Konuşan Şehir


 01 Ağustos 2025

Şehirler vardır; dilleri var, konuşurlar,

Kurulduğunu hatırlayan olmaz, tarihçiler tahminde bile bulunamazlar, arkeologlar her daim şaşkındırlar, her geçen gün de şaşkınlıkları artar.

Efsunkâr halleri vardır o şehirlerin. Nasıl bir yaşanmışlık barındırıyorsa bünyesinde artık.

Aşklar farklı yaşanır, besteler bir başka nağmelenir, türküler, şarkılar, konçertolar, senfoniler başkadır. Şiirler, hikâyeler, romanlar, tiyatrolar hepsi, hepsi bambaşkadır o şehirlerde.

Bastığınız her karış topraktan tarih fışkırır, muhteşem mimarisi ile anıt yapıların duvarlarına sinmiş farklı dillerde konuşmalar tırmalar kulaklarınızı.

Sevdası, sevinci, üzüntüsü, muhabbet, sonradan kurulma şehirlere benzemez kadim şehirlerin.

St.Petersburg, Moskova, Viyana, Semerkand, Buhara, Sevilla… Daha niceleri.

Elbette İstanbul’u unutmadım. Yazının teması İstanbul olduğu için onu sona bıraktım.

St. Petersburg’da gezerken, Puşkin’e, Dostoyevski’ye, Gogol’a, rastlamanız kabil. Onlarla karşılaşmasanız Suç ve Ceza’nın kahramanı Raskalnikov’la, Palto’nun kahramanı ya da Andrei Bely’nin Petersburg’undaki kahramanıyla karşılaşmanız işten bile değil. Hatta biraz kulak kabartsanız Çaykovski’nin Kuğu Gölü, ya da Fındıkkıran balesi orkestrasının seslerini duyabilirsiniz.

Saydığım (ya da sayamadığım) diğer şehirler de öyledir. Her santimetrekaresi tarih, kültür, medeniyet kokan şehirlerdir. Sesleri vardır, konuşurlar.

Nesneleri değerli kılan kullanılmışlıklarıdır. Bir kalem, saat, pul, para, masa…

Normalde bunların maddi olarak çok önemli değerleri yoktur. Ama düşünün Aynştayn’ın kullandığı kalem, Hitler’in saati, Aytmatov’un daktilosu, Stalin’in masası…

Aynı şekilde şehirleri yaşanası kılan da o şehirlerdeki yaşanmışlıklar, kavgalar, savaşlar, sevinçler, düğünler, dernekler. Yani insana dair olan her şeydir. Mezkur şehirleri önemli kılan da oradaki medeniyeti oluşturan yaşanmışlıklardır.

Elbette mevzu bahis şehirleri tek tek anlatacak değilim. Fakat onlar içinde bir şehir var ki; hiçbirine benzemez. İnsanların her devirde bozmaya çalıştığı ancak muvaffak olamadıkları bir şehir. Napalyon’a “Dünya bir ülke olsa, İstanbul onun başkenti olur” dedirten muhteşem bir beldeden bahsetmek istiyorum.

Çok daha önemlisi Efendimizin (SAV) “İstanbul elbet feth olunacaktır, onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne güzel askerdir” hadisine mazhar olmak için nice seferler düzenlenmiş, sur dibinde şehadete ermişlerdir.

İstanbul.

Üsküdar Salacak’ta deniz kenarında durup kafanızı 180 derecelik açı ile çevirdiğinizde birçok medeniyetin izlerini görebilirsiniz: Antik Yunan, Roma, Bizans, Latin, Osmanlı, Türkiye Cumhuriyeti…  Bunlar içinde Antik Yunan hariç hepsine başkentlik yapmış bir şehirdir.

Bu mübarek şehrin her şeyi farklıdır.

Bu beldede yaşanan dostluklar da-düşmanlıklar da, aşk da nefret de, din de dinsizlik de, saz da söz de…

Ve bütün yaşanmışlıkların sindiği sesler de farklıdır İstanbul’da.

 

*          *          *

İstanbul.

