HaftanınÇok Okunanları
NERGİS BİRAY 1
Mehmet Topay 2
KEMAL BOZOK 3
HİDAYET ORUÇOV 4
Ece Türköz Oğuz 5
İSMAİL DELİHASAN 6
RAHMİ ALİ 7
“İyilik bütün olgunlukların merkezinde durur; bütün sevinçlerin kaynağıdır.
O, insanı akıllı, dikkatli, ileri görüşlü, düşünceli, bilgeli, mert, ihtiyatlı,
temiz kalpli, mutlu, takdire layık, hakiki ve evrensel bir kahramana çevirir.”
Baltasar Gracian
Bike Hanım et ve küçük yağı kuşbaşı şeklinde kesti. Heyecanla bu parçaları toplayıp bir poşete attıktan sonra oğluna seslendi. Az önce anahtar sesinin ardından koridorda kapının hafif bir vuruşu duyuldu. Kadın, ayaklarını sürükleyerek aceleyle mutfaktan koridora geçti. Oğlu ise işe yetişmeye çalışıyordu. Oğlunun, işini bölmekten endişelenen annesi kalbindeki şefkati hafif bir gülümsemeyle gösterdi. Hızlıca mutfağa döndü. Torunu Nigar pencerenin önünde dışarıyı izliyordu. Güneş ışınları, sonbahar havasının etkisi altında camlara vurmaya doyamıyordu. Camın iç tarafındaki buhar, süzülerek Nigar’ın narin parmaklarının arasına düşüyordu.
Sokakta, bir taraftan diğer tarafa geçen insanlar kızın dikkatini öyle çekiyordu ki istemeden hareketsiz kaldı ve gözlerini önce insanlara, pencere önünden ayrılınca da onların gölgelerine dikti. Sokaktaki karışık manzaraları izlemek çocuğa tuhaf bir keyif veriyordu. Arada bir büyükannesinin sorduğu soruları dinlemeden dikkatini tekrar sokağa çevirdi. “Babama bak, babama!” deyince büyükannesi gayriihtiyari pencereden dışarıya baktı. Arif biraz önce annesinin verdiği poşeti iki katlı binaların ortasından geçen yolun kenarındaki su borusu yanında bulunan kütüğün üstüne koydu ve eliyle yırtıverdi. Geçen yıl yana eğildiği için burada yetişen ağacı yerden iki karış bırakıp kesmişlerdi.
Oğlunun hareketlerini merakla izleyen kadının yüzünde garip bir gülümseme belirdi. “Yüreğine kurban! Yavrum öyle bir sofra açtı ki hayvanlara!” diye derin bir nefes aldı ve oğluna dualar yağdırdı:
- Allah yolunu açık etsin, kaza beladan korusun! Büyük bir sevap yaptın.
Kulağınızda çınlayan ilginç bir kelimeye tutunup onu bir yay gibi germek, çocukluğun çitini kırmak gibidir. Nigar için henüz ismi konulmamış bir şeydi. Şimdi de öyle oldu. Sanki çocuğun dili bu “sevap” kelimesine engel oluyordu. Sevaptan başlayıp, sevabın daha nelere yol açacağına dair birçok soru sorsa da büyükannesinin verdiği cevaplara kulak asmadı. Babasının açtığı sofranın başına toplanan kediler, birbirlerini tırmalayarak et ve yağ parçalarını dişleriyle kendilerine çekiyorlardı. Altın kürklü leopara benzeyen çilli bir kedi yavrusu hariç. O zavallı minik yavrucak, büyük kedilerin korkusuyla et sofrasının etrafında dolaşmaktan yorulmuştu. Nigar, ilk kez kedilere bu kadar dikkatli bakıyordu. Eti dişleriyle parçalayan hayvanlar, karınları doyar doymaz etrafa dağıldılar. Şimdi sofraya yaklaşma sırası minik kedi yavrusundaydı. Bu sırada Arif arabayı garajdan çıkardı. Mutfak penceresinin yanından geçtiğinde farın ışıklarını yandırıp her zaman olduğu gibi kızı ile vedalaştı. Ancak Nigar diğer günlerin aksine bu kez babasının vedasını pek dikkate almadı. Şimdi saniyeler ona oldukça uzun geldi. Arabanın ilerlemesini gözlüyordu. Gözleri yavru kediyi aradı. O ise küçük kütüğün üzerinde kalan et artıklarının poşete akmış kanlı suyunu yalıyordu. Nigar hayal kırıklığına uğradı.
