Kaç Ha Kaçta


 01 Mayıs 2010


Dehşetli bir yıkıma, yangına sebep olan roket ve top mermileri, önce köyün üst tarafındaki bağları, bağ evlerini dövmeye başladı. Sonra köyün içindeki evlerin üstüne yağmaya başladı. Birkaç dakika içinde, hükümet konağını ve büyük şarap fabrikasını yerle bir etti. Dört bir yana ateş düştü. Yıkılan evlerden kalkan toz duman adeta arşa yükseliyordu.

Köy sakinleri telaşla yollara düştü. Korkuyla kaçışan insanlar, köyün dört bir yanında karınca gibi kaynaşıyordu. Başka zaman birbirini görse selam vermeyen, birbirinin adını anmayan adamlar kumrular gibi ötüşüyor; birbirini soruyorlardı. Halk, deli gibi oraya buraya kaçışıyor; çığlıkları birbirine karışıyor, çocuklar bağrışıyorlardı. 

Kıyamet günüydü sanki; kaçan kaçana, göçen göçeneydi. Herkes değerli eşyalarını kurtarmaya çalışıyor, eline ne geçerse, gücü neye yeterse alıp köy­ü terk etmeye çalışıyordu. Bütün ahali, köyün aşağı tarafındaki mezarlığa doğru koşuyor; oradan da kuru çay yatağının yakından geçen anayola doğru akıyordu. Düşman, köyün baş tarafındaki müdafaa hattını yararak ilerliyordu; artık tank­­­ların boğuk sesleri de duyuluyordu.

Köy ahalisi, kaç gündür ateş üstündeydi. Felaket gelmeden önce denklerini yığmış hazır vaziyetteydi. Geceleri bile uyuyamıyorlar, ayakta sabahlıyorlardı. Daha düne kadar, Ermeni’yi bir şeye saymayanlar, olacaklara inanmayanlar da çoktu. Böyle düşünen insanlar, yeni kurulan düzenli orduya güveniyorlardı. Elinden bir şey gelmeyen; ancak köyü savunmak için bir şekilde, vatan gayretiyle silahlanan köylüler, ellerindeki silahları da bırakmıştı. Düzenli ordunun komutanları: “Bugüne kadar yaptıklarınız için teşekkür ederiz, sağolun; ama bundan sonra vatanın namusunu biz koruyacağız,” demişlerdi. Bir hafta sonra da telgraf gelmişti: “Köy, belli bir müddet Ermeni­le­re bırakılacak.” Her şey tuhaftı. Bugüne kadar görülmemiş, duyulmamış şeyler oluyordu. Sovyetlerin çökmesiyle birlikte, gökten düşme bir bağımsızlık kazanılmıştı. Kendilerine çok güvenen siyasîler, bu vaziyeti tam olarak anlamaya, değerlendirmeye hazır değillerdi. Bir­leşmek, bu puslu havadan, akılla istifade etmek yerine, halkı da kendi hileli oyunları­na katarak iktidar ve makam kapmak peşine düşmüşlerdi. Akıl ve vicdanlarını kaybedenlerin iktidar hırsı, öyle bir hale gelmişti ki rakiplerini alt etmek için bazı köy­­le­ri, ilçeleri düşmana bırakmaktan dahi çekinmiyorlardı. Nasıl olsa hepsini geri alırız, diye düşünüyorlardı. Savaş ve olağanüstü hal kanunlarının uygulanmadığı; suçluların, hainlerin zamanında ve adaletli şekilde ceza­lan­­dı­­rıl­­­­madığı ülkede, insanlar korku ve endişe içinde, ne yapacaklarını bilmeden yaşıyorlardı. Duyduklarına inanıp inanmamakta tereddüt ediyorlar, neye inanacaklarını bir türlü kestiremiyorlardı.

Köyün, kendi adamlarımız tarafından Ermeniler’e satıldığına inanmayanlardan biri de Tağı’y­­dı. Ancak söylentilere inanmasa da hanımının sözünü dinlemiş, bir gün önceden yükünü traktöre yüklemiş, göçe hazır halde beklemeye başlamış, sonra da yola düşmüştü.

