Kustuk


 15 Eylül 2026


Nereye bakarsan bak, gözün ilişebileceği tek bir nokta bile bulunmayan, bembeyaz tundra uzayıp gidiyordu. Akşamdan beri yavaş yavaş şiddetlenen rüzgâr taze karları savurmaya başlamıştı. Savrulan kar, önceki rüzgârdan kalma eski yolu örtmüş, üzerinde sanki yeni düz bir yol oluşturmuştu. Gökyüzündeki yıldızlar, rüzgârın içinde salınan küçücük balıklar gibi bir görünüp bir kayboluyordu. Dikkatle bakıldığında, hepsi Kutup Yıldızı’nın çevresinde dönüyormuş gibi görünüyordu. Akşam doğudan görünen yıldızlar yola çıkıp sabaha karşı çoktan güneybatıya ulaşmış oluyorlar.

Rüzgâr, bir yerlerden kurtların ulumasını getiriyordu. Bu uçsuz bucaksız sonsuzlukta sanki yalnızca onlar kalmış da kederlerini anlatabilecek dertlerini dinleyecek, hâllerine acıyacak hiç kimse yokmuş gibiydi.

Dört bir yanlarını kuşatan tundranın ortasında, uzaktan bakınca sanki hepsi birmiş gibi görünse de huyu suyu birbirinden ayrı, yedi canlı, kıvrılmış yatıyordu. Bazısı uyuyor, bazısı soğuktan tüylerini kabartmış, bütün bedeniyle titreyerek öylece yatıyordu. Bunların yedisi de köpekti.

Belki de bu yüzden, her gün aynı kızağa koşuluyor ve sahiplerinin -geniş kürklü giysiler içindeki kısa boylu adamın- gitmek istediği yere doğru koşuyorlardı.

Kustuk ağır ağır doğruldu, uyuşmuş sırtını gerip esnedi. Üzerindeki karları silkelediği sırada boynundaki demir zincir şıngırdadı. Bu tanıdık sesi duyunca alışkanlıkla çevresine bakındı. Fakat etrafta hiçbir şey yoktu; yalnızca gökyüzündeki yıldızlar ve uzaktan gelen kurt ulumaları...

Oysa Kustuk çok iyi biliyordu: Burası yalnızca ilk bakışta bomboş görünür. Uçsuz bucaksız tundranın dört bir yanında mutlaka bir yerlerde hayat gizleniyordu. Kim bilir, belki bir yerde yabani ren geyikleri başlarını omuzlarının arasına çekmiş, kıpırdamadan bekliyordur. Derin karların altında iri tundra fareleri, semiz tavşanlar, bembeyaz kutup tilkileri saklanıyordur...

Yine de tundra bomboş görünüyordu. Bu ıssızlık Kustuk’un içini huzursuz ediyor, sanki bu toprakların ne bir sahibi ne de yaşayan bir ruhu[1] varmış hissi veriyordu.

Ama bu tundranın bir yerlerde mutlaka sonu olmalıydı. Ve onun bittiği yerde Kustuk’un hasretini çektiği memleketinin taygası başlıyordu.

Ah, orası ne güzeldi!

Orada her ağacın, hatta yaşlı bir kütüğün bile kendine özgü bir kokusu vardı. O güzel, o mutlu diyarda, uçsuz bucaksız tayganın ortasındaki küçük bir balaganda Ohonoon yaşardı — Kustuk’un sahibi ve avcısı… Kustuk, o sevgili balaganın şimdi ne kadar uzaklarda kaldığını düşündükçe içini derin bir özlem kaplıyordu.

Kustuk’un yanında, onunla birlikte kızağa koşulmuş Kırbıy yatıyordu. Uyumuyordu; yüzünü güneye çevirmiş, kıpırdamadan duruyordu. Kırbıy hepsinin içinde en sert huylu olanıydı. Sebepsiz yere koşturup zıplamayı sevmezdi. Biri yanına yaklaşmaya görsün, dostluk göstermek ya da oyun oynamak yerine hemen dişlerini gösterirdi.

Sol tarafta, birbirlerine sokulmuş iki küçük, saf görünümlü köpek — Manan[2] ile Karas[3] — uyuyordu.

Sağ tarafta ise güçlü, asık suratlı Karabıl[4] ile kurnaz Sırbay[5] yatıyordu. Karabıl ve Sırnay uyumuyor, yalnızca patilerini ileri doğru uzatmış öylece duruyorlardı.

Karabıl yaradılış itibariyle sakin ve gönlü geniş bir köpekti. Neredeyse hiç telaşlanmaz, durduk yere hareket etmez, hep kendi hâlinde dururdu. Diğerlerinin hepsi heyecanlandığında bile aralarına karışmaz, sanki kendi başına düşünceye dalıp giderdi. Kırbıy[6] gibi huysuz değildi; Sırbay gibi sahibinin yüzündeki her ifadeyi kollayıp onun gözüne girmek için etrafında zıplayıp durmazdı.

Yedincileri, sürünün başı Bahırgas[7] ise diğerlerinden farklı olarak zincirli değildi; özgürce dolaşabiliyordu. Şimdi çadırın girişindeki ren geyiği postunun üzerinde kıvrılıp yatmıştı.

Yedisinin de huyu, görünüşü birbirinden tamamen farklıydı ve her birinin kaderi, sınavı da başka başkaydı. Ama her gün aynı kızağa koşuldukları için çektikleri yük ortaktı.

Köpeklerin ağır kaderini çektikleri kızak, aralarında eşitçe paylaştırırdı...

Beden tükenir, ruh sanki daracık bir yere sıkışıp kalırdı — onların yazgısı buydu.