Ertesi gün büyükanne ve torun evde yalnız kalınca Nigar yine pencereden sokağı izledi. Kediler hakkındaki soruları bitmek bilmiyordu. Büyükannesi dedi ki, aslında kediler kaplan cinsindendir. Ehlileştirilseler de tırmalayıp dururlar. Büyükannesi, bunları çocuğun kedilerden uzak durması için söylüyordu. Ama kaplanın yırtıcı bir hayvan olması bile kızın kediye olan merakını azaltamadı. Aksine gözleri dün aç kalan yavru kediyi arıyordu.
Nigar’ın isteği üzerine, büyükanne ve torun kedilere yemek vermeye gittiler. Gün, yavru kedinin günüydü. Çünkü balığın iç kısmı ve yağı onun payına düştü. Nigar, “Büyükanne onu da kov, büyükanne ona da vur!” dedikçe Bike Hanım büyük kedileri kovaladı ve yavru kedi rahatça balıktan kendine düşen payı afiyetle yiyip ağzını yaladı. Büyükannesinin tavsiyelerine kulak asmayan Nigar, annesi Suğra Hanım işten gelir gelmez bugünkü maceraların hepsini ona tek tek anlattı. Asıl hengâmede bundan sonra başladı. Nigar hemen hamama götürüldü. Nihayetinde kedinin tüyü onun eline, kıyafetine hatta saçlarına da yapışmış olabilirdi. Akşam kedi mevzusu sofra başında müzakere olunca hayat arkadaşının tarafını tutan Arif “Sokak hayvanlarıyla temas etmek terbiyeli çocuklar için uygun değildir.” dedi. Ancak öğretmen babanın öğütleri küçük kızı için o kadar da etkili olmadı. Nigar çabuk uyumak istiyordu ki, gecenin karanlığı hızlı geçsin. Çünkü büyükannesi yavru kediye yine yemek yedireceklerine dair söz vermişti.
Çocuğun terbiyesi ve sağlığı konusunda doktor gelini ile öğretmen oğlu anlaşmış olsalar da sevaplı yapmak Bike Hanım için her şeyden önde gelirdi. Böylece büyükanne ve torun akşamki tembihi “unuttular”. Arada bir gizli saklı sokaktaki yavru kediye yemek vermek, onların her gün yaptığı iş oldu. O yavruyu besledikçe beslediler. Kedi büyüyüp diğerleri gibi ete kana gelse de Bike Hanım ve torunu ona hâlâ yavru diyorlardı. Suğra Hanım ise kaynanası ile kızını kedilerden vazgeçiremeyince görmezden gelmeye çalışıyordu. Bir defa akşam kızını yatağına yatırdığında dudağının altından “Ebu Hüreyre’nin devamcısı,”[1] dedi. Kızı ne dediğini sorduğunda annesi onun başını okşayarak “Uykun güzel olsun!” diye fısıldamadan başka bir söz bulamadı. Nigar ise güzel uykusuna dalana kadar bu adı defalarca tekrarladı ki, sabah onun anlamını büyükannesine sorsun.