 Ufak tefek biri olan Tağı, korku nedir bilmiyordu. Yolu kapattığı, çabuk hareket etmediği için ardından gelen korna seslerine aldırmıyordu. Bağırtılar, çağırtılar, tehditler de hiç umrunda değildi. Yolda rastladığı sahipsiz kadınları, çocukları, eli ayağı tutmayan ihtiyarları, sakatları, delileri, kimi görse traktörü durduruyor, çaresiz insanları traktörün römorkuna dolduruyordu. Traktörün römorkuna yanaşanları, aşağıdakiler kaldırıyor, yukardakiler çekiyor; aceleyle römorka bindiriyorlardı. Binenler Tağı’ya dua etmeye başlıyorladı: 

“Allah tuttuğunu altın etsin, ay Tağı!”

“Bu iyiliğini hiçbir zaman unutmayacağız kardeş!” 

Zavallı insanların bu hayır duaları, Tağı’nın ruhunu daha da kavileştiriyordu. 

“Ay komşular! Tağı, traktörü hazırla, römorku da traktöre koş, kaç ha kaç[1] olur, her taraf cehenneme dönmüş. Ara yerde konu komşu düşmanın ayağı altında kalmasın, diye iki gündür Tağı’ya yalvarıyorum.”

Tağı’ya hiç yakışmayan, kilolu, iri yarı, kadından çok erkeğe benzeyen karısı, sonunda dayanamayarak bu hayırseverliğin sebebinin kendisi olduğunu, bu duaların kendisine yapılması gerektiğini hatırlattı. 

Traktöre binenler de hayır dualarını Tağı’nın karısından esirgemediler:

“Allah seni Tağı’ya, onu da sana çok görmesin!” diyerek dilenci payı gibi, bir hayır dua da Tağı’nın karısına ettiler. 

“Ana! Ben iniyorum!”

Herkes can telaşındayken iki taşın arasında, Tağı’nın oğlu Orhan mızırdanmaya başladı. 

“Ana, babama söyle; traktörü durdursun!” 

Deminden beri, arada bir kem küm etse de pek sesini yükseltmiyordu. Orhan’ın yanında oturanlar sordular:

“Ne oldu ki ay oğul, niçin inmek istiyorsun?” 

Orhan anasının yüzüne ağlamaklı bir şekilde baktı.

“Çubuş kaldı ana.”

Anası oğlunu avutmaya çalıştı:

“Hey oğul, bir Çubuş yüzünden kendini ateşe mi atacaksın? Telaş ile unutmuşum, canımız sağolsun. Amcanın oğluna söyleriz, sana bir tane daha gönderir.” 

Çubuşu, Orhan’a Bakü’deki amcasının oğlu hediye etmişti. Kıvırcık tüylü, yaba kulak­lı, kuyruğu kendisinden büyük olan Çubuş, köpekten çok kediye benziyordu; ama insan gibi söz dinleyen, akıllı bir köpekti. Çubuş, Orhan’a çabucak alışmış; Orhan da onu çok sevmişti. Tağı, köyden çıkarken Çubuş Çubuş, diye bağıra çağıra dört tarafı dolaşmış; ama eniği bulamamıştı. Annesi, oğlunun köpeği unuttuğunu hatırladığında mızırdanacağını çok iyi biliyordu. Orhan’ın ise bütün bunlardan haberi yoktu.

“Ben başkasını istemiyorum! Ben kendi Çubuş’umu istiyorum.” Yüzünü anasının koluna dayayan Orhan mızırdanmaya devam etti. Anası onu yatıştırmaya çalışıyordu:

“Elâlemi bize güldürme, gadasını aldığım. Şimdi köpeği düşünmenin zamanı mı?”

Traktör köyden uzaklaştıkça köyde olup bitenleri anlamak, neler olduğunu görmek iyice güçleşiyordu. Toprağın bağrını söküp da­ğıtan roket sesleri, kurşun sesleri artık duyulmasa da köyün dört yanından ateşlerin kızıllığı görülüyor; evler yanıyor, dumanlar yükseliyordu. Çatışma sesleri, traktörün homurtusuna karışıyor, dağlara çarpan sesler yankılanıp köye geri dönüyordu.

