HaftanınÇok Okunanları
Serdar Dağıstan 1
KEMAL BOZOK 2
HUDAYBERDİ HALLI 3
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 4
İSMAİL DELİHASAN 5
Cabbar Eşankul 6
Ülkü Taşlıova 7
Benim bir pilot arkadaşım var: Kahraman. Hayır, ismi “Kahraman” değil, kendisi gerçek bir “kahraman”.
Adı Muhammedkemal lakin çoğunluk “Kemal” der.
İşte bu dostum, Özbekistan’da ilk defa Boeing uçurdu ancak sadece kendisi uçurmakla kalmadı genç pilotlara da öğretti. Onların hava yolu şirketinde[1] özel uçuşa hazırlamak için özel merkez var, orada baş instruktor[2] olarak çalıştı.
Şimdi size bir sır vereceğim: Kemal, on yıl “liter” samolyot[3]u kazasız belasız kullandı. “Liter”, bunların dilinde devlet başkanının uçtuğu uçak anlamına geliyor.
Patronlarına yağcılık yaparak kahraman olmuştur yahu, diye düşünüyorsanız hata yaparsınız.
Üst düzey pilot olan Muhammedkemal Atabayev, olağanüstü koşullarda uçağı kullanması sırasında gösterdiği büyük cesaretinden dolayı “kahraman” olmuş. Bu konuda gazetelerde yazılmış, film bile çekilmiş, belki görmüşsünüzdür. Ancak filmde dostumun adı “Ekber” diye geçiyor, geri kalan her şey yüzde yüz doğru sözler.
Kahramanlık yaptığı olayda Kemal, sabahleyin Taşkent’ten Boeing 757’yle havalanıp yakıt ikmali için İngiltere’nin Birmingham Havalimanı’na iniş yapıyor. Gece yarısı uçak New York’a yaklaştığında beklenmedik şekilde John F. Kennedy ulusal havalimanı dispetçeri[4] rotasını tam aksi yöne değiştirip onun Kanada’nın Newfoundland adasındaki Gander şehri yakınlarındaki uluslararası havaalanına inmesini emrediyor. En ilginci, herhangi bir açıklama da yapmıyor.
Bu arada havada ABD’nin askerî jetleri peyda oluyor. Bunlar sadece Kemal’i değil gökyüzündeki bütün uçakları takip ederek söylenilen rotalara girmeye onları zorluyor.
Ee, ne yapmak lazım? Taşkent uzak, New York kapalı.
“On bin metre yüksekte, saatte sekiz yüz kilometre hızla uçuyorduk.” diyerek daha sonra anlatmıştı Kemal:
“Altımızda uçsuz bucaksız okyanus, kapkaranlık görünüyor. Sahil boyunca uçmaya karar verdik. Oldukça dikkatli bir şekilde, yavaş uçuyoruz. Aksi takdirde karşımızdan, yanımızdan yöremizden vızıldayarak geçen diğer uçaklara çarpıvermemiz işten bile değil.
Dünyanın her yerinden gelen uçaklar, Kanada hava sahasını arı kovanına çevirmişti âdeta, yerel havalimanlarının iniş pistleri dolu sadece yakıtı bitmek üzere olan uçakların öncelikli inişine izin veriliyor. Kalanların havada sıra beklemesi gerekiyor.
Yakınlardaki hava alanlarından iniş izni isteyerek devamlı bağlantı kuruyoruz. Hepsi ya meşgul ya da izin vermiyor. Araya araya nihayet Kanada’nın ABD’yle sınırındaki Happy Valley şehri yakınında bulunan Goose Bay askerî havaalanıyla konuşup güç bela iniş izni aldık.
Fakat bu kadarı yetmiyormuş gibi hava çok kötüydü; şiddetli rüzgâr esiyor, gök gürlüyor, durmadan şimşek çakıyordu. Sonunda, Allah’a çok şükür, verilmiş sadakamız varmış ki uçağı sağ salim indirdik. Pencereden dışarıya şöyle bir bakınca ne kurtarma hizmetlerini ne de itfaiye araçlarını görebildim.
