnsanların kusurlarını açığa çıkarır, düşeni tekmeler, kızgın közü körükleyerek ateşe dönüştürür, kimilerine çamur atar, sitem eder, lanetler, kinayeli konuşur.
Ancak ben bütün bunları öylesine yapmıyorum. Bunun için ücret ödüyorlar. Bazen büyük miktarlar alırım. Ara sıra öylesine şakacıktan yazdıklarım da oluyor. Ancak o başka bir durum. Genellikle keskin nişancı gibiyimdir. Gerçekten nişan aldığımı tam isabet alnından vururum. Tıpkı sırt üstü düşmüş gibi olurlar. Düşmanına acımayan asker gibi bende de hiç acıma duygusu yoktur. Daha açık bir ifadeyle ben sadece emirleri yerine getiren memura ya da bir yere yemek götüren kuryeye benziyordum. Ancak bir gün sabah uyanınca aynada kendimi tanıyamadım. Ve her şey o gün başladı...
* * *
Adam dizüstü bilgisayarını, telefonunu kapattı. Ardından televizyonunun fişini çekti. Çünkü bunlar üzerinden birileri onun hayatını takip ediyormuşçasına rahatsız oluyordu. Şimdi biraz kendini rahat hissederek masasının başına geldi ve çoktandır kullanılmadığından tozlanmış olan defterini açarak yazmaya başladı.
Hafif şişman olan vücuduna adeta yapışmış olan üzerindeki kıyafetinden onun aldığı her nefesi fark ediliyordu. Kambur halinde sabahtan akşama kadar dizüstü bilgisayarından gözlerini ayırmadan oturma adeti ona artık bir hastalık gibi yapışmış durumdaydı. Kendisi ise adeta bu hastalıktan kurtulmanın yollarını arayan hasta gibi rengi kaçmış, suratı asık, kaşları çatık, içini kemiren düşünceler etrafında kıvranıp duruyordu. 20 - 25 yaşlarında olmasına rağmen çok şey yaşamış, görmüş ihtiyar gibi mülayimdi. Gözlüğü takılı, kalemini sıkarak bazen de çevirerek düşüncelere dalıp gidiyordu. Bir müddet sonra dalga gibi kıvraklaşmış saçlarını elleriyle arkaya yöneltti ve yeni sayfa üzerine yazmaya başladı.
Gölgeler dirilirken...
Hakikaten, ben çocukken iyi bir gazeteci olacağım derdim. Daha sonra Allah’ın emriyle sevdiğim mesleğime hazırlayan bir eğitim kurumunu kazandım. Üst sınıfta okurken gerçek gazetecinin nasıl olması gerektiğini göstermek istedim. Sosyal medya sayfalarımı birbirleriyle ilişkilendirerek ciddi anlamda bu işle uğraşmaya başladım. Bir keresinde okuduğum üniversitede başarılı öğrencilerin neden burs kazanamadıklarını, hocaların aynı ders notlarıyla yıllarca aynı derslere girdiklerini, oysa yeni bilgiler ekleyerek güncellemeleri gerektiğini dile getirdim. Bütün bunları kendi ismimi açık belirterek herhangi bir kötü niyet olmaksızın söz konusu eksikliklerin giderilmesi umuduyla yazmıştım. Daha sonra toplumun pek fark etmediği fakat dünyayı güzelleştiren bazı insanlar hakkında yazdım. Bunun için epey zahmetle o tür insanları arayıp bularak ilginç materyaller topladım. Fakat kimse tepki göstermedi. İki tane “beğeni”, bir tane “yorum”. Bir tane de ağlayacak durumda olan “emoji” var.
Adeta duvarlarında yumuşak şeyler yapıştırılmış ses kayıt kabinine haykırarak girmiş gibi hissettim. Acı çığlığım benden çok uzağa yayılmadan dar odaya sinerek kayboldu, gitti.
Benim ilk “virüs” bildirimim sadece kendim için oluşturduğum “feyk” hesabımdan yayıldı. İşte şimdi görün. O da tesadüfen oldu. Öğrencilerden sık duyduğum, ancak gerçeklik payının ne kadar olduğunu bilmediğim bir olay hakkında. Fizik dersine giren bir profesörün bir öğrencinin bitirme tezini üzerinde çok değişiklik yapmadan kopyaladığını ve dolayısıyla ayıp olmasına rağmen öğrencinin fikrini çalmış olduğunu paylaşıverdim. Toplamı iki bine bile yetmeyen takipçisi var o hesabımdaki deminki haberi hemen bazı insanların paylaşmaya başladığını gördüm. Galiba ona düşman olanlar epey çok ki, benim kim olduğuma bile bakmadan o paylaşımımı her tarafa yaymaya başladılar. Nedense profesör tarafından hiç kimse benim kim olduğumla ilgilenmediler. Sonra aldığım duyumlara göre o hoca perişan bir duruma düşmüş ve çok geçmeden işinden ayrılarak başka işe başlamış.