Her hâli ile, her şeyi ile sıra dışı…

Tarihi, ticaret merkezi oluşu, dört büyük medeniyete başkentlik yapması, dünya siyasetinin kalbinin yüzyıllarca bu şehirde atması, her tür sanatın beşikliğini yapması ile her dönemde dünyanın merkezi olma hâlini korumuştur.

Bu nedenledir ki; hiçbir şehre nasip olmayan yazılar, şiirler yazılmış. Şarkılara konu olmuş, efsanevi aşklara ev sahipliği yapmıştır.

Makbul iken maktul olan, zengin iken bir pula muhtaç hâle gelen, muktedir iken muhtaç olan devletlülerin hâlleri ile nice med-cezirler yaşanmıştır.

Dünyayı dize getiren, titreten imparatorların, kumandanların, sultanların, padişahların gür sesleri ile inlemiş sokakları.

Cihana hükmedenlerin;
Şirler pençe-i kahrımdan olurken lerzan
Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek
Diyen Yavuz’lara saltanat sürdürmüş.
Kanuni gibi büyük bir padişahı nasıl bir derde düçar etmişti ki;
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Şiirini yazmasına neden olmuştur…

İstanbul…

Yerin üstü kadar yerin altında da hazineler saklayan bir muhteşem şehir.

Velisi kadar delisi de bol bir şehir.

Issız bir sokakta, sabahın erken saatlerinde “tçüüüü, aanımm ütçüüü” çağırışını bugünün gençliği pek anlamaz ama onların anne babaları bu sesle gelen süt ile büyümüşlerdir muhtemelen. Elinde parlak bakracı, zincirle gövdeye tutturulmuş kapağını açarak şangır şungur.  Bir ve yarım litrelik ölçeklerle ölçerek satarlardı.

Sabah ile öğle arası bir saatte, “ğurtçuuuu, ğurtçuuu” sesinin ne anlama geldiğini eşlerini işe, çocuklarını okula göndermiş olan ev hanımları çok iyi bilirler. Ahşap ya da kalaylı bakır kaplardan, ihtiyacına göre bakracını doldurtur yoğurtçuya.

Sonra tam öğle vakti başka bir ses duyulur.

“Essiaaalıımm, Esssialımmm”

Sıcaktan herkesin evine çekildiği, sokaklardaki kedilerin bile kendine mevsim yaz ise bir gölgelik, kış ise bir sundurma bulup sindiği zamanda üç tekerlekli el arabasının sesi duyulur önce. Üzerinde üç beş yırtık kitap, bir elektronik eşya parçası, bakır teller ve belki de bir eski şofbenin bir o yana bir bu yana sallanarak çıkardığı ses, başındaki kasketiyle kendini korumaya çalışan eskicinin sesine karışır.

“Essiaaalımmm, esssiaaalımmm”

Onun bağırtısında anlam aramazsınız. Sadece onun melodisinden kimin geldiğini anlarsınız. Bilirsiniz ki eskici gelmiş ve “Eskiler alırım” diye bağırmaktadır.

Patatesçi, soğancı, zerzevatçıyı saymıyorum bile…

Dedik ya,

İstanbul bu…

Her semtin, sokağın, köşenin kendince sesleri çınlar sokaklarında.

Hele yolunuz Sirkeci’ye düşmeye görsün.

Kadıköy’den Eminönü’ye mi geçiyorsunuz?

Şanslısınız ya da vay hâlinize!

Her türlü ses duymanız mümkündür.

Sonra martı sesleri,

Vapur sesleri,

Gazeteciler, mürekkeplenmiş elleri ile gazeteleri sallayarak bağırırlar “gazte, gazteee...”

Vapurların çay ocakları yolcular biner binmez doldururlar çayları. Siz dalgın dalgın martıları seyrederken birden irkilirsiniz.

Her hâlinden Anadolu’nun bir şehrinden geldiği belli olan bir çaycının, feleğin çemberinden geçmiş bıçkın ve efe tavırları ile ağzını eğerek “çaylarrr” deyişi sizi uyandırır.

Her daim canlı caddede, tramvay sesi eşlik eder.

İlkin simitçinin ve börekçinin sesi duyulur her zamanki köşelerinden.

“Mitçiieeaaa”

Yanından geçerken simidin ve susamın kendine has kokusunu alırsınız.