Köyden hayli uzaklaşmışlardı. O sırada birkaç kadın ve yedi sekiz çocuk traktöre doğru koşmaya başladı. Tağı, eliyle onlara çabuk olmalarını işaret etti. Zavallılar, traktöre ulaşır ulaşmaz ellerindekileri, traktörün vagonuna rastgele fırlatıp yukarı tırmandılar. Traktöre her binen bir kişilik yeri daha dolduruyor, insanlar iyice sıkışıyordu; ama kimse çıtını çıkarmıyor, kımıldana kımıldana, birbirlerine sokula sokula yeni gelenlere yer açıyorlardı. Başka zaman bu kadar insanı, bu römorka sığdırmak mümkün değildi. Mezarlığın yanından geçerken dudaklarını fısıltıyla kımıldatan aksakallı dedeler, akpürçekli nineler, geçmişlerinin ruhuna fatiha okumayı da unutmadılar; ama onların bu dudak kıpırtıları, fatihadan çok, ölmüş­­lere kendi günahlarını affettirmek, günahlarından arınmak, onları terk ettikleri için sızlayan vicdanlarını rahatlatma davranışına benziyordu... 

Traktör, taşlı çakıllı kurumuş çay yatağını homurtuyla geçerek toprak yola çıktı. Traktörün motor sesini epeyce öteden duysalar da ellerinde bohçaları, çıkınları ile yola düşen Samet, hanımı ve çocukları geriye dönüp bakmadılar bile. Tağı traktörü biraz daha hızlandırdı. Onlara yaklaştıklarında, Tağı’nın bakışlarıyla Samet’in mazlum, melul bakışları buluştu. Tağı’nın yüreği, gitmesine izin vermedi. Aniden firene bastı. Römorktakilerden biri seslendi. Tağı’nın kendisini duyup duymadığının farkında bile değildi. 

“Hey kardeş, sür gidelim! Ermeniler bunlara dokunmaz.”

Başka biri, bu adamın söylediklerine kızarak gözlerini ağarttı. 

“Günahtır! Bırak, karışma sen! Köyümüzün adı var.”

Samet’in karısı Ermeni kızıydı. Karı koca yirmi yıldan beri bir yastığa başkoyuyorlardı. Samet’in hanımının müslüman olduğu da söyleniyordu. Samet’e iki oğlan, bir kız evlat doğurmuştu. Kızı, komşu köye gelin gitmişti. O an, nedense oğullarından biri, küçük olanı yanlarındaydı. Büyük oğulları ise evlenecek yaştaydı. Askerliğini Sovyet ordusunda bitirdikten sonra ortalarda görünmez olmuştu. Azerbaycan­ Türkleri’ni, önce babalarının, dedelerinin topraklarından koparıp yurdundan yuvasından çıkaran Ermeniler, şimdi de kana bat­mış dişlerini Karabağ için sıkıyorlardı. Savaş başladığında Samet’in büyük oğlu, herkes gibi köyün müdafaasında gönüllü olarak ileri çıksa da “Yeğen, dayısına kurşun sıkmaz,” atasözüne inanan köylüler, ona ne silah ne de köyün mü­­dafaasında bir görev vermişlerdi. İpini kopartmış gezen dayısı, ortalık sakinken sık sık Sametgil’e gelirdi. Şimdiyse Ermeni saflarında Türkler’e karşı savaşıyordu. 

Köyün delikanlıları, hanımını kovması için kaç kez Samet’in evine hücum etmiş, küfürler savurarak onu aşağılamışlardı. Güya, bütün belaların sebebi bu kadındı. Güya Samet Ermeni kızıyla evlenmeseydi, ortalık karışmaz, topraklarımız işgal edilmez, insanımız sıcak yurdundan yuvasından uzak düşmezdi. 