Daha sonsa kendi notebookumdan yaklaşık on tane yeni hesap oluşturdum. Her birinin sayfasına gereken bilgileri yazıp süsleyerek aktif hale getirdim ve diğerlere arkadaşlık göndererek, çeşitli fikirler paylaşarak, yeni “arkadaş”lar edinerek çok geçmeden altı ay içerisinde sanal aleme “öz” olmaya başladım. Ardından zamanla daha on yeni hesap eklendi. Onların dışında telefonumda da 5 tanesi vardı. O arada IT alanıyla ilgili eğitim almaya da yetiştim. Nedense bu iş bana daha keyifli olmaya başladı. Aşırı merakım yüzünden önceleri kimi insanların davranışlarını görünce onu bir hikâyenin kahramanına dönüştürmek arzusundaysam şimdi ise sosyal medyada yeni kahramanlarımı yaratmaya başladım. Onların bazıları benim sayfamı ziyaret ederek destekte bulunurken kimileri de eleştirip gidiyorlardı. Bazen bu tartışmalar uzadıkça uzuyordu. Tabi, bunların hepsi okurların artması, sayfamın daha geniş kitleye ulaşması için özellikle yapıldı. Bazı hesaplarım da birbirleriyle hiç karşılaşmıyordu. Adeta iki farklı dünyada yaşıyorlar gibiydiler. Kısacası sosyal medya hesaplarım üzerinden herhangi bir meseleyi gündeme getirirsem göz ardı edilmeyecek, illaki karşılığını alacak dikkat çeker duruma geldi. Bense bazen ciddi, bazen mizah ya da dalga geçer tarzı üslupla yazmaya devam ediyorum. “Skreenshot” belgelerini katarak çeşitli kamuoyu yoklaması yapıyorum. Bugüne kadar sayfamı yalnız tanıdıklarım takip ediyorsa şimdi artık öğrenciler, hatta diğer eğitim kurumlarının öğrencileri ve hocaları da takip etmeye başladılar. Dolayısıyla ben bu işe daha çok sarıldım. Her gün normal “sosyal medya içerik paylaşım planı” oluşturuyorum. Yapay zekânın yönlendirmesi ve çeşitli programların yardımıyla ilginç videoları, karikatürleri paylaşıyorum. Takipçilerim gittikçe çoğalıyor, hatta siyasetçiler, yüksek devlet memurları hesabıma abone olmaya başladılar. Birkaç ay içerisinde on binlerce abonem oldu. Daha sonra diğer olaylar kendiliğinden gelişiverdi. Üniversiteyi tamamladıktan sonra sabit bir iş aramama izin vermeden çeşitli “siparişler” gelmeye başladı. Çevrem ve ufkum genişleyerek çeşitli yönlere yönelmeye başladım. Artık sadece “sipariş” ile yazıyordum. Ben başka insanlara büyük bir ekiple çalışıyorum demişsem de aslında kendim tek başıma “hallediyordum”. Ekibim, sadece ben kendim idim. Benim hatta kendi hesabımdan da popüler olan fake’lerim vardı. Öylelerinden bir tane de değil birkaçı yaşıyordu. Sosyal ağda oluşturduğum kanallarım da gruplarım da oldukça canlıydı. Yazdıklarımı onlarla paylaşırsam hemen yücelterek yayıveriyorlardı.
Önceleri sadece kendi düşüncelerimi paylaşmak için yazıyorsam şimdi artık gelir kaynağı olarak görmeye başladım. “Sipariş” olursa “birisi var, ona söyleyeyim” derim. Kim nereden duyuyor bilmiyorum, kısacası “müşterilerim” peş peşe geliyordu. Siyasetçiler, ticaretle uğraşanlar, esnaflar, iş adamları, hatta benim tanımak ve görmek istemediğim insanlar bile bana başvurmaya başladılar.
* * *
Ben yokum, ancak 24 yüzüm vardır. Benim sahibim yok, sadece “müşteri” var, vicdan yok, ancak hedef göstermek vardır.
Her "account"umun kendi kaderi var. Ben onları bir “login” ya da “avatar” olarak değil insan olarak yarattım. Çok ilginçtir ki, bana bazen onlar gerçekten kendi hayatlarını yaşıyorlarmış gibi geliyor. Her birini kimsenin açamadığı şifrelerle koruma altına alarak sağlamlaştırmıştım. Yapay zekanın yardımıyla bazen kendim için bile yenilik olan düşünceleri paylaşırım. Çeşitli programlarla videoları kopyalayıp montajlayarak yeni renk, yeni imaj veririm. Zaten sanal dünyada tartışmalı olan bir bilgiyi ortaya atsan tamam, kemik için kapışan köpekler gibi herkes kendi sesini duyurmak için adeta yarışa girerler. Ahir zaman adamı akla karayı ayırt etmez, içindeki sıkıntılarını, stresini, kalbinde birikmiş kötülüklerini uygun ortam buldu mu hemen döküverirler. Düşeni kaldırmaktansa ayakları altında ezerek çamura bulayıp giderler. Kısacası bu âlemde de hayvanca duygular, bencillikler ağır basar, dolayısıyla gerçek yaşamdan çok farklı değildir. Başkalarının özel hayatını takip etmeyi severler. Kimilerine kıskançlıkla bakarken kimilerine de imrenerek överler. Benim "account"larım da öyleler, tıpkı insanlar gibi. Bazen onlarla gerçekten de sohbet ederim. Gerçek insanlardan alamadığım şevki onlardan alırım. Beni büyütmekten vazgeçerek anneanneme bırakıp giden annemden, hayvansı duygularının keyfini çıkardıktan sonra annemi hamile bırakıp giden babamdan görmediğim sevgiyi bazen onlardan görüyorum. Çünkü onlar beni dinliyor, benimle beraber üzülür ve benimle beraber sevinirler.