Börekçinin sesi bir yana esas sizi celbeden ses, börekçinin palaya benzer bir bıçakla patatesli, kıymalı, peynirli böreklerin bir tahta üzerinde parçalara ayıran ses olur.

“Taka tak, taka tak”.

Vapur, martı, tramvay sesine, arabaların klakson sesleri karışır.

Şimdi artık bir koşturma vardır İstanbul sokaklarında, herkes kendi âleminde.

İç sesi ile baş başa...

Bir an trafik polisinin düdük sesi ile kendinize gelirsiniz.

Meğer, birkaç kişi trafik ışığının yeşile dönmesine tahammül edememiştir.

Elleri yaba, cüssesi heyyüla gibi sırtındaki kolanı ile önünüzden telaşla geçen hamalın, onca yükün altında ezilen ayakkabısının gıcırdayan sesi ile karışık, “yük taşınıır” sesini duyarsınız.

Esnaf lokantasının önünden geçiyorsanız eğer, belli belirsiz “beuyruunn!” yani buyurun sesine kayıtsız ilerlersiniz.

Bitirim esnaf çaycısı, tepsisini büyük bir marifetle sallarken çarpmamaya çalışırsınız. Sonra kulaklarınızı çınlatan sesi ile irkilirsiniz çaycının...

“Çaylarr, tavşan kanııı...”

Gün içinde kestaneci sesi eklenir.

Hemen yanı başındaki ayakkabı boyacısının fırçası ile çıkardığı darbuka sesine kulak verirsiniz.

Mevsimine göre, mısırcısı, hıyarcısı, karpuzcusu…

Ve tabi hemen her semtte kurulan pazarcıların “gel abla geel” sesleri,
Kapalı çarşıda sırtında güğümleri ile şerbetçiler,

Mısır çarşısında baharatçıların sesleri...

*          *          *

Hele de karlı ise İstanbul sokakları…

Loş sokak lambalarının aydınlattığı soğuk gecelerde eski İstanbul sokaklarında kendine has bağırma tarzları ile bozacıların sesi yankılanır. Önce belli belirsiz uzaktan gelir sesleri, sonra yavaş yavaş belirginleşir. Silüet şeklinde yaklaşan bozacıların cüsseleri ile sesleri nakısen mütenasiptir genellikle. Onların gür ve kederli sesleri bugün hâlâ eski İstanbul’un ahşap evli dar sokaklarında çınlıyor mudur acep?

Evine üç beş kuruş götürmek için soğuk İstanbul gecelerini ısıtan bu güzel naraları çıkaran bozacı, sattığı şeyin adını Farsça bir kelime olduğunu biliyor mu? Öyle ya Farsça “darı” anlamına gelen “buza” 13. yüzyılda dilimize girmiş, 16. yüzyıla kadar devletin teşvik ve himayesini görmüş bir içecek olduğunu bilir mi ki bozanın?  Bugün lüks marketlerde güzel ambalajlar içinde satılsa da hâlâ o içerimizi titreten sesler bazı semtlerde çınlamaktadır.

Böylesine bir yazıda niçin bu sese bu kadar önem verdiğimi arz etmek isterim.

Bir kere bozacı sesi İstanbul’un önemli seslerindendir.

Çünkü boza Osmanlı’da o kadar önemli idi ki sefer sırasında bozacılar ordu ile birlikte sefere çağrılırlardı.  Onlara olan ihtiyaç sadece seferle sınırlı kalmazdı. Padişah bir yerde kışlayacağı ya da İstanbul’a döneceği sırada da yol boyunca kendisine refakat edilip ordunun boza ihtiyacı karşılanırdı.

Evliya Çelebi’ye göre 17. yüzyıl bozanın altın çağı olmuştu. Ayasofya Çarşısı’nda, At Meydanı’nda, Kadırga Limanı’nda ve Aksaray civarındaki 300 dükkânda 1005 bozacının darı mayalama sesleri yankılandı.