Yine de Kustuk’un durumu biraz daha kolaydı. Tüm bunlara yalnızca belli bir zamana kadar dayanması gerektiğini bilmek ona güç veriyordu. Bunu bilmeseydi, belki o da Kırbıy gibi çoktan çökerdi.

Yakında gerçek sahibi Ohonoon gelecek ve onu buradan alıp götürecekti. Baybal, Kustuk’u ondan geçici olarak almıştı. Kustuk’un yapması gereken tek şey, sahibi dönene kadar dayanmaktı.

Kustuk, kötü davranışlarıyla sahibini utandırmak istemiyordu. Ohonoon köpeğini çok sever, onunla gurur duyardı. Kustuk için bütün dünya sahibinin çevresinde dönüyordu. Her şey onun için vardı. Her şey ona bağlıydı. Ona duyduğu inanca, ona bağladığı umuda...

Kustuk her şeye dayanırdı. Yeter ki sahibi olsun. Bu ağır hayat, aşağılanmalar, hatta dayaklar — bunların hepsi geçiciydi... Ama sahibi — ömür boyu yanında olacaktı.

 

II

İleride ne kadar hatırlanmaya çalışılsa da birbirinden ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzeyen birçok gün gibi, yeni bir gün daha başladı.

Baybal daha sabahın erken saatlerinde yol hazırlığına koyulmuştu. Bunun hiç de iyiye işaret etmediğini çok iyi bilen köpekler huzursuzca sağa sola koşuşturmaya başladılar. Bugün kuzeydeki uzak avlakları dolaşmaları gerekiyordu.

Dün bu yoldan geçmedikleri için henüz bir iz açılmamıştı. Kızağın kızakları, daha sertleşmemiş taze kara derinlemesine gömülüyor, bu yüzden kızağı çekmek her zamankinden daha da zor oluyordu.

Her kapanın başında duruyorlar, Baybal av düzeneklerini düzeltip yemi değiştirirken biraz olsun soluklanabiliyorlardı. İlk bakışta bu kısa molalar bir nebze olsun rahatlık sayılabilirdi. Oysa gerçekte, bu dinlenmeler eziyeti daha da artırıyordu. Çünkü kara adeta yapışıp donmuş kızağı her seferinde yeniden yerinden oynatıp hareket ettirmek güçleşiyordu.

Üstelik bugün kapanların hiçbirine kutup tilkisi de düşmemişti. Bu yüzden Baybal’ın keyfi gittikçe bozuluyordu.

Burada her şey Baybal’a bağlıydı. Sanki dünyanın tek hâkimi oydu. Herkes onun yüzündeki ifadeyi kolluyordu. İyilik de kötülük de mutluluk da felaket de ondan geliyordu; her şeye o hükmediyordu. Bu yüzden anlamak hiç de zor değildi: Baybal’ı sevindiren, keyfini yerine getiren her şey iyi; onu üzen, öfkelendiren her şey ise kötüydü.

Gerçekten de gün kötü başlamıştı.

Bunun sonunun nereye varacağını sezen zavallı köpekler daha şimdiden korkuyla sinmişlerdi. Baybal derin iç çekerek tekrar tekrar kızaktan iniyor, kapanları düzeltiyor, kutup tilkisinin ya da başka bir hayvanın yiyip bitirdiği yemlerin yerine taze balık iç organları takıyordu.

Beklemek uzun sürüyordu. Ah, gün ne kadar uzundu, yer ana ne kadar uçsuz bucaksızdı! 

Çok geçmeden gökyüzü yeniden karardı, kasvetli bir hâl aldı. Bununla birlikte köpeklerin içi daha da daralıyor, son güçleri de tükenip gidiyordu. Kızak ağırlaştıkça, yolculuk yavaşladıkça, kuyruklarının ucundan yükseliyormuşçasına bedenlerinin derinliklerinden bir korku yayılıyor, güçten düşmüş eklemlerine kadar işliyordu.

Bu, Baybal korkusuydu.

Dışarıdan bakıldığında bütün köpekler birbirine benziyordu: Hepsi aynı koşuma bağlanmış, hepsi aynı kızağı çekiyordu. Ama her birinin içine bakılabilseydi, yedi köpeğin yedi ayrı hayatı, yedi ayrı derdi olduğu görülürdü.

Koşumda ikişer ikişer ilerliyorlardı. En önde Maŋan ile Karas yan yana çekiyordu. Onların arkasında Kustuk ile Kırbıy vardı. Üçüncü çiftte Karabıl, Sırbay’la birlikte koşuyor, kuyrukları hareketlerinin ritmine uyarak sallanıyordu.

Hepsinin önünde ise önderleri, baş köpek Bahırgas ağırbaşlı adımlarla ilerliyordu.

Yalnızca o her zaman sakindi. Ne olursa olsun huzurunu bozmazdı.

Belki de bunun nedeni şuydu: Ren geyiği kürkünden yapılmış kalın giysisini taşıyan Baybal gibi, o da yalnızca bir köpek postuna bürünmüş gibiydi; ama sıradan bir köpekten ve köpeklerin çektiği acılardan habersiz yaşıyordu.

Baş köpek olarak onun tek görevi, koşumun gittiği yönü doğru tutmaktı. Bahırgas da sanki diğerlerinin kavrayamadığı bu basit görevin sırrını yalnızca kendisi biliyormuş gibi büyük bir ciddiyetle davranıyordu.

İkişer ikişer koşulmuş diğer altı köpeğin görevi ise kayışları hiç gevşetmeden kızağı durmaksızın, var güçleriyle çekmekti.

Uzun gün, tekdüze yol ve bitmek bilmeyen yolculuğun ağırlığı, zayıf bedenlerini yavaş yavaş tüketiyor, son güçlerini de ellerinden alıyordu.

Ah, şu tundra!

Uzadıkça uzuyor, yayıldıkça yayılıyor, ne sonu görünüyordu ne başı.

