HaftanınÇok Okunanları
FATİH SULTAN YILMAZ 1
Ercan Argınbayev 2
Anonim Folklor 3
KEMAL BOZOK 4
NIKA ZHOLDOSHEVA 5
İSMAİL DELİHASAN 6
MEHMET ALİ KALKAN 7
Gökcan ÇELİK*
Bazı açıklamalar vardır; kamuoyuna yapılmış bir açıklama gibi görünür ama aslında bir dönemin vicdanını, bir halkın kırılgan hafızasını ve susturulmuş hakikatlerini taşır. Bu nedenle cevap vermek için değil, hatırlatmak için yapılır. Tanrı Dağları’nın ulu bilgesi, Kırgız bozkırlarının sesi Cengiz Aytmatov’un kız kardeşi Roza Aytmatova’nın 26 Ocak 2026 tarihinde kamuoyuna seslenişi işte tam olarak böyledir.
Kırgızların dediği gibi, “Söz, başından olsun.”
12 Aralık, Cengiz Aytmatov’un doğum tarihidir; fakat Kırgızistan’da bu tarih, basit bir anma gününün çok ötesine taşar.
2025 yılında da doğumunun 98. Yıldönümü vesilesiyle düzenlenen törenler, etkinlikler ve buluşmalar, Aytmatov’un adını yeniden kamusal alanın merkezine yerleştirdi. Edebiyat çevreleriyle sınırlı kalmayan bu yoğunluk, toplumun hemen her kesimine yayıldı; sosyal medya aylaşımları, konuşmalar ve yazılar Aytmatov adıyla dolup taştı. Ancak bu görünür sahiplenişin içinde derin bir çatlak da belirdi.
Kırgızların “Nasreddin Hocası” olarak anılan merhum Prof. Dr. Salican Cigitov’un Cengiz Aytmatov için kullandığı “Hiç kimse kendi köyünde peygamber olamaz” sözü tam da bu günlerde yeniden anlam kazandı.
Aytmatov’un adı yükseldikçe, onu küçültmeye çalışan sesler de belirginleşti. Sosyal medyada dolaşıma giren kaba, yüzeysel ve tarihsel bağlamdan kopuk söylemler, meselenin bir edebiyat tartışması olmaktan çok, bir değer yitimine işaret ettiğini gösterdi. Buna karşılık toplumun önde gelen isimleri peş peşe açıklamalar yaparak Aytmatov’un edebî kişiliğini, eserlerinin ağırlığını ve Kırgız toplumu için taşıdığı anlamı hatırlatmaya çalıştı. Ne var ki bu açıklamalar, beklenen sükûneti getirmek yerine tartışmayı daha da alevlendirdi ve haftalarca süren bir gürültüye dönüştü.
Bu gürültünün en düşündürücü sonucu ise açıktı: Yeni kuşağın Cengiz Aytmatov’u gerçekten tanımadığı gerçeği. Adı bilinen, ama metinleri okunmayan; sıkça anılan, ama derinlemesine anlaşılmayan bir yazara dönüşmüştü Aytmatov. İşte tam bu noktada, tartışmaların gürültüsü içinden farklı bir ses yükseldi. Büyük yazarın kız kardeşi Roza Aytmatova, internette ve kamuoyunda dolaşan söylentilerin yarattığı kırgınlıkla bir bildiri yayımladı.
Seksen sekiz yaşındaki Roza Aytmatova, uzun bir hastalık sürecinin ardından evine döndüğünde, bu tartışmalara sessiz kalamadı.
Onun sözleri bir polemiğe cevap vermek için değil; hakikat i hatırlatmak için kuruldu. Konuşurken yalnızca ağabeyi Cengiz Aytmatov’u değil, Aytmatov ailesinin yaşadığı tarihsel kırılmaları ve Kırgız toplumunun çoğu zaman unutmayı tercih ettiği gerçekleri dile getirdi.
Bu bildiri, savunmadan çok bir hafıza çağrısıydı; geçmişle yüzleşmeye, bugünü yeniden düşünmeye davet eden bir metindi.
Bildiriye gelince…
Sessizliği Savunmak: Aytmatov, Hafıza ve Bir Halkın Vicdanı
Her şeyden önce Roza Aytmatova yaptığı bu açıklamada yalnızca ağabeyini savunmaz; bir yazarı, bir aileyi ve hatta bir kültürel mirası korumaya çalışır. Daha derinde, bir halkın kendi hafızasına yönelttiği hoyratlığa karşı yazılmış gecikmiş bir itirazda bulunur. Metnin tonu yer yer kırılgan, yer yer serttir; ama bu sertlik öfkenin değil, uzun süre bastırılmış bir adalet duygusunun sonucudur. “Ölenin ardından kötü söz söylenmez” cümlesi, geleneksel bir ahlak ilkesinden öte, modern zamanların kaba tartışma kültürüne yöneltilmiş bir itirazdır. Öte yandan Aytmatov’un ölümünden yıllar sonra hâlâ siyasal hesapların, ideolojik kamplaşmaların ve dijital dedikoduların merkezine çekilmesi tesadüf değildir.