Bu telaşenin içerisindeyken fark etmemişim o kadar terlemişim ki gömleğim ve ceketim sırılsıklam olmuş. Üşümeye başladım.
Yerimden kalkmaya mecalim yoktu. Hostes Nataşa, indiğimizi duyurur duyurmaz öfkeli bir adam koşarak gelip “Kaptan nerde? Kaptanı çağır buraya!” diye bağırmaya başladı. “Ben uçağın kaptanı Atabayev, buyrun dinliyorum.” deyince vuracakmış gibi elini kaldırıp sallayarak Rusça “Sen kimden izin alıp da başka bir yere indin? Bu nasıl bir kendine göre hareket etmedir? Ben New York’a bilet aldım, anlıyor musun, New York’a!” diyerek üst perdeden konuşmaya başladı.
Dikkatlice bakınca bizim Özbeklerden olduğunu anladım, yüzü de tanıdık geliyordu; Çarsu civarlarında oturuyordu galiba.
“Beyefendi, kendinize hâkim olun, New York kapalı, izin vermiyorlar.” dediysem de anlamıyordu. Daha da yüksek sesle bağırarak “Hiçbir şeyi kabul etmiyorum, kabul etmeyi de istemiyorum! Hemen şimdi New York’a uçacaksın! Hadi, uçma da göreyim! Tek bir telefon açıp seni yerinden uçururum!” dedi. Bu söylenene güler misin ağlar mısın, bilemedim. Hayatta kaldığımıza şükredip şöyleydi böyleydi diyerek onunla tartışmadım...
Uçaktan inip ayerodrom zaline[5] girince herkes donup kaldı, herkesin gözü duvardaki ekrana kilitlenmişti. Teröristler bir buçuk saat önce iki “Boeing” uçağını kaçırıp New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin gökdelen binasına çarpmıştı... Evet, işte o, 11 Eylül’deki vaka...
Bir ara baktım ki yanımda az önce uçakta bana tehditler savuran bürokrat Beyefendimiz tir tir titriyor:
“Beni affedin Beyefendi, ben bilmeden... Allah’ım hepimizi bir ölümden korumuş ya!”
Ne diyeyim… “Tamam, önemli değil, sağ olun.” diyebildim.
İşte bu sefer sırasında yüz doksan yolcuyla birlikte on bir kişilik mürettebatın hayatını ve uçağı koruduğu için Kemal “kahraman” unvanıyla iki ekip arkadaşı da nişanla ödüllendirildi.
Dostumun böyle işleri çok. Mesela yakın zamanda, koronavirüsün yayıldığı dönemde hayatını tehlikeye atıp St. Petersburg’dan yüzlerce insanı uçakla alıp Özbekistan’a getirdi. Yolcularla birlikte kendisi de bir ay karantinada kaldı.
Bana sorarsanız, şu dağ gibi koskocaman uçağı kaldırmak da gökyüzünde binlerce kilometre yol gidip yine sağ salim yere indirmenin kendisi de her defasında kahramanlık, doğru değil mi?
Bundan dolayı mıdır, bilmiyorum, Kemal ailesine çok düşkün; hanımı, çoluğu çocuğu için canını verir. Eşi Safura çocuk doktoru, oğlu Babür otomobil fabrikasında mühendis, kızı Mamura tasarımcılık okulunu bitirdi ve geçen yıl Şirali isimli delikanlıyla evlendi, bir kız bebeği var, şu günlerde evde oturuyor.
Alın yazısı… Yakınlarda dostumun başından ağır bir olay geçti. Biçare, derdini içine atamadığı için bana içini bana döktü. Ben de çok güvendiğim için size anlatacağım ama sağda solda sakın hiç kimseye söylemeyin, rica ediyorum, tamam mı? Yani biraz hassas, mahrem bir mesele de!
Özetle Kemal bir gün Bangkok’tan Taşkent’e geliyormuş. Hava durumu iyi, uçuş yolunda gidiyor, keyfi de yerindeymiş. Dostum, bir gece bir gündüz Le Meridien otelinde dinlenmiş, dönüşte de âdeti olduğu üzere ilk önce iki torununa, sonra başkalarına hediye mediye almış. Şirketinin işleri için Moskova’ya giden sevgili damadını da unutmamış, doğum günü yakın diye İtalyan takım elbisesi almış. Mamura’yı arayıp sorduğunda bir beden küçük aldığını anlamış. Tekrar o alışveriş merkezine gidip değiştirmeyi de ihmal etmemiş.