Nereye bakarsan bak, sahipsiz kalmışçasına duran tek bir beyaz boşluk vardı. Nerede bitip gökyüzüyle birleştiğini anlamak bile mümkün değildi.

Bugün büyük bir tur atmışlardı. Önceleri Baybal bu yoldan geçerken, hiç değilse her zaman geceyi geçirdikleri yerde kısa bir süre durur, köpeklerin soluklanmasına izin verirdi. Ama bugün onları durdurmadan sürmüş, dinlenmelerine bile fırsat vermemişti.

Başta, bitkin düşmüş köpekler alıştıkları dinlenme yerine yaklaşınca kendiliğinden yavaşladılar ve sağa doğru yönelmeye başladılar. Fakat Baybal hemen öfkeyle bağırdı.

Ona karşı gelmek ne mümkün?

Yeniden ileri atıldılar; Baybal onları nereye sürüyorsa oraya doğru koşmaya devam ettiler.

Baybal, kalın giysilerine sarınmış hâlde kızakta sessizce oturuyor, nehir kıyısındaki bir çıkıntıyı andırıyordu. Herhâlde onların her birini teker teker parçalayıp atmak, böyle sessizce oturmaktan ona daha büyük bir zevk verirdi...

Şimdi öfkesini uzun süre içinde biriktirecek, sonra da bir anda üzerlerine boşaltacaktı...

Dışarıdan bakıldığında köpekler hâlâ koşuyor gibi görünseler de aslında gittikçe yavaşlıyorlardı.

Sekiz kösten (Kös — Saha halkının geleneksel uzaklık ölçülerinden biridir.) fazla yol katetmişlerdi, önlerinde ise daha dört beş kös gidecek yol vardı. Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, güçlerinin sonuna gelmişlerdi. Artık ne renkleri ayırt edebiliyor ne de kokuları seçebiliyorlardı. Her şey tek ve kesintisiz bir acının içinde eriyip gitmişti. Ayaklarını güçlükle sürüyerek ilerliyorlardı.

Ve işte o anda olan oldu...

Kara derinlemesine saplanan kızak demiri tiz bir sesle gıcırdadı ve bütün koşum bir anda geriye doğru çekilmiş gibi sarsıldı.

İçlerinden biri — büyük olasılıkla zavallı Manan ya da Karas — yaklaşan felaketi sezmişçesine inledi.

Baybal öfkeden deliye döndü. Uzun süre bir şeyler bağırdı, boğuk sesiyle küfürler savurdu.

Zavallı köpekler oldukları yerde donup kaldılar. Sanki bedenlerinin içi boşalmıştı. Demir zincirin yakıcı bir ateş gibi üzerlerine inmesini bekliyorlardı.

Baybal sonunda küfretmeyi bırakıp hâlâ boğuk boğuk bir şeyler haykırarak kızağın ön tarafından, köpekleri dövmek için kullandığı demir zinciri çıkardı...

En yakında oldukları için ilk darbeleri Maŋan ile Karas aldı. Donmuş tundranın sessizliğini yaran çığlıklarla inlediler.

Karabıl kaderine sessizce katlandı. Her darbede yalnızca bedeni sarsılıyor, birkaç kez boğuk bir solukla:

“Tiŋ... tiŋ...” - diye ses çıkarıyordu.

Sonra sıra Kırbıy’a geldi. Kırbıy sabredemeyip Baybal’ın bir sonraki darbesinde dişlerini göstererek karşı koymaya kalktı. Herhâlde bu yüzden en ağır dayağı da o yedi.

Kustuk, böğrünün ateşle dağlanmışçasına yandığını hissetti.

Sanki hemen ardından bütün tundra, gökyüzüne kadar alevler içinde kaldı. Yıldızlar yerlerinden kopmuş, dört bir yana savrulmuş gibiydi.

Zincir birkaç kez sırtına dolandı; ucu sanki bedeninin içine saplanıyormuşçasına kırbaçladı onu.

Birden Kustuk’un bacaklarının bağı çözüldü ve yüzüstü kara kapaklandı.

Sırbay herhâlde sahibinin gönlünü almaya çalışıyordu. Baybal sanki onu beslemeye gelmiş gibi telaşlandı, yaranmak istercesine kuyruğunu sallamaya başladı. Ama bunun da faydası olmadı. Ölüm çığlığını andıran tiz bir iniltiyle o da dayaktan payına düşeni aldı.

Uzun süren ulumaların, inlemelerin ve acı dolu seslerin ardından ortalık yavaş yavaş sessizleşti. Köpekler hafif hafif sızlanarak yaralarını yalamaya başladılar.

Sırbay uzun süre daha yerinden kalkmadı; sanki başına gelenleri tekrar tekrar hatırlıyormuş gibi acıklı sesler çıkararak yatmaya devam etti.

Yalnızca Bahırgas dayaktan kurtulmuştu. Başını öte yana çevirmiş, bütün olup bitenlerden sıkılmış gibi patilerini yalayarak yatıyordu.

İşte bu yüzden diğer köpekler içten içe ondan nefret ediyorlardı. Bir gün hep birlikte üzerine atılıp onun hakkından gelmek istiyorlardı. Ama Baybal’ın buna izin vermeyeceğinden korkuyorlardı.

Biraz sakinleştikten sonra köpekler ağır ağır soluyarak yollarına devam ettiler.

Kustuk uzun süre üç ayağı üzerinde yürüdü; sağ ön ayağının üzerine basmaya cesaret edemiyordu.

Ne yapabilirdi ki...

Asıl şaşırtıcı olan başka bir şeydi: Yaşadıkları onları ne kadar sarsarsa sarssın, biraz zaman geçince neredeyse her gün tekrarlanan bu felakete yeniden alışıyorlardı.