“Öğretmen 64” şimdiki sistemden nefret eden, artık bu hayattan bıkmış eski öğretmendir. Genellikle maneviyat hakkında, şimdiki nesillerle ilgili çarpıcı düşüncelerini paylaşır. Onu destekleyenler de çok. “Aksakal”ın sayfasında da bazen günümüz gençlerinden memnun olmayanlar toplanıverirler. Çoğu kişi ona oldukça hürmetle hitap ederler. O çoğu zaman bana bile gerçek insan gibi görünüyordu. Onun tipi ben henüz genç delikanlıyken vefat etmiş dedeme benziyordu. Daha sonraki yıllarda hayatımda ona benzer insanları çok gördüm. Gerçekten de o bana çok yakın arkadaşım gibiydi. Bazen hayal kurarken onun yüzünü, elinde evrak çantasıyla gezdiğini göz önünde canlandırıyordum.
“Amazonka” bekar bir kadındır. Çok duygusal ve cilvelidir. Namazlı niyazlı görünenlerin açığını bularak onlarla dalga geçer. Vücudunun bazı kısımlarının resmini paylaşarak erkeklerin aklını başından alır. Bacaklarını, belini, göğüs kenarlarını tüm hatlarıyla meydana çıkaran yüzü arkaya dönük yarı çıplak resimlerini bazı programların yardımıyla kusursuzlaştırılarak adeta gerçekmiş gibi sunar ve yanına da şehvetli cümleler ekler. Onun bu “komplo”suna erkekler bal tabağına konan arılar gibi bir anda çullanırlar. Bununla birlikte ara sıra anlamlı ve özlü sözlerden de ortaya atma huyu vardır. Aynı zamanda “Ahirete gideceğiz diye ölüm gününü bekleyip durmaktansa bu dünyadaki hayatın gerçek keyfini çıkaralım” gibi çarpıcı sloganlar da paylaşıverir. Etik kurallarının sınırlarını aşan sözlere sıkça başvurur. Bir keresinde talihsiz bir masum erkek onun Messenger uygulamasından yazarak dertleşmeye başladı. İçini dökerek eşiyle kavgalı olduğunu anlatınca öteki cilvelim hemen “öyle bir kadınla hayatın boyunca uğraşıp durmaktansa ayrıl gitsin, kendine acı” deyivermişti. Hatta onunla dalga geçerek kendisiyle randevulaşmış ve görüşünce alnından öpeceğini de vadetmişti. Tabi ki, bunların hepsi şakaydı. Ancak öteki salak meğerse buna inanmış ve eşiyle de ayrılmışmış. Hanımını döverek evinden kovduğunu bile ona gizlemeden anlatmıştı. Öylece aralarında iki çocuğu olan bir aile dağılıp gitmişti. Daha sonra ne olduğunu bilmiyorum, epey bir süre mesajlarına devam etti ve daha sonra kayboldu. Bu “orospu sayfam” birçok erkeğin kafasını karıştırmakla kalmayıp bazılarını da uçurumdan attı. Gerçekten de bir defasında yaşı ilerlemiş birisi ona sürekli meşgul ederek mesaj gönderip duruyordu, o da onu görüşmeye davet ederek tam vakit saatini, yerini netleştirdikten sonra aralarındaki yazışmaları o adamın hanımına göndererek herkesin önünde rezil etmişti.
“Aslan777”, kanı kaynayan vatansever bir delikanlıdır. Onun postları “kalpten” yazılır. Kendi ülkesinden uzakta yaşıyor. Vatanını özlüyor. Dünya politikasını tartışır, avucunun içi gibi bilir. Önemli güncel olayları paylaşır, kimi zaman bazı bürokratların açığını buluyor. Bu sebeple onun da kendi takipçileri vardır. Paylaştıkları çoğu zaman iki farklı fikir oluşturur ve kendi takipçilerinin tartışmaya girerek ağız dalaşı etmelerine neden olur. En önemlisi de devlette makam sahibi, siyasete yakın insanların “siparişlerini” yerine getirmek için çok elverişlidir. Onu her zaman destekleyen “erkinAli” diye birisi de vardır. Yazdığı bir cümleden birkaç yazım hatasını bulmak mümkündür. Onun da kendi fikirleri vardır. Durumu pek iç açıcı olmazsa da her zaman neşeli görünür, ilginç fikirler ortaya atar.
“Yaratman” ise en tehlikelisi ve ciddi olanıdır. O bir “uzman”, “analist”, “nesnellik illüzyonu” yaratır. Yapay zekayla milletin kafasını karıştırır, meşgul eder. Böyle “kahramanlar” bende yeterince vardır. Onların her biri benim günahım, benim başarım, benim sınırsız hayal gücüm ve refleksimdir. Fakat canım değildir.