Zavallı Samet, nerden bilecekti ki gün gelecek ve Ermeniler Türkler’e düşman kesilecek; kan dökecek, insanları yurdundan yuvasından edecek. Ruslar’la evlenenler de az değildi. Demek ki Ruslar ile aramız bozulunca onları kovacaktık! İnsanlar, yıllarca aynı yas­tı­ğa başkoyduğu, çoluk çocuğunun anasını boşamalıydı! Bir yuvayı dağıtmak! Oyuncak mıydı bu iş? 

Öfkelenen, şuurunu kaybeden insanlar, kendi söylediklerinden başka hiçbir şeyi dinlemek istemiyorlardı. Aklı başında insanlar ise bu öfkeli kalabalığa, fevrî düşünenlere karşı koyamıyorlar, onlardan çekiniyorlardı. 

Düşman, hasmının üstü­ne ya zayıfladığında ya da kendini unutarak fil gibi kulağının üstüne yattığını gördüğünde harekete geçer. Mağlubiyetin asıl sebeplerini arayıp bulmak, sonuçlarını ortadan kaldırmak yerine; küçük, basit meselelere kafa yormak, insanlara kendini kaybettirmek, kuvvetleri parçalamak düşman değirmenine su taşımak, büyük yıkımdı. Samet’e göre bü­­tün küslükler, dargınlıklar bir yana bırakılmalı; düşmana kar­­­şı mücadelede düşmanın da beklemediği yollar bulunmalıydı. Hanımı Ermeni olanların akrabalık ilişkileri bu tür farklı yollardan biriydi; ama Samet, bu meseleyi ağzına al­­maya, bu düşüncesini açıklamaya çekiniyordu. Kaş yapayım derken göz çıkartmaktan çok korkuyordu. 

Öyle ki Samet, ister istemez kendinin ve ailesinin talihini olayların akışına bırakmıştı. Her gün bir başka fitneye uyan delikanlıların gözüne değmemek, onları tahrik etmemek için çoluk çocuğu ile köyün içine pek çıkmıyor; kendilerini aşağılayanlara aldırmıyor, bir şekilde sabrediyor, asla yurtlarından yuvalarından ayrılmayı düşünmüyordu.  

Köyde, Samet’in haricinde hanımı Ermeni olanlar da vardı. Birinin kocası şofördü. Olaylar yeni başladığında, hanımına sataşan gençlerden birini, arabasının altına alıp ezmiş, o gencin kemiklerini un ufak etmişti. Kocası tu­­tuklandıktan sonra, hanımı olanlara dayanamamış, çocuklarını da kanatlarının altına alıp Krasna­dar’­da­­ki babası evine giderek oraya sığınmıştı. Başka biri Bakü’ye göç­müş, hanımının milliyeti­ni, adını soyadını değiştirerek yeni kimlik almıştı. 

Tağı, traktörün römorkunu göstererek Sametgil’e yüksek sesle bağırdı. Traktörün gürültüsünden hiçbir şey duyulmuyordu. Tağı’nın ne dediği duyulmuyordu; ama el hareketinden ne demek istediği anlaşılıyordu.

Samet’in küçük oğlu, başını kaldırıp ürkek ürkek bir babasına, bir traktörün için­­de­ki adamlara baktı. Adamlar, gözlerini öyle iri açmışlardı ki sanki onları ilk defa görüyorlardı. Sonra ihtiyatla ileri yürüdü. Annesi de onun ardından römorka yanaştı. Çocuk sıçrayarak römorkun yanından yapıştı. Sınıf arkadaşı Orhan, yardıma yeltense de onu yukarı çekmeye gücü yetmedi. Adamlardan biri, Orhan’ı kenara iterek çocuğa el uzattı. Anası da aşağıdan yardım etti, güç verdi.

Samet, omzunda eski bir heybeyle olduğu yerde kıpırdamadan duruyor; onlara bakıyordu. Birden Nazan Hanım, yılan sokmuş gibi bağırdı. Gözleri vahşi hayvanın gözleri gibi parlayarak yanıyordu:

“Durun! Ermeni ahçiğini de, bu Ermeni töremesini de traktöre bindirmem!”

“Hey hanım, otur yerine!” Yanındakiler ne kadar ikaz etseler de Nazan Hanım sakinleşmedi. Aksine daha da alevlendi, hiddetlendi. 