Üstelik önlerinde daha kaç gün vardı.

Kızak köpeğinin hayatı buydu.

Tundra gökyüzü kadar genişti, içindeki köpekler ise yıldızlardan daha çoktu. Ve hiç kimse onların kaçının aynı acıyı çektiğini sayamazdı.

Ne zamandır yolda olduklarını artık anlayamaz hâle geldiklerinde, sonunda çadırları göründü.

Hiçbiri sevinmedi. Baybal onları koşumdan çıkarıp her zamanki yerlerine zincirlediğinde, köpekler hemen ezilmiş karın üzerine yığılıp kaldılar. Çok geçmeden çadırdan duman yükselmeye, haşlanmış et kokusu yayılmaya başladı.

Bir süre sonra Baybal ağır adımlarla, hiç acele etmeden dışarı çıktı ve donmuş balıkların bulunduğu çuvalın ağzını çözmeye koyuldu.

Bütün köpekler bir anda ayağa fırladı.

Manan ile Karas — sevinçten mi, yoksa kendilerini tutamadıklarından mı bilinmez — birkaç kez havladılar.

Sırbay, zincirini şıngırdatarak daha uzaktan sahibine yaranmaya başladı; yere doğru eğiliyor, bütün gücüyle kuyruğunu sallıyordu.

Baş köpek Bahırgas ise ağırbaşlı bir edayla yavaşça yaklaşıp çöktü ve beklemeye başladı.

Baybal’ın hiç acelesi yoktu. Çuvaldan farklı büyüklüklerde yedi balık çıkardı ve onları karın üzerine yan yana dizdi.

Köpekler gözlerini balıklardan ayırmadan her birini dikkatle izliyor, sanki hangisinin kime düşeceğini tahmin etmeye çalışıyorlardı.

Baybal köpeklere şöyle bir göz gezdirdi ve en iri balıklardan birini Bahırgas’a attı.

Bahırgas ağır ağır kenara çekildi, kendi yerine doğru yürüdü ve kuyruğunu gevşekçe aşağı salarak durdu.

Baybal ikinci iri balığı Sırbay’a attı. Sırbay onu hemen dişlerinin arasına aldı. Bu, Baybal’ın diğerlerinin arasından kimleri ayrı tuttuğunu açıkça gösteriyordu. İlk ikisi balıklarını yerken diğerleri oturup beklediler. Manan ile Karas dayanamayıp sızlanmaya başladılar. Diğerleri istemenin hiçbir işe yaramayacağını biliyor, bu yüzden sıralarını sessizce bekliyorlardı.

Sonunda Baybal onları da beslemeye başladı: önce Manan ile Karas’a, ardından Karabıl ile Kustuk’a balıklarını verdi. En küçük balığı ise zavallı Kırbıy’ın önüne attı.

Hepsi karnını doyurduktan sonra kendi yerlerine çekilip sessizleştiler. Ne dayak ne de aşağılanma onları değiştirebilmişti: Her şeye rağmen, hepsi hâlâ köpekti. Kustuk’u sahibi Baybal’a daha kısa bir süre önce vermişti.

Başlangıçta Baybal, sanki demir zincirle onu kırmaya, içindeki eski ruhu söküp atmaya karar vermiş gibiydi. Çünkü daha önce sahibi Ohonoon’un yanında neredeyse hiç azar işitmemiş, bir köpeğe boyun eğdirmek kolay değildi.

Kustuk, Sahibi Ohonoon’u hatırladı; derin bir iç çekip usulca inledi. Onun sesini duyan, hemen yanında yatan Karabıl başını kaldırdı, kulaklarını dikti ve sanki Kustuk’a destek olmak istercesine kuyruğunu hafifçe kıpırdattı.

 

III

Baybal yatmadan önce çadırdan çıktı ve ertesi günkü yolculuk için hazırlık yapmaya başladı. Köpekleri, kızağını buzla kaplayıp yükleri yerleştirmesini dikkatle izlediler.

Yarın kasabaya yolculuk var anlaşılan! Ne güzel! Orada hiç değilse birkaç gün dinlenebilirler. Kasabada Baybal’ın bir evi, evde onu bekleyen eşi Maaya ve iki oğlu var. Baybal’a göre ailesi güzel insanlar. 

Hepsi sevindi ama bugünü en çok bekleyen Kustuk’tu. Sahibi Ohonoon gelip köpeğini alacaktı. Ah, keşke gerçekten gelseydi! Kustuk ne sevinecekti!

Kustuk, doğduğundan beri böyle bir acıyı, aşağılık muameleyi göreceğini hiç bilmiyordu. Sahibiyle birlikte yeniden memleketine, taygasına dönecekti. Ah, orası ne güzeldi!

Şimdi, memleket özlemi içini kurutup tüketirken, bir zamanlar ne güzel bir yerde yaşadığını ve gerçekten ne kadar mutlu olduğunu daha iyi anlıyordu.

Tayganın yoğun kokusu, bitmek bilmeyen renk çeşitliliği, birbirine karışan türlü sesleri neyle kıyaslanabilirdi? Orada her şey her an değişiyor, su gibi akıp gidiyordu; güzelliği de tam olarak buradan geliyordu. Bu kez Ohonoon mutlaka gelecekti!

Yüksek bir çitle çevrili evine yeniden kavuşacağını düşünmek bile Kustuk’un usulca inlemesine yetti. O yokken yabancı köpekler mutlaka evin çevresine izlerini bırakmışlardı. Döndüğünde, onlara bu avlunun kime ait olduğunu gösterecekti. 