* * *
Sabahleyin e-postamı kontrol ettim. Her zamanki gibi adresim, "account"larım mesajlarla dolmuş. Gelen kutusu’nu açtığımda “Şu salak bloggerin haddini bildirir misin? Kendini sanki bir şey zannediyor” cümlesi hemen gözüme çarptı. Bunu daha önce “siparişini” yerine getirmiş olduğum bir bürokrat yazmış. Daha dün bir blogger onun hakkında olumsuz şeyler söylüyordu. Ayrıntılı okumadım ve “lazımsam kendisi arar” diye düşündüm. “Bu sefer ondan iyice para koparmam lazım..” Gelen onca mektup içerisinden bir başlık dikkatimi çekti. Adı belirsiz. Sadece ek’e eklenmiş ve kısaca “Onu mahvet, düştüğü yerden kalkamaması lazım” diyordu. Dosyayı açtım. Önümde yaklaşık otuz yaşlarında olan bir hanımın resmi duruyordu. Yüzü tanıdık birisine benziyor. Lanet olası pürdikkat bakıyorum ama çıkartamıyorum. Ta bir zamanlar aşkıyla yanıp tutuştuğum kızı görmüşüm gibi içimde bir sıcaklık dolaşıyor. Fakat hiç hatırlayamadım. Gülümsemesi içten, hoş, kendisi çok güzel, alnı açık, gözleri alev gibi parlıyordu. Psikologmuş. Şimdi ona ne gibi “çamurlar” atmam lazım, tuhaf bir durum. Eskiden beri alışıldığı gibi ona saldırmak için önce videolarını arayıp buldum. Her zamanki gibi onun zayıf yönünü öğrenmek istedim. Kızı mahvetmek için “malzeme” bulmam lazımdı. Ekranda “makyajsız” hanımefendi ağır ağır konuşuyordu. Konuşması dikkat çekiciydi. Adeta her kelimesi karşısındakini kucaklıyor gibiydi. O, Allah inancı, merhametlilik, hoşgörü gibi konularla ilgili konuşuyordu. Hiçbir olumsuz fikir yoktu. Ben onun video derslerini arka arkaya dikkatle izliyordum. Artık nedense “malzeme” için değil olağan bir istekle seyretmeye başladım. Kız kendi takipçi kitlesiyle oldukça içten konuşuyormuş. Çeşitli sorular ve ona karşı oldukça inandırıcı ve isabetli cevaplar, güzel yorumlar, memnuniyetlerini dile getiren sözler… Kısacası şu delirmiş toplumu o tedavi ediyormuş. Tövbe, estağfurullah. Çok şaşırdım. Kimin yolunu kesmiş olabilir, acaba? Çok ilginç.
Videoyu durdurdum. “Diana!” dedim içimden. Adı güzelmiş. Eğer yanlış hatırlamıyorsam “temizlik”, “arılık” anlamına gelir herhalde. Yanılmış da olabilirim. O an hayatımda ilk defa bir “post” paylaşımı yapamadım. Çünkü ben onu “kırarsam” sadece tek bir insanı değil onun eline tutunan birçok insanın dünyasını karartacağımı anladım. Klavye üzerindeki parmaklarım adeta donup kaldı. Kafam karıştı, kulaklarımda bir uğultu hissettim. Dizüstü bilgisayarımı kapatarak yerimden kalktım. Pencereye baktım. Sokakta insanlar dolaşıyorlar. “Onlar gerçek insanlar değil mi?” Düşünmeye başladım. Onlar “avatarlar” değil, “etiketler” değil. Ve o an çoktandır görülmemiş bir utanç duydum.
Bilgisayarıma yaklaştım ve yeniden açarak e-postama gelen kızla ilgili deminki siparişi işaretledim. Ardından bu mektubu “sil” butonuna bastım. Daha sonra “kopyasını”, ardından “çöp kutusunu” açarak tümünü sildim. Gönlüm biraz ferahlamış oldu. Kendime kahve doldurarak ilk defa keyifle yudumluyordum. Birden açık duran monitörde mektup geldiğine dair bir işaret belirdi:
“Gerçekten bundan vazgeçmek istiyor musunuz?” Adı belirsiz bir e-posta. Küçük bir yara gibi siyah noktadan mektup gelmiş. Beş dakika sonra ikinci mektup:
“Biz sizin kim olduğunuzu biliyoruz.” Telefonumun ekranına evimin resmi belirdi. Uydudan alınmış. Küçük fakat hoş olmayan bir durumdur. Daha sonra benim “feyklerimin” listesi geldi. Dünyam alt üst oldu. Kurduğum şehirlerdeki evler arka arkaya yıkılıyor gibi içimde bir korku oluştu. Aceleyle diz üstü bilgisayarımı, Wi-Fi’ı kapattım. Sonra telefonumu… Sadece klavyeden uzak olmak istiyordum. Çünkü hem telefonun hem bilgisayarın her köşesinde ekranın arkasında ben vardım. O an kendimi dışarıdan başka birisinin gözüyle bakmaya çalıştım. Fakat kendimi tanıyamıyordum.
Askının üzerinde çoktandır giyilmemiş siyah kepi bastırarak giydim ve siyah montumun yakasını dik kaldırarak asansörle aşağıya iniverdim. Dairemden dışarı çıkınca sonbahar esintisinin alnımı okşadığını hissederek birazcık rahatladım. Hiçbir şeyi düşünmeden ve hiç durmadan öne doğru yürümek istedim. Fakat lanet olası o kimdi? Beni takip edenler mi var? O kız bunlara o kadar ne kötülük yapmış olabilir? gibi sorular peşimi bir türlü bırakmıyordu. Sonra “belki beni iyi tanıyan birisi, benim size bahsetmiş olduğum orospu kadın kılığında görünerek erkekleri kötü yola saptırdığı gibi benimle alay ediyordur” diye düşündüm. Ah, kim bilir..? Kahrolası..