Sabah güneş bambaşka bir dünyaya doğdu. Havaların ısınması hem sonbaharın hem kışın artık arkada kaldığını gösteriyordu. Bu seneki bahar ilk günlerden itibaren kavurucu sıcaklık getirmişti. Sabahın erken saatlerinde evde, yazlığa gitme hazırlıkları başladı. Yola çıkmak için gecikmenin sebebi ise Bike Hanım oldu. Nedense kadının içindeki sıkıntı gitgide çoğaldı ve siyah bir çarşaf gibi bütün vücudunu kapladı. Sabahleyin yazlığa gitmeyi defalarca ertelemeyi düşünse de sessiz kalmıştı. Bu düşünceyi dile getirirse oğlu ile gelinin arasının açılacağından korkuyordu. Hele Nigar! Artık her zamanki gibi bir yere gideceği haberini duyar duymaz herkesten önce hazırlanıp hızlıca kapıya gitmişti. Kayınvalidesinin yavaş olması Suğra’yı da rahatsız etti ama gelin sustu. Bu kadar uzun bir gecikmeden sonra nihayet evden dışarı çıktılar. Yaşlı büyükannenin gecikmesi boşuna değildi. Oğlu akşam işten dönerken garaj kapısında yılan yavrusunu arabasının tekeriyle ezmişti ve annesine “Yılan betonun üstünde ezilirken tekerin lastiği patladığını düşündüm.” demişti.
Kadın, oğlundan duymak istemediği endişeyi dile getirmişti; Hiç zarar vermeseydi daha iyi olmaz mıydı? “Ağzı yanmış öyle kinli olur ki!” dedi o. Bir müddet düşününce de “Yavru yılan mıydı?” diye sordu ve oğlunun olumlu cevabı karşısında bir kez daha derinden üzüldü. Gönlünden geçen “Ah keşke yavru yılan olmasaydı!” sözlerini bir kendisi bir de Allah biliyordu.
Endişesi gittikçe kuvvetleniyordu. Sema Sultan’ın cömertçe yağdırdığı şafaklar ortalığı bir fırına çevirmişti. Onlar evden çıktığında güneş henüz doğmakta olsa da boğucu sıcaklık nefesi kesiyordu. Nigar mahalleden ayrılırken ailesini de peşinden sürüklüyordu.
Nigar binanın yan tarafına geçtiğinde yavru kediyi gördü ve annesinden korkmasaydı yanına koşup başını okşayacaktı. Bugün de intizamı bozmadı. Kedi için ayrılan yemeği taşın üzerine koyup hemen evine döndü. Yavru, yemeği çoktan yemişti. Şimdi kedi onları görünce minnet duyarcasına ağzını yalamaya başladı.
Arif adımlarını yavaşlattı ve garajın kapısını açtı. Bu arada Bike Hanım kocaman budaklarıyla balkonlarının cephesini didik didik eden çam ağacına yaslanmıştı. Ağaç, bulutun gölgesinde kalma tesiri yarattı. Kötü habere işaret eden bu görüntü karşısında birden ürperdi. Güneşin ışınlarıyla kızıla dönüşen beyaz gökyüzü ile bu koyu gölge arasında garip bir tezat gördü. Kadının içindeki telaş bütün ruhunu ele geçirmişti. “Arif, dikkatli ol!” demek istese de aklından geçen uyarıcı cümle boğazında düğümlenip kaldı.
Ne söylemek istediğini kendisi de duymadı, sadece onların aklından geçenleri kalbinde hissetti. Bu sırada araba garajdan çıkınca kalın demir kapılar her zamanki gibi şangırtıyla yerine gelmişti. Çantalar, torbalar ve hazır yemek kapları tek tek bagaja koyuldu. Birden yavru kedinin garip bir öfkeyle çıkardığı “miyav” sesi hepsinin dikkatini çekti. Bütün bakışlar ona odaklanmıştı. Suğra Hanım’ın sinirli sesi duyuldu:
Bike Hanım hâlâ kendine gelememişti. İçindeki sıkıntıdan kurtulmak istese de becerememişti. Gelininin sözlerine hak getirse de şimdi oğlunun sinirlenip sesini yükselteceğinden korktu. Komşular duyarsa ayıp olacaktı. O an yavru kedi daha yüksek bir sesle miyavladı. Hayır, bu normal miyavlama değildi. O, sanki bozkurt gibi uluyor ya da vefalı ev köpeği gibi sahibine tehlikeden haber veriyordu.