İnsanın kendi evi olunca sanki gücü de artıyordu. Kendi avlundan kocaman yabancı köpekleri kovduğun anda, daha bir yavru köpek olsan bile kendini oranın sahibi gibi hissedersin. İnsan kendi toprağında ne kadar kolay “ben buraya aitim” diyebiliyordu. Yabancı insanlar geldiğinde bile daha uzaktan seni yanlarına çekmeye çalışır, adını yumuşak bir sesle söyler, yüzündeki ifadeyi dikkatle izlerlerdi... Ev... Kendi evin... O evde yaşanan her şey, öyle ya da böyle Kustuk’u da ilgilendirirdi. Sakin ve mutlu zamanlarda ev sıcaklık ve huzurla dolardı; içerden iştah açıcı yemek kokuları yayılırdı. Önce yaşlı çiftin biricik ve çok sevdiği kızları Aanıs, üzerinde araba kokusu taşıyan uzun boylu genç bir adamla birlikte olmaya başladı. Ardından yaşlı Daarıya ansızın hastalandı ve öldü. Sahibi Ohonoon, yaşlı kadının ölümünü öylesine ağır karşıladı ki tanınmayacak hale geldi. Boş kalan evin içinde bir gölge gibi dolaşıyordu. Bazen içki içtiğinde kendine geliyor, teselli edilemez biçimde ağlamaya başlıyor; bazen de tam tersine insanları eve topluyor, hiçbir sebep yokken gürültülü eğlenceler düzenliyordu. Aanıs’ın gidişiyle yaşlı Daarıya’nın ölümünden sonra evdeki hayat altüst olmuştu. Ev sanki öksüz kalmış, evin ruhu çekilip gitmişti. Daha önce hiç gelmeyen tuhaf insanlar gelmeye başlamıştı. Geceleri oturuyor, yiyip içiyor, iskambil oynuyor ve gürültü yapıyorlardı.

Kustuk şaşkın şaşkın onlara bakıyor, hangisine havlaması, hangisinin önünde kuyruğunu sallaması gerektiğini bilemiyor, yalnızca sahibinin yeniden taygaya ava çıkacağı günü bekliyordu. Derken bir gün, baştan ayağa kürklere bürünmüş Baybal çıkageldi. Kustuk’u görür görmez gözlerini ona dikti ve hemen yakalamaya çalıştı. Kustuk o zaman elinden sıyrılmayı başarmıştı.

Bundan sonra Baybal ile Ohonoon birkaç gün boyunca uzun uzun bir şeyler konuştular. Sonra bir gün, sahibinin yüzü nedense değişti. Kustuk’un yanına geldi, onu sıkıca kucakladı, uzun uzun okşayıp sevdi. Ardından boynuna tasma taktı, bağladı ve Baybal’a teslim etti...

Kustuk, kapının önünde durmuş, karla ve gözyaşlarıyla bulanmış gözlerinin ardından onların uzaklaşmasını seyretmişti. Ama olsun. Ne olursa olsun, bu ağır günlerin sonu yakındı. Yarın Kustuk sahibine kavuşacak ve eski mutlu hayatına geri dönecekti. Bir daha asla buraya dönmeyecekti. Ohonoon’un onu bir kez görmesi yeterdi. Kustuk’un burada nasıl yaşadığını hemen anlayacak ve köpeğini bir daha asla kimseye vermeyecekti.

Kustuk o gece hiç uyumadı. Ara sıra ayağa kalkıyor, çevresine bakıyordu. Özgürlüğü hatırlamak, uzun günler boyunca ruhunun içinde kilitli kalmış, bastırılmış ne varsa hepsini yeniden harekete geçirmişti. Bedeni durmaksızın koşmak, uzaklara fırlayıp gitmek istiyor; ama her hareketinde zincir şıngırdıyor ve gitmesine izin vermiyordu. Meğer hür bir köpeğin davranışları bile bambaşka oluyormuş.

Durduğun yerin çevresinde koşabilir, bir oraya bir buraya atılabilir, her yanı koklayarak buradan kimin, ne zaman ve hangi yönden geçtiğini anlayabilirsin. Seçtiğin bir ağacın dibine kendi işaretini bırakabilirsin; yalnızca bunu yapabilmek bile içini rahatlatır.

Bütün bunlar zincire bağlı bir hayatla kıyaslandığında, mutluluk sayılmaz mıydı? Tundranın zavallı kızak köpekleri, herhâlde rüyalarında bile böyle bir şey görmemişlerdi.

Onların özgürlüğü, kendilerini bildikleri günden beri zincirlerinin uzunluğu kadardı. Uçsuz bucaksız tayganın nasıl bir yer olduğunu nereden bileceklerdi? Orada her ağacın, her otun ayrı koktuğunu; bu kokuların mevsimden mevsime, hatta havanın soğuk ya da sıcak oluşuna göre bile değiştiğini nasıl anlayabilirlerdi? Ormanda koşarken yalnızca kokusundan, hangi hayvanın buradan ne zaman geçtiğini, aç mı yoksa tok mu olduğunu anlayabilirsin. İşte o zaman düşüncelerin alevlenir, içindeki her şey harekete geçer: Bir iz kaybolur, sonra yeniden bulunur; şüpheye düşersin, yönünü şaşırırsın, hata yapmamaya çalışırsın. Ve sonunda avını bulup sahibinin yüzünü güldürdüğünde, işte o zaman sen de mutlu olursun. Sahibi... O her şeyi anlar, her şeyi bilir.

Ne istediğini, hangi hayvanın peşinde olduğunu anlayan; sen sevindiğinde seninle sevinen, üzüldüğünde seninle üzülen iyi bir sahibin yanında yürümek ne güzeldir. Sahibi asla aldatmaz, asla aşağılamaz. Ne olursa olsun, Sahibi mutlaka gelir ve korur. Sahibi...