* * *
Sokakta avare avare dolaşıyordum. Yüksek binaların arasından geçen sokaklarda öylesine yürüyordum. Şehir, rengi kaçmış gibi ancak hareketli göründü. Bir yerde çığlık atarak çocuklar oyun oynuyorlar. Eczanenin yanında iki yaşlı kadın bir şeyler hakkında konuşuyorlar. Bir taksici de yayaya kızıyor. “Ne kadar mutlu insanlar” dedim içimden onlara imrenerek. Herkes kendi işiyle uğraşıyor, bir tek ben “hiç kimse” değilmişim gibi geliyor. Yakınlarda kitap mağazasının arkasında üzeri beyaz brandalı açık bir yer vardı. Nedense orada yoğun bir kalabalık birisinin konuşmasını dinliyormuş. Yanlarına yaklaştım. Konuşanın sesi ince ve naif olmasına rağmen herkese ulaşarak sinip gidiyor gibiydi. Millet de ondan gözünü ayıramadan oturuyordu. Öteki kadın da ilişki konusunu anlatıyor, galiba. “Biz gerçekten konuşmayı unuttuk. Hemen tartışmaya başlıyoruz. Başkalarını suçlayarak sadece kendimizinkinin doğru olduğunu düşünüyoruz ve ona inanıyoruz. Ancak genellikle bağrışmanın arkasında korku, saldırganlığın arkasında da umutsuzluk vardır.” diyordu. “Bize anlatır mısınız, sinirlenince ne yapıyorsunuz?” Ötede oturan birisi böyle sordu. O anda dondum da kaldım. Çünkü bu “O” idi, resimdeki, videodaki kız. Öbürünün cevabını duymadım.
Önümde diz kapaklarını örten kısa yağmurluk giyen ince beli kuşaklı güzel hanımefendi duruyor. Kafasında ince yün örgü ipinden dokunmuş yuvarlak başlık. Uzun, kahverengi saçlarını örerek arkasına atmış. Büyük elâ gözlerine bembeyaz yüzü yakışıyor. Adeta Fransız kızlarını andırıyor. Aslında ben onu yok etmem lazımdı. Ancak o tam karşımda tüm güzelliğiyle capcanlı duruyor. Aşırı dokunulmaz kutsal bire varlık değil, gerçek bir insan, hoş bir bayan. Ben oradan ayrılmak istedim, fakat ayrılamadım. Ne olduğu belirsiz bir güç beni ona çekiyordu. O, masaya yaklaşarak üzerinde duran kitapları imzalayıp başkalarına dağıtmaya başladı. Daha sonra “size imza lazım mı?” dedi, aniden bana bakarak. Omuz kaldırdım: Affedersiniz, anlayamadım?
“Siz saklanmışçasına kenarda duruyordunuz. Ben belki çekiniyor diye düşünmüştüm.” O hafif gülümsedi.
Ben ağzımı açtım ama ne diyeceğimi bilemedim.
Kız kitapları bir torbaya yerleştirdikten sonra büyük bir kalın kâğıdı rulo haline getirerek koltuğuna sıkıştırdı. Omzuna astığı torbayı düzeltirken koltuğundaki sıkışan kâğıt yere düştü. Ben onu hızlıca yerden aldım ve omzundaki kitapları da almak için elimi uzattım:
O biraz kararsız kaldı. Tamam demişçesine başını sallayarak kitapların olduğu torbayı bana verdi ve elimdeki kâğıdı kendisi aldı. İkimiz epey bir mesafe konuşarak yürümeye devam ettik. Nedense ondan uzaklaşmak istemiyordum. Onunla tüm gece boyunca bile hiç durmadan konuşmaya hazırdım. O benim içimdeki düzeni tamamen alt üst etmiş gibiydi. Ben hemen ona ertesi günü tekrar görüşme teklifinde bulundum ve o da kabul etti. Eve ancak gece yarısı döndüm. Onun sesi sürekli kulağımda yankılanıyordu. “Dikkat et buradan geçen adam”.
Ertesi günü ikimiz müzeye, oradan şehir kenarındaki nehrin kenarına gittik. İçimde bugüne kadar böyle bir duygu hiç olmamıştı. Kendimi rengarenk, güzel bir çayırda dolaşan kelebek gibi hissettim. Uzun zamandır ilk defa yaşadığımı hissettim. Ve o an birden irkildim. “Âşık oldum galiba.”
O, o kadar genç olmasına rağmen çok eğitimliydi. Üstelik de oldukça iyi niyetliymiş. Babası din işlerinde memur, annesi ise çiçekçiymiş. Anne-babasının şefkatiyle hiçbir kötülük görmeden büyümüş insanlar genelde böyle olur. Böyle insanlar hayatı, dünyadaki herkesi severler. Kimseden bir kötülük aramazlar. Yardıma muhtaçlara yardım eder, adaletsizlikleri görünce kalbi sızlar, gönül dünyası alt üst olurlar. Ağızdan çıkan her söze inanırlar.
Bir keresinde şöyle soru yönelttim:
̶ “Biz anonim yorumlardan travma alıyoruz”, dedin ya. Belki onlar hayatta kendini öne çıkarmaktan utanırlar.
̶ Bana göre o da insanları kandırmanın bir diğer versiyonudur. Her insan çevresindekilere, topluma, en önemlisi de kendisine karşı dürüst olmalıdır. Dolandırıcılık ve hileciliğin ruhu Dolus hakkında okumuş muydunuz?
̶ Hayır.