Genel olarak dostum bu damadını -kanaatimce- oğlundan da çok sever. Her ne zaman ondan söz açılsa ağzından bal damlayarak övdükçe över. Bir defasında şaka yaparak “Yeter ya! Bu Şerali’den daha iyisini de görmedin mi? Damat, neticede damattır o da evdeki düşmandır yahu!” demiştim de başıma iş açmıştım.
Sinirlenerek “Bana bak dostum! Sen bunu anlamazsın çünkü henüz kız evlendirmedin. Bir tanecik kızım şu evde, şu oğlanın kapısında “zalojnitsa”ysa[6] ben ne yapayım?” dedi.
Baktım hakikaten kırılacak.
“Doğru yapıyorsun, damada peygamberler bile de saygı göstermiş.” dedim hemen taviz vererek.
Yüzü aydınlanarak “İşte bu oldu!” dedi dostum.
Allah hakkı için söylenirse damat Şirali de konuşsan konuşulacak, her ne kadar övsen övülecek bir delikanlıydı: Yakışıklı, boyu posu yerinde, iş adamı, varlıklı, eli her daim göğsünde saygı gösteren biri, tevazu sahibi. Alçak gönüllüğünü ve kibirli olmadığını gören hiç kimse onun bütün Özbekistan’ın tanıdığı önde gelen bir devlet adamının oğlu olduğuna inanmazdı.
Eğer yönetmen olsaydım ve “Ötken Künler”i[7] yeniden filme çekme işi güvenilip de bana verilseydi “Atabek” rolüne, zerre kadar tereddüt etmeden işte bu Şirali’yi seçerdim.
Afedersiniz, konudan uzaklaştım galiba, sohbet Kemal hakkındaydı değil mi?
Velhasılıkelam, Bangkok’tan gece yarısı havalanan uçak, iki saat kadar uçtuktan sonra Kemal, otomatik pilotu devreye sokup bir zaruretten dolayı uçağın kabin kısmına geçmek istemiş. Kabinin içi yarı karanlık, karnını doyuran yolcuların ekseriyeti uykuya dalmış, business classın da illyuminator[8] tarafında birbirine sımsıkı sarılmış hâlde oturmuş ve âdeta birbirinin içine girmiş vaziyette yiyişen delikanlıyla kız hesaba katılmadığında başka kimse yokmuş.
Kemal onlara önce dikkat etmemiş, belki, gelin ve damattır, diye düşünmüş, şimdilerde Tayland’a kimler gidip kimler gelmiyor ki!
Kısacası dostum uçağın kuyruk kısmına gitmiş, business class üzerinden kokpite geri dönerken az önceki âşık maşuklar artık... Nasıl söylesem onlar neredeyse kendilerini kaybetmiş durumdalarmış, nefes nefese yatıyorlarmış...
Bu Kemal, bir ömür boyu Urusça okuyup Uruslarla çalışmış olsa da kendisi haram işlerden uzak durur, abdestsiz gezmezdi. Böyle haram işi görünce öfkeden deliye dönmüş. Bu rezil ve ahlaksız insan müsveddelerini adaba davet edeyim dediğinde birden bire tanıdık bir ses duymuş, olduğu yerde kalakalmış.
Bana “Bir de ne göreyim dostum!” deyip sonra dokunsan ağlayacak hâlde ekledi:
“O, delikanlı... Kıymetli damadım Şirali’ymiş.”
Beş dakika kadar ne yapacağımı bilemeden şaşırmış vaziyette kalakaldım sonra hemen lambayı yakıverdim. “Ooo! Eee, Şirali?” deyip aşağılayıcı bir tavırla yüzüne baktım. Nasıl oldu da o pisliği paramparça etmedim şimdi bile şaşırıyorum.