 

IV

Tundra geceleri ne kadar uzun olursa olsun, vakti gelince zavallı yıldızlar Göğün Gözü’nün etrafını çevreleyip sabahki yerlerini almaya koyuldular. Baybal köpekleri kızağa koştu ve güneydoğu yönüne doğru yola koyuldu. Gökyüzünün doğu tarafı yavaş yavaş pembeye dönmeye başlamıştı.

Yüklü kızak ağırdı ama köpekler önlerinde onları sevindirecek bir şey olduğunu biliyorlardı; bu yüzden hep birlikte, uyum içinde kızağı çekiyorlardı.

Yolda Baybal’ın eskiden kurduğu kapanlara uğradılar. Kapanlardan birinde beklenmedik biçimde bir kutup tilkisi bulunca herkes sevindi: hem Baybal hem köpekler.

Güneş henüz doğmamıştı ama gökyüzü belirgin biçimde aydınlanmış, tundranın beyaz yüzü uzaklara kadar görünür olmuştu. Kızak demirleri canlı ve neşeli bir sesle gıcırdıyordu.

Başka hiçbir şey bilmeden yalnızca kızak demirlerinin çıkardığı sesten bile pek çok şey anlamak mümkündü: köpeklerin ne kadar yorulduğu, Baybal’ın keyfinin nasıl olduğu, yükün ağır olup olmadığı, göğün ve rüzgârın hâli, günün hangi vakti olduğu...

Böylece neşeli ve gürültülü bir biçimde ilerlerlerken Baybal ile baş köpek Bahırgas dışındaki herkes birden gerildi ve olduğu yerde irkildi. İçlerinden bir sıcaklık, bir soğukluk geçti.

Sonra anladılar: Başlarının üzerinde yine kendilerini dövmek için kullanılan o zincir şıngırdamıştı. Köpekler başlarını çevirmeye korkar bir tavırla arkaya göz ucuyla baktılar. Baybal gülümsüyordu; geniş yüzü sanki daha da genişlemişti. Demek ki yalnızca şaka yapıyordu. Kırbıy dışında hepsi hemen canlandı, o köpeklere özgü dostça bir sevinçle yüzleri açıldı ve kuyruklarını sallamaya başladılar.

Yerleşim yeri onları, uzun zamandır unuttukları türlü ses ve kokularla karşıladı. Köyün köpekleri dört bir yandan koşup gelmiş, havlayarak kızak takımının çevresinde dönüyor ve ortalığı birbirine katıyordu.

Uzun süre bastırılmış ve dizginlenmiş kızak köpekleri de kavgaya atılmak için yanıp tutuşuyor, birbirlerine havlıyor, boşluğu ısırır gibi ağızlarını açıp kapatıyorlardı. Fakat yabancı köpekler fazla yaklaşmaya cesaret edemiyor, yalnızca uzaktan koşumun çevresinde kudurmuş gibi dolanıyorlardı.

Tam o sırada yandan iki uzun bacaklı, sıska bir köpek fırladı. Baybal hemen zincire sarılmasaydı gerçek bir kavga çıkacaktı.

Kustuk’un kavgaya doğru dürüst katılmasına bile fırsat kalmadı. Yalnızca köpeklerden birinin etli butuna dişlerini geçirmeyi başardı ve bu bile onu keyiflendirdi.

Böylece heyecanlı ve coşkulu bir hâlde Baybal’ın avlusuna daldılar.

Kustuk artık hiçbir şeye dikkat etmiyordu. Gözlerini evin kapısından ayırmıyor, bütün varlığı sanki göz ve kulağa dönüşmüş gibi bekliyordu. Şimdi kapının açılacağından ve Sahibi Ohonoon’un dışarı çıkacağından zerre kadar kuşkusu yoktu.

Ren geyiği derisiyle kaplı geniş kapı ardına kadar açıldı. Kürklü şapkalarını başlarına geçirmiş iki oğlan çocuğu, bağırışlar içinde babalarına doğru koştu.

Ardından sırayla köpeklere sarılmaya, onları sevip okşamaya başladılar. Sonra her birini kendi yerine götürüp bağladılar. Kapı yeniden açıldı. Bu kez Maayıs ağır ağır dışarı çıktı. Kocasıyla birkaç kelime konuştuktan sonra köpekleri tek tek okşayıp sevdi.

Uzun zamandır insan elinin sıcaklığını hissetmemiş köpekler sevinçten neredeyse ağlayacak hâle gelmişlerdi. İnce ince sızlanıyor, her biri kendince ona sokulmaya çalışıyordu. Yalnızca Kustuk gözlerini hâlâ kapıdan ayırmıyordu. Biliyordu: Birazdan Sahibi Ohonoon, her zamanki geniş gülümsemesiyle oradan çıkacaktı.

Ohonoon hep ağırdan alan bir insandı. Ne olursa olsun heyecanını belli etmeyi sevmezdi. Şimdi kürkünü giyecek, düğmelerini özenle kapatacak, boynuna atkısını bağlayacaktı... İşte şimdi çıkar. Mutlaka çıkacak. Yeter ki kapı açılsın...

Kustuk’a, geldikleri yerin birbirine karışmış onca kokusunun arasında sahibinin kokusu da varmış gibi geliyordu.

Baybal, karısı ve çocuklarıyla birlikte getirdikleri yükleri depoya taşıdı. Kızağı dik biçimde çite dayadılar, koşum kayışlarını çözüp parmaklıklara astılar.

Epeyce zaman geçti ama kapı bir daha açılmadı. Sahibi Ohonoon çıkmadı. Herkes eve girdikten sonra bile Kustuk uzun süre kapıya bakarak oturmaya devam etti. Ohonoon gelmemişti... Demek ki bekleyiş henüz bitmemişti. Ne yapabilirdi? Sabretmek gerekiyordu. Sahibi Ohonoon gelecekti. Mutlaka gelecekti.