̶ Yunan mitolojisinde anlatılır. Efsaneye göre Prometheus kilden gerçeğin imgesini yaparken başka işler araya girer ve onlarla meşgul olurken Dolus fırsattan yararlanarak gerçeğin kopyasını yapıverir. Ancak onun yaptığı imge Prometheus’un yaptığına genel olarak benzese de ayakları eksik kalır. Dolayısıyla yürüyemiyordu. Diğer gerçek ise ürüyüp hareket edebiliyordu. Onun gibi yalan gerçeğe benzeyebilir, ancak anlamı yoktur, yaşam gücü yoktur ya da tam değildir ve öyle her zaman eksik kalacaktır.
̶ Demek ki, insanoğlu var yerde ikiyüzlülük, yalancılık yaşamaya devam edecektir?
̶ İkiyüzlülük bu tek bir şahsın hastalığı değildir. Tüm toplumda görülen bir hastalıktır. Fakat burada belirtmek gereken şey, hiçbir zaman ikiyüzlülük tam anlamıyla galip gelmez. O kırılgandır. Her yapay maskenin arkasında yine gerçeği arzulayan bir insan vardır. Korku vicdandan güçlüyse, çıkar imandan anlamlıysa insanoğlu ikiyüzlü olur. Herkesin kendi tercihi vardır. Dürüstlük kahramanlığa değil sıradan yaşam normlarına dönüştüğünde ikiyüzlülük kaybolur.
Çin’de de ahlak sahibini, sözüne sadık kalanı yücelten, insan hangi koşullarda olursa olsun dürüst olması gerektiğini savunan pek çok anlatı var. Örneğin, Han hanedanına mensup Tszi Bu sözünü yerine getirmek için her türlü engele rağmen çok gayret göstermiştir. “Vaat bin ons altına bedel” sözü ona aittir.
* * *
Son 4 yıldan bu yana ilk defa az kalsın sanal hayatı unutacaktım. Eve dönünce tekrar notebookumun karşısına geçtim. Bu defa herhangi bir sipariş için değil bizzat kendim için bir post yazdım. Ekrana dikilerek ilk defa mahlasımla değil kendi gerçek ismim ve gerçek kişiliğimle yazmaya başladım:
“Benim adım Adem. Ben onlarca feyk account açtım ve insanları zehirledim. Para için birilerine iftiralarda bulundum. Çünkü ben başka birilerinin elindeki silahtım. Ben avatar’ların arkasına gizlenerek birçok ömrü perişan ettim. Bu tesadüfen olan şeyler değildi. Ne ile uğraştığımı biliyordum. Fakat bugün o işi bırakmak istiyorum. Çünkü şimdi bundan vaz geçmezsem sonra kendim tamamen yok olurum.” “Paylaş”a basmak üzereyken kalbim küt küt atmaya başladı. Vücudum soğuk suya atlamışım gibi irkildi. “Paylaş”a bastım.
Benim bu davranışımı tartışmaya başladılar. “Screenshot”ları paylaşarak benim sayfamdan alınan çarptırılmış ifadeleri arka arkaya söküp çıkarmaya başladılar. Yorumcularım bir anda çoğaldı. Genelde “uykuda olan” ancak uzaktan takip eden abonelerim şimdi küfürler savurmaya başladı. Bana karşı adeta bir nefret dalgası oluştu. “Buna inanmayın, kendi reytingini yükseltmek için yapıyor, kurnaz.” “Kendini aklamaya çalışan bir manipülatör.” “Tövbe etmeye artık geç kaldın, fesatçı!” ve buna benzer yorumlar yağmurdan sonraki mantar gibi yayıldı. Öylece interneti kapattım ve uzanıverdim. Aradan daha 10 dakika bile geçmeden telefonum çaldı. Siparişini her zaman yerine getirdiğim “fesat kumkuması” bürokratmış. Evet, ilk defa ben de onun “fesatçı” olduğunu kabul ediyorum. En pis siparişleri o veriyordu ve ona göre de parayı bastırıyordu. Hesabıma baya para aktarırdı. Banktan yeşil dolarları çektikten sonra elime alarak kokladığım anlar aklıma geldi ve az kalsın kusacaktım.
Telefonum durmadan çalıyordu. Kapatayım dedim ancak elim gitmedi. Sanki bir gizli güç telefona cevap vermem gerektiğini hissettirdi.
̶ Ey eşek, aptal! Sen ne, kendini çok mu akıllı zannediyorsun. En son paylaştığın “postunu” sil! Orada benim de siparişimin olduğunu unuttun mu? Diye bağırdı o.
̶ Yeter artık, bıktım, diye cevap verdim. O biraz sakinleşmiş gibi oldu.
̶ Uşağım, o zaman sen öteki dostlarının atını satma, bari tamam mı? O birlikte çalıştığın grubu söylüyorum.
̶ Hangi dostlar? Onların hepsi benim. Ancak onları da kapatırım. O deminkinden de durgunlaştı.
̶ Arkadaş sen nerede oturuyorsun? Şuana kadar hiç evini göstermedin. Gidip seninle iyice konuşayım. Söyle adresini.
̶ Gelmeyiniz, ben yokum, beni unutunuz.
̶ Ben sana gününü gösteririm!..
* * *
Telefonu kapattıktan sonra aradan bir saat geçmeden yeniden açtım. Sanal dünyada deminki “posttan” sonra neler oluyor, acaba, çok merak ediyordum. İçim kıpır kıpır oluyordu. Açıverdim. On dakika önce Diana aramış. Ben hemen geri aradım.
̶ Alo!