O da beni görünce donup kaldı, alelacele örtüyü başına çekip koltuğun altına saklandı. Ne yapacağımı bilmiyordum, titriyordum o kadar. Yanındaki kadın bozuntusuysa çıplak göğsünü kapatmaya bile lüzum görmeden “Ne oldu, hayırdır, Beyefendi? Problema sozdavat[9] mı istiyorsunuz?” dedi burnundan soluyarak. Suratına bakılacak gibi değildi yüzüne sıvadığı macun dağılmış, akıp gitmişti, anlamadım içmiş mi çekmiş mi... Dikkatlice bakınca yüzü tanıdığa benziyordu... Hatırladım: Taşkent’te tanınmış bir şarkıcı dansöz.
Vücudumda dolaşan kanın ayağımın ucundan başlayıp yukarıya doğru yükseldiğini, kanın beynime şıçradığını, şakak damarlarımın ha çatladı ha çatlayacak vaziyete geldiğini hissediyordum. Kulaklarım tıkanmış, gözlerimin önü kararmaya başlamıştı.
“Hey Allah’ım, sen kendin beni rezil etme!” diyordum içimden:
“Rezil etme Allah’ım!”
Şimdi bu durum karşısında beyin kanaması geçirirsem ya da kalp sıkıntısı yaşarsam on bir bin metre yükseklikte, saatte sekiz yüz kilometre hızla uçan, bortunda[10] üç yüze yakın insanın bulunduğu heybetli uçak pilotsuz kalırsa...
Bunu düşünüp duruyordum lakin vücudumu ateş basmıştı; içimdeki şeytan, “Avariya[11] kapısını hemen aç ve bu cenabet pislikleri uçaktan fırlatıp at, derdinden kurtul!” diyerek beni durmadan kışkırtıyordu. “Rabbimse dur, aklını başına topla, aptallık yapmaya hakkın yok, sabredeceksin!” diyordu.
Hüngür hüngür ağlayasım geldi, dostum. Biçare kadersiz kızım, “Ölsem de şu oğlana varacağım!” deyip inat eden ahmak kızım, altı aylık masum torunum gözümün önünden geçiverdi.
“Neden? Niçin böyle yaptın itoğlu it? Bizden ne kötülük gördün namussuz?” şeklindeki cümleler kafamda dolaşıyor, yüreğime saplanıyor, dayanılması mümkün olmayan bir acı veriyordu.
Artık kendime tutamadım, bir ara öfkeyle üstündeki örtüyü hışımla çekip “Bana bak, ey aşağılık herif! Tüü senin yüzüne, piç!” diyerek yüzüne tükürdüm.
Şarkıcı dansöz oynaşıysa “Ey, çto tı sebe pozvolyeş’, tvar’?[12] Şerik[13], kto on takoy, oxrenel çto li[14]?” diye ciyaklayarak bağırdı.
Kokpite girmemle beraber ikinci pilot Sergey, ahvalimi görüp telaşlandı.
“Kaptan, ne oldu, rahatsızlandın mı?” diye sordu ve cevabımı dahi beklemeden hostese emretti:
“Marina, hemen sor bakalım, yolcular arasında doktor var mıymış?” Güçlükle kendimi toparladım, mikrofona doğru yönelen Marina’yı durdurdum.
“Herhangi bir doktorun moktorun gereği yok!” dedim ve zar zor ekledim:
“Bir bardak su verin!”
Ceketimin iç cebinde “kara gün”ler için yanıma aldığım ilaçlarım vardı, arka arkaya üçünü içtim.
Kapkaranlık, uçsuz bucaksız gökyüzüne bakıp uzun uzun düşündüm.
Şimdi benim bütün her şeyi; evvela yüreğimi dağlayan, ciğerimi yakıp kavuran bu derdi, intikam duygusunu unutmam lazım. Evet, unutmam gerek! Unutmaya mecburum!
Ben de biliyorum neyin nasıl olacağını… Benim işte şu üç yüz adamı, onlarla birlikte şu iki cenabeti pisliği de gidecekleri yere sağ salim ulaştırmam şart. Mecburum. Başka çarem yok benim...