“Hayır, ben Ermeni’yle aynı traktörde gidemem!” Nazan Hanım’ın Ermeni’den ya­na yüreği dağlanmıştı. Ermeniler onun kızını, Hocalı’da çoluk çocuğuyla birlikte eve kilitleyip yakmışlardı. Oğ­lunu da yakın bir zamanda, savaş bölgesinde vahşice şehit etmişlerdi. 

“Hey! Kadın doğru söylüyor”. Römorktan biri, kadını destekledi, yanan ocağa benzin döker gibi devam etti: 

“Evimizi barkımızı topa tutup dağıtan, bi­­zi yerimizden yurdumuzdan ayrı düşüren Ermeniler’dir! Niye onlara merhamet ediyoruz? Niye sadece bizim yüreğimiz yanıyor? Ermeni öyle bir z­ehirli tohumdur ki götürdüğümüz yeri de zehirleyecek.”

Samet, ani bir hamleyle, traktörden sarkan oğlunu yere indirdi. 

İşte bu sapa yoldan onlara doğru yuvarlana yuvarlana bir karaltının yaklaştığını gördüler. 

“Çubuş! Çubuş! Köpeği ilk önce Orhan tanıdı.”

Bağıra çağıra, çığlıklarla traktörü durdurunca, yerinden fırlayarak köpeğe doğru epeyce gitti. Durduğunda dilini dışarı çıkarıp hızlı hızlı soluyan Çubuş da durdu; lakin traktöre doğru gitmedi köpek, Sametgil’e ya­naştı. Oğlunun pantolonuna sürtünmeye, sırnaşmaya, bir o yanına bir bu yanına yatıp yuvarlanmaya başladı. Galiba onu Orhan sanıyordu. 

Traktördekiler, Çubuş’u yakalayıp getirmesi için, yeniyetme delikanlılardan birini aşağı indirdiler. Köpek kendisine doğru gelen delikanlıyı görünce kuy­ruğunu kıstırıp neşeyle ileri koştu. Delikanlı durunca köpek de hemen durdu, bekledi. Yerinden kıpırdar kıpırdamaz başını kaldırıp arkasına baka baka yeniden koşmaya başladı. Köpek aklı işte! Oyun oynamak, şımarmak istiyordu. Traktördekiler, delikanlının köpeği yakalayamayacağını anlayarak onu geri çağırdılar. Çu­buş, Orhan’ı da dinlemedi.

Köy ahalisi, gruplar halinde yol güzergâhına sıralanmış çınarların gölge­si­ne dökülmüştü. Az ötedeki pınarın berrak suyu şırıl şırıl akıyor, insanı kendine çekiyordu. Tağı, etrafa bir göz gezdirip traktörünü iri çınarlardan birinin altına bıraktı. İnenler yerlere oturup sırtlarını ağaçlara dayadı. Tağı, pınarın soğuk suyundan yüzüne gözüne çarparak serinledi. Sonra elleri­ni kaşlarının üs­tünde siper edip dumanların çıktığı köye doğru baktı. Bağlar, bahçeler ve bahçelerin içinde kızaran, güneş ışığında cam gibi parlayan kırmızı çatılardan başka hiçbir şey görünmüyor, ses seda gelmiyordu. 

Kadınlar, çınarın gölgesine kilim, yolluk ne varsa serdiler. Pınar suyundan içen çocuklar, kıtlıktan çıkmış gibi arasına lor doldurulmuş lavaş dürümlere yumuldular. Az ötede bağıra çağıra birbirini kovalayan, oynaşan çocukların Kür topuklarında, Aras ise dizkapaklarındaydı. Ne konuşsalar, nereye baksalar ne yapsalar da kaşlarının çatıklığı bir türlü düzelmeyen adamlar, köye doğru bakarak donup kalmışlardı. 

Biraz sonra Sametgil de geldiler. Köylülerin oturduğu bölgede, yanı yöresi kararmış, gölgesi seyrek çınarı beğenmedikleri için hayli ötedeki bir çınarın altına oturdular. Çubuş ortalıkta görünmüyordu.