Büyük yazarlar, yaşarken de öldükten sonra da rahatsız edicidir; çünkü onlar toplumlara kendileriyle yüzleşmeyi dayatır. Roza Aytmatova’nın sesinde duyulan kırgınlık, kişisel bir acıdan çok, bu yüzleşmeden kaçan bir topluma yöneliktir.
Bu açıklama, Cengiz Aytmatov’u yalnızca edebî bir figür olarak değil, tarihsel bir tanık olarak da konumlandırır. Sovyet baskısı, “halk düşmanı” damgası, ana dilde yazmanın bedeli, susturulmuşluk ve sürgün… Tüm bunlar, Aytmatov’un eserlerinde sezilen derin insanî acının arka planını oluşturur. Roza Aytmatova’nın anlattıkları, yazarın neden bir dönem Rusça yazmak zorunda kaldığını açıklarken aynı zamanda büyük bir yanılgıyı da açığa çıkarır:
Dil tercihini bir ihanet olarak okuyan sığ bakış, tarihsel zorunlulukları ve Sovyet baskı mekanizmalarının nasıl işlediğini bilmeyenlerin kolaycı yargılarıdır. Oysaki Aytmatov’un bir dönem Rusça yazmak zorunda kalması bir tercih değil, hayatta kalma biçimidir. Dolayısıyla bu zorunluluğu ihanet olarak okumak, yalnızca yazara değil, o dönemin bütün susturulmuş aydınlarına da haksızlıktır. Zira Aytmatov’un dili ne olursa olsun anlatılarında taşıdığı ruh Kırgız bozkırlarından, Manas’ın yankısından ve ortak Türk hafızasından beslenir.
Aytmatov ailesinin hikâyesi, bireysel bir trajedinin ötesinde kolektif bir deneyimdir. Babası Törökul Aytmatov’un katledilmesi, Nagima ananın çocukları için çocuklarıyla birlikte hayata tutunma mücadelesi, halkın dayanışması…
Bunlar, Aytmatov edebiyat dünyasında sıkça karşılaştığımız “acıyla yoğrulmuş insan” tipinin gerçek hayattaki izdüşümüdür. Roza Aytmatova’nın annesine dair anlattıkları, Aytmatov’un kadın karakterlerine sinen metanetin ve sessiz gücün nereden geldiğini de açıklar.
Tolgonay ana yalnızca bir kurmaca değildir; o, yaşanmış bir tarihin edebî suretidir. Açıklamanın belki de en çarpıcı yönü, Cengiz Aytmatov’un Türk dünyasındaki rolünü hatırlatmasıdır.
O, yalnızca Kırgız halkını değil, Orta Asya’nın tamamını bir savaşın eşiğinden geri çekmeye çalışan bir aydındır. Oş olayları bağlamında anlatılanlar, Aytmatov’un siyasetle kurduğu ilişkinin ideolojik değil, insani olduğunu gösterir. Onun derdi taraf tutmak değil, felaketi önlemektir. Başka bir deyişle, Aytmatov’un girişimi, bir tarafın lehine değil, bir felaketin aleyhinedir. Bu tavır, onun edebî anlayışındaki temel soruyla da örtüşür: İnsan, zor zamanlarda neyi göze alarak insan kalır? Roza Aytmatova’nın çağrısı aslında nettir: Aytmatov’u ne kutsallaştırın ne de linç edin. Ne putlaştırın ne de yıpratın. Onu ideolojik kavgalara malzeme etmeyin. Onu sadece anlamaya çalışın. Bu çağrı, modern toplumların sembollerle kurduğu sorunlu ilişkiye dair de önemli bir uyarıdır. Bir halk,kendi büyüklerini hoyratça tartışma nesnesine dönüştürdüğünde, aslında kendi kültürel sürekliliğini zedeler.
Cengiz Aytmatov, 20. yüzyılın yazarıdır; ama yazdıkları 20. yüzyılla sınırlı değildir. Onun metinleri, insan olmanın yükünü, vicdanın ağırlığını ve hafızanın sorumluluğunu bugüne taşır. Roza Aytmatova’nın açıklaması ise bize şunu hatırlatır: Büyük yazarlar öldükten sonra da korunmaya muhtaçtır. Çünkü asıl tehlike, onları eleştirmek değil; onları anlamadan konuşmaktır.
* Öğr. Gör. Dr., Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, Yabancı Diller Yüksekokulu, Bişkek/Kırgızistan gokcan.celik@manas.edu.kg , ORCİD: https://orcid.org/0000-0003-0404-5591