̶ Alo! Bende ne öcün var? Bu haksızlık. Ben sana inanmıştım. Arama sonlandırıldı. Hiçbir şey anlayamadım. İnternete bağlanarak sosyal medya hesabımı açtım. Benim son “postum” tamamen ortadan kaybolmuş. Yarım saat önce yeni video yüklenmiş ve o videoda Diana yarı çıplak ve iç çamaşırlı halde karanlık odada dans ediyormuş. Göğsünü okşayarak büyüleyici bir şekilde gülümsüyordu. Bir anda beynimden vurulmuş gibi oldum. Çok fazla yorum, paylaşım yapılmış. Derhal videoyu siliverdim.
“Bu o değil. Bu yapay video, feyk” dedim kendi kendime. Ancak bunu kim yaptı? Kim benim sayfama yerleştirdi?! Diye haykırıverdim, sanki birisi dinleyip geri cevap verirmişçesine. Başka sayfalarımı açtım. Onların resimleri, isimleri, şifreleri… Bunlar eskiden benim silahlarımdı. Şimdi ise artık benim için ölüler. Ben onları sırayla silmeye başladım. Bir, iki, üç. Fakat dörde gelince ekranda bir bildirim yazısı çıktı. “Silmek istediğinizden emin misiniz?” Ben “Evet”e bastım. Ancak o kaybolmadı. Aksine sayfa yenilenerek “Birisi hesabınıza girmeye çalıştı” bildirimi çıktı. Ben donakaldım. Diğer bir profile girdim. Şu vatansever çocuk “Ben bu hayata doydum. Her yerde adaletsizlik. Hani kim benimle zenginlerin malını mülkünü talan edip kırıp dökmeye gelir?” diye yazmış. “Yorumlar”, “beğeniler”, “paylaşımlar”. Paylaştığı saate baktım. Yarım saat önce paylaşmış. Elbette ben hiçbir şey yazmamıştım. Şifremi değiştirmeye çalıştım. “Hata” veriyor. Profile girişi yeniden oluşturmaya çalıştım. Ancak e-postama hiçbir mesaj gelmedi. Account’larım bensiz kendi kendine çalışıyorlar. Aşağıda da messenger kısmında feyk’lerimden gelen mesajlar çoğalıyor: “Bizi sen yarattın.” “Sen bize hayat verdin.”
Şimdi ekrana kendiliğinden sanki birisi direk bana yazıyormuş gibi bildirimler çıkmaya başladı. “Sen dürüst olmak istiyor musun? Geç kaldın. Şimdi biz seniz. Sen ise kimse değilsin. Eğer sen hesabını silersen kendin de kaybolursun. Seninle ilgili tüm bilgiler silinir. Senin bu dünyada yaşadığını sadece başkalar değil annen bile unutur. Seninle ilgili tüm bilgiler buharlaşır. Bu gerçek.” Ben dizüstü bilgisayarımı kapattım. Kalbim küt küt atmaya başladı. Nefes almakta zorlanıyordum.
Telefon çaldı. Özel numara. Açtım ve kendi sesimi duydum.
̶ Sen kimsin? İrkilerek telefonu tekrar kapattım. Bu bendim. Benim sesim. Benim konuşmam. Ancak benim isteğimle yapılan şey değildi.
* * *
Onunla görüşmem lazım, Diana’yla!
Alelacele onun evine ulaşıverdim. Kapıyı kendisi açtı.
̶ Ben… özür dilemek için geldim, dedim alçak bir sesle. Ben biliyorum, o video feyk. Yapay, hepsi yalan. O benim account’uma yerleştirilmiş, fakat şimdi o benim değildir. Daha doğrusu, ben oluşturmuştum ancak sonra .. dedim başka söz bulamayarak. O bana acıyarak baktı. Gözlerinde nefret yoktu.
̶ Suçsuz masum insanlara kötülük yapmaktan yoruldun mu? Boynu bükük yere baktım.
̶ Şayet sen gerçekten bir şeyleri değiştirmek istiyorsan yaptığın suçu açık bir şekilde herkesin önünde itiraf etmen gerekir. Anonim değil gerçek isminle. Ve sonra account’unu sil. Gerçek yüzünü bul.
̶ Ama o zaman beni tamamen yok edecek..
̶ Sen zaten çoktan yok olmuşsun. Dedi o. “Tekrar Adem olmak istiyor musun?..”
Evime gelip pencere perdelerini kapatarak oturdum. Tüm dünya bana korkunç geliyordu. Ancak ben bütün olan bitenler için kendimin suçlu olduğunu biliyorum. Affınıza sığınıyorum. Affet beni Diana!..
Gölgeler ölürken
Şu son cümleyi yazdıktan sonra Adem’in göz yaşları önündeki deftere damlayarak yazı mürekkebine karışıverdi. O şimdi kendisinin demin kâğıda geçirdiği yazıyı katlayarak zarfa koydu ve dışarıdaki posta kutusuna itiverdi. Zarfın üzerine de şehirdeki çok popüler olan bir yayın kuruluşunun adresi yazılmıştı.