Allah’ım yine güç verdi. Sabır verdi, dayanma gücü ihsan etti, şturvali[15] tuttum. Göz altlarımın yaşla dolduğunu görünce şaşıran Sergey’e “Gözlerimi üşütmüşüm!” dedim. İnanmış olmalı ki tekrar soru sormadı.
Ben Bangkok-Taşkent güzehgâhı boyunca pek çok kere uçtum. Lakin yedi buçuk saatlik yolun bu kadar uzun olduğunu, hiçbir zaman fark etmemişim. Doğrusunu söylersem bu 26 Mart, benim için 11 Eylül’den de ağır oldu yahu...”
Dostum Kemal’in hikâyesini dinleyince ağzımı açıp da tek kelime söyleyemedim.
Uzunca bir süre, ikimiz de tek kelime etmeden oturduk.
Rus dilinde “Da, tı nastoyaşçiy geroy! Dvajdı Geroy!”[16] dedim.
Dostum mahzun bir şekilde gülümsedi ve iç çekerek “Da, pojaluy, no, vtoroy raz- posmertno!”[17] dedi.
Kemal’in söylediği bu cümlenin manasını sonra anladım.
Rezil damada ne mi oldu, diyorsunuz? Ne olacaktı ki! Anasına, babasına gidip ağlayarak durumu arz etmiş.
Kaynatasının söylediği sözler, tamamen iftiraymış; şirketinin işleriyle ilgili olarak Moskova’dan Tayland’a gidip dönüyormuş, yorgun düşünce business classta kendi kendine uyuyakalmış. Herhangi bir kız mız da görmemiş. Aslında kaynatası “kafasını üşütmüş”müş, pilotlarda böyle durumlar görülürmüş, tak çto[18], bunların hepsi provakasyonmuş. Aslında elinden iş gelmeyen hanımı da canına tak dedirtmiş, epey zaman önce kıçına tekmeye basıp kovmak gerekiyormuş da o yine de sabrediyormuş.
Kemal bu lafları işitince delire yazdı. Hakikaten de ispatı, delili yoktu, şahidi yoktu, yüzsüz insanlar gibi yapıp damadını oynaşıyla telefonla videoya çekmemişse derdini kime anlatacak?
Hısımları, şımarık oğullarının bokböceğinden bile temiz, kirpiden dahi yumuşak olduğuna inanıp bir hafta sonra Mamure’yi kucağında çocuğu, gözünde yaşıyla babasının evine getirip bıraktılar.
Şimdilerde dünür hanım, Şirali’ye kızoğlan kız birini bulmak için bütün Taşkent’i geziyormuş.
Elyar İskenderov
(Arkeolog, 57 yaşında)
[1] Özbekistan Hava Yolları.
[2] instruktor [instructor / инструктор]: Eğitmen, öğretici.
[3] liter samolyot [литер самолёт]: Cumhurbaşkanını taşıyan uçak.
[4] dispetçer [диспетчер]: Kule görevlisi.
[5] ayerodrom zali [аэродром зали]: Havaalanı bekleme salonu.
[6] zalojnitsa [заложница]: Esir.
[7] Ötken Künler [O‘tkan Kunlar / Ўткан Кунлар]: Geçmiş Günler (Özbek edebiyatında roman türünün kurucusu kabul edilen Abdullah Kâdirî’nin eseri).
[8] illyuminator [иллюминатор]: Pencere.
[9] Problema sozdavat [проблема создавать]: Problem çıkarmak.
[10] bort [bort / борт]: İç, kabin.
[11] avariya [авария]: Acil çıkış.
[12] Hey, sen kendini ne sanıyorsun, hayvan! [Эй, чтоты себе позволяешь,тварь]
[13] Şerali isminin Rusça söylenişi [Шерик]
[14] Kim bu ya, aklını mı kaçırmış? [Кто он такой, охренел что ли]
[15] shturval [штурвал]: Kumanda kolu.
[16] Evet, sen gerçek bir kahramansın! İki kere kahraman! [Даты настоящий герой! Дважды Герой!]
[17] Evet, öyle olsa gerek ama ikincisinde hakikaten ölmüştüm! [Да, пожалуй, но, второй раз – посмертно!]
[18] Bu yüzden [так что]