Çok daha eskilerde bozacılar manilerle satarlardı bozalarını:
Bozam sarı,
Mayası darı,
Pek seviyor kocakarı,
Sübye gibi koyu bozam,
Bozam ılık,
Testim delik,
Dört okkası bir ikilik,
Sübye gibi koyu bozam.
Bozam benim süt beyazdır,
Bunun gibi boza azdır,
Alın çünkü önü yazdır,
Sübye gibi koyu bozam.

Boza, bugün bir semt ismi ile anılır. Çünkü bozanın en âlâsı Vefa meydanında satılırdı. Bozacıların kaptanı Sadık Ağa idi. Sadık Ağa’nın kar gibi beyaz mermerle süslü dükkânının önünde akşama doğru İstanbul’un en uzak semtlerinden gelmiş sıra sıra saray ve konak arabaları dizilir, bardak bardak boza içilir, büyük sürahiler, pırıl pırıl teneke güğümler içinde ayrıca evlere de taşınırdır.[1] Hemen her gün yaşanan bu seremoni ile başta Vefa semti olmak üzere birçok yerde yüksek sesli arabacıların, bozacıların sesleri yankılanırdı.

Yüzlerce yıl süren bu hâl, IV. Murad ve IV. Mehmet dönemlerinde “Sarhoşluk vermeyecek kadarı”nı içmek helal sayıldığından, meyhaneler, yüksek alkollü tatar bozası satan bozahanelere dönüşür. Ve yıllarca kulaklarda çınlayacak bir darb-ı mesel hâline gelen “meyhanenin şahidi bozacı” veya daha yaygın bir anlatımla “bozacının şahidi şıracı” tabiri bugün bile kullanılmaktadır.

Her neyse,

Soğuk kış gecelerini battaniye altında geçirmeye çalışan neslin çok iyi bildiği bir sestir İstanbul bozacılarının sesi.

*          *          *

Mahmutpaşa’da manifaturacıların, Kapalıçarşı’da kuyumcuların, Mısır Çarşısı’nda baharatçıların, Zeyrek’te eskicilerin, Selamsız’da roman vatandaşların sesi tıpkı 500 sene önceki gibi yankılanır durur gün boyunca. Turgut Uyar, Bitmemiş Şiirler’inde bu semtlerden bir kısmını şu seslenişle dile getirir.

Kapalıçarşı’da, bir kuyumcu dükkânında
Sol eline bir yüzük takmıştım.
Senin entarin basmaydı.
Benim elbisem pamuklu
Yüzüklerimiz sekiz ayardı…
Çocuklar gibi gülmüştük, hatırlarsın
Kapalıçarşı, Mahmutpaşa, satıcılar
Bir hafiflik içinde el ele, yaya.
Bir sabah vaktiydi, güzel ve taze
Mevsim bahardı…

Gündüz farklıdır, gece farklıdır sesler İstanbul’da,
Yazın farklı, kışın farklıdır…
Ama hep seslidir, hareketlidir, bereketlidir İstanbul sokakları.

Kadıköy Bahariye caddesinde, bir kış gecesi hele de karlı bir kış gecesinde Süreyyapaşa Operası’ndan, ya da Kadıköy Sineması’ndan çıkan genç sanatseverlerin sesi daha farklıdır. Onların sesi, Merhum Yahya Kemal’in Kar Musikileri şiiri tadındadır. Ninni gibi, musiki gibi, ilan-ı aşk gibi:

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu.
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

Bir kuytu manastırda dualar gibi gamlı,
Yüzlerce ağızdan koro halinde devamlı,

Bir erganun ahengi yayılmakta derinden…
Duydumsa da zevk almadım Islav kederinden.

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
Tamburi Cemil Bey çalıyor eski plakta.

Birdenbire mes’udum işitmek hevesiyle
Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle.

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,
Uykumda bütün bir gece Körfez’deyim artık!

Her ne kadar bu şiir Varşova’da yazılmış olsa da İstanbul’a da uymuş sanki.