 

*          *          *

Akşama doğru Maayıs çocuklarla birlikte dışarı çıktı ve bütün köpekleri yiyeceklerini eşit biçimde pay etti; hiçbirini mahrum bırakmadı, hiçbirine ayrıcalık da tanımadı. Yalnızca Kustuk yemek yiyemedi. Belki de umudunun boşa çıkmasına o kadar üzülmüştü ki boğazına bir şey oturmuş gibiydi. O gece kimse uyumadı. Yatmış, dışarıdaki hareketliliği dinliyorlardı.

Yoldan geçen köy köpekleri hırlıyor, onları kavgaya çağırmaya çalışıyor; kendilerine ulaşamayacaklarını anlayınca da umursamazca yollarına devam ediyorlardı.

İnsanlar da burada gecenin geç saatlerine kadar sokaklarda dolaşıyor, yüksek sesle konuşuyordu; kimi zaman gülüp neşeleniyor, kimi zaman birden hüzünleniyorlardı.

Ama kim olursan ol, gerçek sevinç de gerçek keder de göğsün derinliklerinde saklıdır ve başka bir göz onları göremez. Baybal birşeyler içtikten sonra aklını yitirmiş gibi bütün gece gürültü yapmıştı. Ancak sabaha karşı susabildi. Maayıs yalnızca gömleğiyle dışarı çıktı, kapıya yaslandı ve uzun süre ağladı. Sonra eve dönüp giyindi ve yeniden dışarı çıktı. Nedense doğruca Kustuk’un yanına geldi ve ona yumruk büyüklüğünde haşlanmış ren geyiği eti uzattı. Kustuk sevinçten eti doğru dürüst koklamadan yuttu ve Maayıs’ın bacaklarına sokuldu. Maayıs hâlâ ağlıyor, alçak sesle bir şeyleri fısıldıyor ve Kustuk’un kalın tüylerini okşuyordu. İşte o anda Kustuk anladı: Dışarıdan bakıldığında Maayıs özgür görünse de aslında kendisinden farkı yoktu. Onun istekleri de zincirlenmişti; o da sanki görünmez bir zincirle bağlıydı.

Bu hayat ona ne kadar acı verirse versin, ondan ne kadar nefret ederse etsin, görünüşe göre kendini kurtaramıyordu. Maayıs eğildi ve Kustuk’un tasmasına bağlı zinciri çözdü. 

Kustuk ilk anda gerçekten özgür olduğuna inanamadı. Çevresine baktı ve yana doğru birkaç dikkatli adım attı. Zincir bu kez onu geriye çekmedi. Bir zamanlar olduğu gibi özgürce koşmaya başladı. Uyuşmuş kaslarını açmak için karda yuvarlandı, ardından silkindi. Kasabanın dışına çıktıklarında tundranın karanlık kütlesi onu hem ürkütüyor hem de gizemli güzelliğiyle kendine çekiyordu.

Maayıs doğrudan karın üzerine çöktü ve bir şeyler mırıldanarak daha da şiddetli ağlamaya başladı. Kustuk yanına oturdu, dikkatle yüzüne baktı ve usulca sızlandı. Böylece birbirlerine ağlayıp dert yanıyor, sanki içlerinde biriken her şeyi birbirlerini anlatıyorlardı. Ama ne yaparsın, bir süre sonra yine dönmek zorunda kaldılar: Maayıs kendi evine, Kustuk ise kendi zincirine. Köpekler onları kıskanç havlamalar ve hırıltılarla karşıladı. En çok da hep birinci olmaya alışmış Bahırgas ile kurnaz Sırbay telaşlandı. Ama Maayıs onlara dönüp bakmadı bile. Ertesi gün Baybal bir yerlere kayboldu ve ancak akşam geç saatlerde, ayakta durmakta zorlanır hâlde döndü. Avlunun ortasında sendeleyerek durdu, ardından dört ayak üzerine çöktü ve eve bile girmeden köpeklere doğru yaklaştı.

Hepsi aynı anda zincirlerinin şıngırtısıyla ürküp ayağa kalktı. Ama Baybal bu kez hiç kimseye vurmadı. Tam tersine, bütün köpekleri teker teker okşayıp sevmeye başladı. Değişmiş bir sesle onlara uzun uzun bir şeyler anlattı, arada hıçkırıyordu. Gözyaşları yanaklarından akıyor, onları iri yumruğuyla siliyordu. Şimdi Baybal’ın kendisi, dövülmüş, köşeye sıkıştırılmış ve sızlanarak yaralarını yalayan bir köpeğe benziyordu. Ve birden herkes Baybal’a acıdı. Normalde hırlayıp uzak duran Kırbıy bile derin bir iç çekti ve Baybal’ın çökmüş yüzünü yaladı. Köpekler insanın derdini bütünüyle anlayamıyorlardı ama nedense ona acıyorlardı. Bazen insanın, köpeğin ve kurdun acıları bu yüksek göğün altında bir yerde birbirine değiyormuş gibi gelir. Kim olursan ol, acıyı ve soğuğu hisseden bir bedenin, kederin zincire vurabileceği bir ruhun vardır...

Köpekler birkaç gün dinlendi, karınlarını doyuracak kadar yedi ve gözle görülür biçimde toparlandı. Artık hepsi aynı şekilde besleniyor, hiçbiri diğerinden üstün tutulmuyordu. Köpekler eski düşmanlıklarını unuttular; birbirleriyle huzur içinde oynamaya, birbirlerine sokulmaya başladılar.

Normalde yalnızca diş göstermek ve terslemekten başka bir şey bilmeyen Kırbıy bile çocuklar onu sevdiğinde başını gururla kaldırıyor, kuyruğuyla karları savuruyordu.

Yalnızca Bahırgas, burada eski ayrıcalıklarını kaybetmiş olmasından ve diğerleri gibi zincire bağlanmış oturmasından açıkça hoşnut değildi.