Yavru avlanmaya hazırlanırmış gibi ellerini uzatıp var gücüyle saldırdı. Yayda çekilen ok gibi uzadıkça uzadı ve bu defa daha şiddetli uluma ve acıklı ses çıkardı. Yavru kedinin önceki sakin hâlinden eser kalmamıştı. Suğra “kedi kudurdu, zarar verecek,” demesi ile yavru kedinin yerinden sıçraması bir oldu. Gelin, arabanın kapısını açsa da yerinden kıpırdayamıyordu. Nigar da ondan bayağı uzaktaydı, nereye kaçabilirdi! Şimdi onun bütün aklı kızında kalmıştı. Kedi yerinden sıçrayıp Nigar’a doğru döndüğünde Arif etrafa uzanıp taş aramaya başladı. Bike Hanım ise hâlâ içindeki telaşı kovmak için kendinde güç arıyordu. Kedi, Nigar’ın yanına geldiğinde Suğra şaşkınlıkla çığlık attı, yüzünü ellerinin arasına aldı ve yere yığıldı. Nigar ise yerinden kıpırdamadı. Çocuğun kediye olan sevgisi sanki kalbine hükmediyordu; Ondan sana zarar gelmez. Yerinde kal, kıpırdama!
Yavru kedi göz açıp kapayıncaya kadar yıldırım hızıyla koşup ok misali dümdüz Nigar’ın ayakları arasından geçti. Sıcaktan şişen kum taneleri kedi pençelerinin bıraktığı izlerin acısına katlanmanın iniltisiyle toz duman oldu. Kedinin miyavlaması çevredeki göreceli sakinliğe bir çatışma havası katmıştı. Toprağı tırmalayan tırnak sesleri bir kırbacın krom kaplı bir deriye çarpması gibi önce inledi, sonra aniden sustu sonra tekrar duyuldu. Bir müddet sonra sessizlik hâkim oldu.
Nigar’ın açık tabanını hedef alan yılan, kedinin beklenmedik saldırısı esnasında başını yukarı kaldırıp karnın üstünde yan yatarak sıçradı. Ölüm kalım savaşının ilk anında kedinin bir gözü çıksa da o, kendini kaybetmeden hücumuna devam etti. İlk hamlede zehrini başında yayık gibi çalkalayan yılan ilk darbeyle sersemlese de gücünü ve hilesini saklıyordu. Hile işe yaradı. Yılan bir anda kıvrılıp başını gizledi. Sonra aynı hızla yüzüstü düştü. Karnının şeffaf rengi ile kediyi kendine çekmek istedi.