Gün boyu konuşmaları yetmiyormuş gibi lapa lapa yağan karın altında, ayaklarına aldıkları ıslaklığa aldırmadan bıraksanız sabahlara kadar fısıldayarak gezen gençlerin sesi kimseler tarafından duyulmasa da farklı tonlarda yankılanır Moda’da, Kuşdili caddesinde…

Kadıköy sessizleşir gece yarılarında kış günü. Gece yarısını geçirmemeniz tavsiye olunur. İzbe meyhanelerinden gece yarısını epey geçtikten sonra çıkan küfelik ayyaşların saçma bağırtılarına ve sataşmalarına maruz kalmamanız için önemlidir. Zira ne dediğini, ne istediğini bilmeyen sarhoş, göz açıp kapayıncaya kadar “öpecem abi, öpecem abi” diyerek size sarılır ve sarhoşun ağır anason kokusuna maruz kalabilirsiniz.

İşkembeciler, dürümcüler, ciğerciler, nohutlu pilavcılar açıktır o saatlerde. Paltosuna sarılmış, kaşkolünü boynuna dolamış, beresini kulaklarını öretecek şekilde başına çekmiş son seferini yapmış dolmuşçuların evine gitmeden nohutlu pilav yemelerini, ömrünüzde bir kere de olsa seyretmenizi tavsiye ederim. Bağırarak ateşîn konuşmalarını duyan kavga ediyor zanneder. Karşıki apartmandaki emekli öğretmen Naci Amca kaç kez uyardı ise de nafile… Seslerinin ayarını kısmalarını başaramamışlardı. Haa!..  Allah var. Bir kere dahi kabalık yapmazlar uyaranlara, lakin hep aynı desibelde konuşmaya da devam ederler.

*          *          *

Ses varlığın tezahürüdür.  Ses varsa canlılık vardır.  Birileri “Varlık sadece ses ile mi kaimdir?” diyebilir. Elbette değildir. Ama bahse konu husus malumdur. İşte İstanbul’u diğer şehirlerden ayrı kılan da onun 24 saat farklı seslerle bezenmiş olmasıdır. Hiçbir canlının ortalıkta olmadığı durumlarda bile seslidir O. Şehri ikiye bölen boğazın kendine göre sesi vardır. Kimi zaman celallenir dalgaları sahile vururken, “Celal” isminin tecellisine mazhar olurken, kimi zaman da munis, dingin hâle bürünür ki “Cemil ya da Rahim” ismini terennüm eder. Kar sesi ile karışık bu sesi dinlemek için karlı bir günde el ayak ortalıktan çekilmişken Sarayburnu, Salacak ya da Ahırkapı sahilinde olmanız yeterlidir.  Kimi zaman İstanbul’un diğer bir sesi olan martı sesi de eşlik eder bu sessizliğin sesine…

Martı dedim de…

İstanbul’daki martıların sesi ve rengi ne İngiltere’nin Blackpool sahilindeki kurşuni gökyüzünün rengini yansıtan kirli gri rengindeki martılarında, ne İspanya’nın ötmesini bile bilmeyen martıya benzer kuşlarında ne de Amerika’nın Özgürlük Heykeli’nin etrafında dönüp duran martımsı kuşlarında yoktur.

Vapurun kıç tarafındaki trabzanlara yaslanarak simit atan çocuklara eşlik eden martıların sesi zannımca dünyanın başka hiçbir yerinde yoktur. Pervanelerin mavi denizi pamuk yığını hâline döndürdüğü anda bembeyaz köpüklerin rengine dönüşen martlar simit parçalarını denize düşmeden kapar ve bağırarak hilal çizerek tekrar gruba katılırlar. İşte tam da o an Bedri Rahmi’nin İstanbul Destanı şiirindeki şu satırları tahattur etmeniz kaçınılmaz olur:

İstanbul deyince aklıma martı gelir.
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık, yarısı kuş.
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir,
bir varmış, bir yokmuş.

*          *          *

Bir sevdadır İstanbul sesleri.
Varlığında fark olunmayan, yokluğunda onsuzluktan kıvranılan.
Her biri tek tek bir makale, hatta kitap olmayı hak eden İstanbul’un sokak sesleri.
Nice sesler yankılandı mabetlerinde, caddelerinde, sokaklarında ve hatta evlerinde.
Ayağınız İstanbul’un dışına adım attı mı ilk O’ndaki sesleri özlemeye başlarsınız.
Hele de o iki ses,
Hattatın kalem sesi, müezzinin salası.
Hafız Burhan’ın,
“Esir-i Zülf-ü yârinim ey yüzü mahım,
Gece doğmuş benim baht-ı siyahım”
gazeli ile çınlamış boğaz.
Bir İstanbul hanımefendisinin müşfik anne edası ile tanımadığı bir çocuğa “Ah yavrum!” deyişi hangi kültürde var sahi...
Ne kadar bozmak istersek isteyelim,
Ne kadar hoyratça yok etmek istersek isteyelim,
Yüksek yüksek binalarla seslere perde olmak istersek isteyelim,
Sesler yankılanır İstanbul semalarında.