Samet, bilerek köylülerden hayli uzağa oturdu. Bü­yük oğlundan dolayı çok rahatsızdı. O hengamede oğlunun nereye gittiğini bilmiyordu. Köylüler, oğlun nerede diye soracaklardı. O, söyleyecek söz bulamayacaktı. Ahmağın, şom ağızlının biri ölçüp tartmadan: 

“Oğlu dayısıgilin tarafına, Ermeniler’in safına geçti, diyecekti. Samet bu yüzden çok çekiniyordu. O anda ortalık toz duman olacak, her şey birbirine karışacaktı. Samet’i, ailesini sigaya çekeceklerdi. Böyle bir zamanda, oğlu­nu savunamazdı, çaresizdi. Oğlunun nerede olduğunu ise bilmiyordu. Delikanlıydı oğlu, kanının kaynadığı çağlardı. Dayısının sözlerine, heveslendirici davetine aldanıp Ermeniler’in safına geçmiş olabilirdi.” 

Oğlu, gerçekten de Ermeniler’in safına geçmiş miydi? Eğer geçmişse, vay Samet­’in, ailesinin haline! Ölü­­­sünü koyup dirisine ağ­layacaktı. 

Samet köylülerden ne kadar kenara kaçsa da küçük oğlu su isteyince, bir kap alıp pınara doğru gitti. 

Pınarın başı kalabalıktı. Suyun etrafında adam kaynıyordu. Adamlar bir kişiyi adeta sorguya çekmişlerdi. İstemeden kulak kabartıp dinledi. Adam tesadüfen köy­de eyleşip kalanlardan biriydi. Ermenile­r’in avlulara, evlere nasıl sokulduklarını, evlerin içine nasıl doluştuklarını anlatıyordu: 

“Zor bela ka­çıp canımı kurtardım. Ermeniler köye girmişti. Evlerin birinden, ansızın bir silah sesi duyuldu. Ermeniler oldukları yere yattılar. Ben de o karışıklıktan yararlanıp köyden çıktım. Köyden epey uzaklaştıktan sonra da aynı silah sesini arada bir duydum. Silah hangi taraftan kime sıkılıyordu, onu bilmiyorum.”

Adamın söylediklerine kulak kabartan köylüler, köyde neler olup bittiğini tam olarak anlayamadılar.

İki üç saat sonra, yeni bir haber ulaştı. Ermeni köyde kalamamış, aceleyle köyü boşaltmıştı. Cemaat bu defa, yurdu obayı saran dumana bakarak deli gibi meleye meleye geri dönmeye başladı. 

Ermeniler, gerçekten de köyü terk etmişti; lakin tankı topu köye çevirip yıkabildiği kadar evi yıkmış, çoğunu da ateşe vermişti. Yükte hafif pahada ağır ne varsa yağmalayıp götürmüşlerdi. Direnenleri, kaçmaya takati olmayanları öldürmüşler; kalanları da rehin almışlardı.

Ermeniler Tağı’nın oğlu Orhan’ın Çubuş’unu da öldürmüşlerdi. Leşi merdivenlerin dibindeydi. Galiba eve girmelerine engel olmaya çalışmıştı. 

Samet’in ailesi köye en son döndü. Çatal demir kapıdan girdiklerinde, avlu köylülerle doluydu. Evlerine, Ermeniler tarafından yakıldığı için ahalinin toplandığını düşündüler. 

Samet yaklaştığında adamlar sessizce kenara çekildiler. Samet orta yerde büyük oğlunun ölüsünü gördü. Nerden aldığı bilinmeyen çiftesi elindeydi. Galiba o, bu tüfekle düşmanın karşısına çıkmış, mermisi bitene kadar vuruşmuş; Ermeniler’den üçünü de haklamıştı. Onlardan biri, dayısıydı.


 

[1] Kaç ha kaç: Düşman saldırısı veya büyük bir felaketle karşılaşan halkın, panik halinde, güvenli yerlere sığınmak için, yerini yurdunu terk edip kaçması.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 41. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 41. Sayı