Bu durumda kedi yılanın yanına yaklaşırsa yılan aynı anda başını ve kuyruğunu kedinin sırtına dolayacak sonra da yukarı doğru sürünerek boğazına dolanarak nefesini kesecekti. Az önce masum çocuğun canına kıymaya çalışan gri sürüngen, hilesinin işe yaramadığını görünce saldırı taktiğini değiştirdi. Şimdi kediyi sokmayı hedefliyordu. Kuyruğunun üzerine kalktı ve başını kedinin ağzını sokacakmış gibi uzattı. İlk darbeden sonra kedi biraz geri çekildi ve düşmanın saldırı taktiklerine karşı hazırlanmaya başladı. Nedense aniden zeminin sert mi gevşek mi olduğunu kontrol etme fırsatı bulmuş gibiydi. Patileriyle kumları eşeledi. Sonra karnının üstüne yere uzandı. Başını öne doğru eğdi ve savunma pozisyonuna geçti. Bıyıklarını garip bir şekilde oynattı. Miyavlayarak belini sert bir şekilde aşağı çekti. Sivri dilini ağzından salıveren yılanın korkunç tıslaması onun rahat nefes almasını engelliyordu. Aniden ikisi de saldırdı. Kedi yerinden sıçrarken yılanın kuyruğunu tırmalayıp asıl niyetini gizledi. Pençeleri üzerine düşünce bir hamle yapıp havaya fırladı ve bu defa incecik dişleriyle yılanı tam ortasından yaraladı. Beyaz keskin dişleri kaygan sağlam deriye batırmak ne kadar çetin olsa da kedi bunu becerdi. Sineklerin ansızın saldırması ve yarasının nasıl kurtlanacağı korkusu yılanı içgüdüsel olarak ürpertti. Kendini nasıl ittiyse sırt üstü yere düştü. Ancak kendini çabuk toparladı ve ıstıraplı bir şekilde inatla dilini çıkardı. Yılan sanki kediyi diri diri yutmaya hazırlanıyor gibi esnek çenesini olabildiğince açarak kükrercesine cızırtılı bir tıslama sesi çıkardı. Başının arkasındaki zehir bezlerinin derinin altında düğümlendiği görüldü. Derisinin düz pulları kedinin gözünde diken gibi kabardı. Kedi, yılan zehrine karşı doğal bağışıklığının gücüne güvenmesine rağmen düşmanın çift dişlerinden kendini ustaca savunmaya ısrarlıydı. Bu defa kedi, bedeninin tamamını başka bir şekilde yerden sıçratarak tırnaklarını hızlıca yılanın bel bölgesine yapıştırıp dişleri ile ona ikinci amansız bir darbeyi indirdi. Bir gözünün ağrısından takatinin azaldığını hisseden vefalı kedi fırsatı elden bırakmadı. Patilerini bir araya getirip karnının üstüne yere uzandı. Yüksek sesle miyavlayıp topraktan güç alırmış gibi bedenini yukarıya doğru itti. Şimdi anlaşıldı savaşın başında neden toprağı kontrol ettiği. Yerden iterek başladığı bir sonraki hücumu daha istikrarlıydı. Art arda gelen darbelerle zayıflayan yılanın boynuna ve kuyruğuna aynı anda hedef alındı. Bu defa kedi sol patisinin tırnaklarını bütün gücüyle yılanın kuyruğuna batırdı ve yılanın zehir bezinden biraz uzakta dişleriyle tutarak inatla ve öfkeyle onu salladı. Kedi can çekişen düşmanını nefretle yere çarptı. Yılan ikiye bölünmese de başı ile kuyruğu arasındaki kasların yapısı bozulmuştu bir kere.
Kedi, savaştan toz duman içinde çıktığında sağ kalan tek gözü kapalı bulutlar arasından parlayan güneş gibi parlıyordu. Yılanın başı bedeninden hareketsiz sallanıyordu. Kedi üç-dört karış uzunluğundaki yılanı dişleri arasında sallaya sallaya kendinden memnun vaziyette sallana sallana Nigar’ın yanından geçti. Bike Hanım kendine gelmişti. İçindeki telaşı eritip yok eden bu hadise kadına garip bir kuvvet vermişti. Fısıldayarak dua ediyordu: “Yavrumun kahramanı!”
Arif kızının eline yapışıp kedinin arkasına geçti. Kedinin çıkmış gözünün ağrısını bütün yüzünde hisseden Suğra ise gayriihtiyari sağ elini kendi gözünün üstüne basmıştı. Vefalının gözünden süzülüp üzerine yayılmış lekeyi yılanın zehri sanıp endişelendi. Olayı şaşkınlıkla izleyen kadın gözlerini kızının sandaletinden dışarı taşan açık tabanından alamıyordu.
[1] Ebu Hüreyre, Hicretin 7’nci yılında Müslümanlığı kabul etti. Sahipsiz kedileri beslediği ve büyüttüğü için o, “Kedi atası” (kedi atası-kedilerin himayecisi) anlamına gelen Ebu Hüreyre adı ile tanındı.