Medeniyetin, kültürün kadim sesleri yankılanır. Tıpkı Necip Fazıl’ın dediği gibi;
Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler…
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgâr, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı Sarayı’ndan.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar…
Ve bu sesler, an gelir susar.
Seslerin en güzeline bırakır yerlerini.
Muhteşem sesli müezzinlerin karşılıklı okudukları ezan seslerine...
El ayak çekilince gecenin bir vakti,

Sessizliğe büründüğünde İstanbul, ya da öyle hissedildiğinde. Bütün sesler, desibellerini indirebildiği kadar indirirmiş, iki aşığa saygılarından;

Galata Kulesi ve Kız kulesi, sabaha kadar fısıldaşır dururlarmış.
Seslerini bugüne kadar duyan olmamış martılardan başka.
Ve iki eski dostun sohbetleri duyulur,
Rumeli ve Anadolu Hisarı...
Olur mu olur.
İstanbul bu,
Her karışı efsane dolu bir şehirden bahsediyoruz...

*          *          *

Bu şehri anlamak kabil değil.
Künhüne vakıf olmak, bağrında barındırdıklarına nüfuz etmek bir ömürde mümkün değil.

Tabii ki bu sadece benim kanaatim değil.

İstanbul’u yaşamak için ömrünü harcamış gezginlerin ya da daha uygun bir tabir ile İstanbulşinas’ların ittifakla izhar ettikleri karardır.

Kelimelere dans ettiren şairimiz merhum Necip Fazıl Kısakürek Canım İstanbul şiirinde onu anlatır anlatır ve sonunda onu anlatabilmenin mümkün olamayacağını görerek pes eder. Ve der ki;

Gecesi sümbül kokan
Türkçesi bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul…
Böyle bir şehirdir.
Onu yaşamak zor. Onu yazmak daha zor.
Lakin cahil cesur olur kabîlinden. Onun binlerce hâlinden bir hâlini yazmaya yeltendik.
Yazmak istediklerinizi yaşamanız gerekiyordu.
Aksi hâlde yazınızın tesiri olmadığı gibi, boşuna kendinizi ve okuyucuyu meşgul edersiniz.
Orhan Veli yaşasa idi bu deliliği yapar mıydı? Bilmem.
Onun şiirinde İstanbul’u dinlemek.
Nasıl bir şeydi bu?
Bir şehir nasıl dinlenebilirdi ki?
Orhan Veli dinlemişti.
Bugün hâlâ Aşiyan’da oturduğu bankta İstanbul’u dinlemeye çalışıyor.
Onun yanına oturdum. Onun gibi dinlemeye çalıştım. Olmadı.
Sonra gözlerimi kapadım ve onun hissettiklerini mırıldanmaya başladım;

İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı.
Uzayıp gidiyordu şiir.
Ayrıldım Orhan Veli’nin yanından.
Attım kendimi İstanbul sokaklarına. Sesler, sesler…
Simitçi, mısırcı, kestaneci, balıkçı, sütçü, yoğurtçu sesleri…
Martı, vapur, ezan, deniz, korna, motor sesleri…
Aşk, sevgi, ihanet, cahillik, bilgelik sesleri…
Hasılı onlarca, yüzlerce ses.
Bu sesler dinlenmeli ve yazılmalı idi.
Ses yazıya dökülür mü?
Dökmeye çalıştık, denizde bir katre misali…
Tabii ki daha çok ses vardı yazılacak.
Ancak ben bu kadarla iktifa ettim…

 

[1] Acısıyla Tatlısıyla Boza, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayını, Ankara: 2007.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 224. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 224. Sayı