Şimdi o telefonunu açtı. Yine aynı mesajlar: “Biz seniz. Bizi öldürmeyin. Biz sana kıyasla daha canlıyız.” O elleriyle kafasını sıkarak yerde oturuyordu. Bu onun çok pasif feyk accountundan gelmiş bir mesajmış. Şimdi hatırladı. Doğum tarihi kısmına ne yazacağını bilemeyerek sonunda kendini çocukken bırakıp gitmiş olan annesinin doğum gününü seçmişti. O anda birden çocukluk dönemindeki annesini özlediği günler aklına geldi. Annesi tam on yıl önce vefat etmişti. “Bu sadece bir tesadüf” dedi o. “Bu bir zeka oyunu, virüs, hackerlik”…
* * *
Adem şehir kenarındaki nehrin kıyısına geldi. Nehir koyu kahverengi renkte akıyormuş. Daha önce Diana ikisi geldiklerinde tertemiz, masmavi görünmüştü. O cep telefonunu yere attı ve kıyı boyunca ileriye doğru yürüdü. “Su insanın günahlarını yıkar” derlerdi. Nedense o aklına geldi. Gönlünden nehre atlamak geçti. Sonra tanrıya şöyle bir yakarışta bulundu: “Ey tanrım! Yaradanım! Başıma gelen olayların hepsi için ben kendim suçluyum. Bu nedenle sadece beni cezalandır. Diana’ya dokunmayın. O masum ve temiz. Onu kirletmeyin. Bana yol göster, hatamı düzelteyim. Bundan sonra ölüme bile hazır olacağım! O sırada arka taraftan kulağına gelen bir ses duydu. Kimdi bu?
̶ Sen yok olmak istiyor musun? Diye yüksek sesle sordu o kişi, sanki onun derdini biliyormuşçasına. Adem arkasına dönerek:
̶ Evet, diye fısıldadı. Eğer her şey durdurulacaksa.
̶ O zaman son maske senin. Dedi öteki kişi, yine yüksek bir sesle. O anda suyun kenarındaki insan silueti kendisine yaklaştı. Ve karşısında siyah yelekli, siyah başlıklı kendisi duruyordu. O kendisinin böyle bakışını ilk defa gördü. Onda herhangi bir nefret veya sevgi gibi duygu belirtisi veya bir sıcaklık yoktu. Daha doğrusu canlılık yoktu, sadece karanlık bir oda gibi sessizlik vardı.
̶ Sen kimsin? Diye sordu Adem.
̶ Senim. O hafif gülümsedi. Ben bir gölgeye dönüşmüştüm. Şimdi ise senin iç dünyanın öteki tarafına dönüştüm. Sen ilk feyk’i oluşturduğunda, ilk defa yalan söylediğinde ben kendimi güçlü hissetmiştim. Artık bana gücün yetmez. Dolayısıyla önce anlaşalım. O cebinden telefonunu çıkardı. Tanıdık telefon.
̶ Bir kere basacaksın ve tamamen ortadan kaybolursun. İstiyor musun? Bas ve yok ol. Böylece herkes seni unutacak. Seni bu dünyada hatırlayan kimse olmaz.
̶ Diana da mı?
̶ O kendi hayatıyla meşgul olur. Senin yok olmanla birlikte onun videosu da milletin, hatta onun kendisinin aklından bile çıkar.
̶ Feyk account’larım ne olacak?
̶ Onlar da kaybolurlar.
̶ Ya ben kendi kendimi silmezsem?
̶ O zaman Diana’nın videosu halk arasında büyük bir tartışma konusu olur. Sense sanal alemde ebediyete kadar yaşarsın. Yüzünü başka kimse görmez. Sadece accountların..
Adem gökyüzüne baktı ve gözleri doldu. Sonra elindeki telefonun açarak kendi hesabına girince avatardaki resmine gözü takıldı. İlk defa büyük miktarda para aldığı günü hatırladı. Aç gözlülük ve doyumsuzluk işte o gün başlamıştı.. Ve işte yine Diana’nın videosu çıktı. Millet üzerine oldukça çullanmış. Özel mektup kısmının kırmızı karışık renkli mesajlara dolmuş olduğu anlaşılıyor. Adem Diana’yı hatırlayınca kendini tutamadı. “Hoşça kal Diana, benim meleğim!” “Accountunu sil”e bastı. Her şey kayboldu. Ekran karardı. Daha sonra tamamen boşluk oluştu. Kıyıda da kimse yoktu.
Ertesi sabahleyin sanal dünyada yeni bir isim ortaya çıktı: “Laverna”. Mesaj var: “Ben hâlâ buradayım, vücutsuz, sessiz. Fakat ben senin bir parçanım. Sen bunu okuyorsan demek ki ben hayattayım.”
* * *
Tam o gün gazetecilik fakültesinin ikinci sınıfında okuyan Adem diye bir delikanlı sosyal medya sayfasından hocalarına karşı memnuniyetsizliğini yazıyordu. Ona çoğunluğun içerisinden iri elâ gözlü, kahverengi renkli uzun örgülü saçları var güzel bir kız cevap verdi:
“Gerçeği araman güzel. Ben bu konuyla ilgili seninle konuşmak istiyorum”. Adem’e bu kız eski bir tanıdığı gibi geldi. “Bu güzel hanımefendiyi bir zaman bir yerde kesin görmüşümdür. Hayır, böyle olması mümkün değil. Eğer görmüş olsaydım onu ömrümün sonuna kadar hiç unutmazdım…”
*Kırgızistanlı yazar, şair ve gazeteci. Kırgız Cumhuriyeti Yazarlar Birliği üyesidir. E-posta: lady.zhumagul@bk.ru
* Prof. Dr., Ardahan Üniversitesi, Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü öğretim üyesidir. E-posta: m.orozobaev@gmail.com