Maayıs özellikle Kustuk’la ilgileniyordu. Her seferinde ona lezzetli bir şey getiriyor, yanından geçerken okşuyordu. Bu, günler geçtikçe Sahibinin yolunu daha büyük bir acıyla bekleyen Kustuk’u derinden etkiliyordu. Maayıs’ı ne zaman görse eski hayatını, Sahibinin yüzünü ve kendi evini hatırlıyordu. 

Ohonoon bu günlerde mutlaka gelmeliydi. Herhâlde yolda bir yerde gecikmişti. Ya başına bir şey geldiyse? Köpeği yanında değilse, tehlikeyi önceden kim sezecek, onu beladan kim koruyacaktı? Bir sonbahar günü yine her zamanki gibi sevinç içinde ava çıkmışlardı. Ohonoon kışa erkenden hazırlanırdı. Daha ilk kar düşmeden odun toplar, av malzemelerini hazır ederdi. Bütün orman parlak sarı yapraklarla kaplanmıştı. Geceleri ayaz vuruyor, sabahları otlarla ağaçlar kırağı altında parlıyordu. Böyle zamanlarda avlanılmazdı. 

Bir tilkiyle karşılaşsan bile onu görmemiş gibi davranman gerekirdi. Sebepsiz yere havlayıp ormanı boş yere ürkütür, tüfeğin önüne atılırsan Ohonoon yalnızca dilini şaklatır ve elini hafifçe başının üzerinden geçirirdi. İyi bir av köpeği, sahibinin yılın hangi döneminde hangi hayvanın peşinde olduğunu bilmeliydi.

Bir gün uzak bir yayladan yaşlı bir bekçi koşarak geldi ve telaşla Ohonoon’a bir şeyler anlattı. Kustuk yüzlerinden olağandışı bir şey olduğunu anlamıştı. Ama ne olduğunu ancak daha sonra öğrendi. Çayırlıklardan birinin yakınında bir ayı bir ineği parçalamıştı. Kustuk daha uzaktan bile leşin çevresinde hayvanın ağır, keskin kokusunu almıştı. Büyük avlarda Ohonoon her zaman köpeğine güvenirdi. Kustuk’un davranışlarına bakarak hayvanın nerede olduğunu ve ondan ne beklemek gerektiğini anlamaya çalışırdı.

Kustuk da sahibinin hareketlerinden onun kendisinden ne istediğini tereddütsüz anlardı. Neredeyse hiç konuşmadan birbirlerini anlıyorlardı. Kustuk, sahibinin hayvanla karşı karşıya gelmeye hazırlandığını hissetti ve hazırlandı. Sırtındaki tüyler diken diken olmuş, adımları belirgin biçimde hızlanmıştı. Çam ormanının kıyısından dolaşıp söğütlerle iç içe geçmiş sık çalılıkların yanına geldiler. Ve tam o sırada hayvan karşılarına çıktı. Kustuk daha önce hiç bu kadar yakından ayı görmemişti. Ama o anda sanki atalarının çok eski bir hatırası içinde uyanmıştı. Ayı, orman çalılıklarını çatırdatarak yarıp doğrudan Ohonoon’un önündeki açıklığa fırlayıverdi. Kustuk hayvanın sağından dolandı ve arka tarafına yapıştı. Tam o anda Ohonoon nişan alıp ateş etti. Ayı kükreyerek birden döndü ve saldırdı. Kustuk yeniden yere yapışmışçasına hayvanın önüne çıktı. Uzun zamandır beklenen ikinci silah sesi patladı ve ayı ağır ağır yana devrilerek düştü. 

Kocaman pençesiyle toprağa vurdu, bütün gövdesini uzattı ve hareketsiz kaldı. Ah, o gün nasıl da sevinmişlerdi! İnsanla köpek birlikte seviniyor, birbirlerini anlıyor ve sanki tek kelime etmeden birbirlerine teşekkür ediyorlardı.

V

Ertesi gün Baybal bir yerlerden sevimsiz bir ifadeyleve son derece derecede öfkeli bir şekilde döndü. Gelir gelmez dönüş yolculuğu için hazırlanmaya başladı.

Birkaç gün sakinleşip iyice dinlenmiş olan köpekler, eski hayatlarını bir anda yeniden hatırladılar. Baş köpek Bahırgas yine lider havalarına girdi. Sırbay sahibinin çevresinde telaşla dolanmaya, bir öne bir arkaya koşarak gözüne girmeye çalıştı. Onu gören Manan ile Karas da, kimse kendileriyle özellikle ilgilenmese bile, zıplayıp koşuşturmaya başladılar. Kırbıy ise kendisi için zor günlerin yeniden başladığını anlamıştı. Kendi yerinin en dibinde kamburunu çıkarıp oturuyor, bütün bu telaşa karışmadan yüzünü başka yana çevirmiş, yapayalnız bekliyordu.

Yalnızca Karabıl, iyi şeylere fazla sevinmeyen, kötü şeylere de fazla üzülmeyen yaradılışıyla, hiçbir şey olmuyormuş gibi bir şeylerle oyalanıyordu. Tundraya dönüş ağır bir yolculuktu. Baybal susuyordu. Sanki taşa dönüşmüş gibi, boş kızağın üzerinde ağır ve hareketsiz oturuyordu. Yol boyunca bir kapandan diğerine ilerliyor, her birinin yanında duruyorlardı. Bir keresinde, tam burunlarının dibinden karları savurarak büyük bir gürültüyle bir keklik sürüsü havalandı. Köpekler öylesine heyecana kapıldılar ki kapanlardan birini geçip gittiler, zamanında duramadılar. Gerilmiş ipin keskin bir ses çıkarmasıyla birlikte Baybal çoktan elinde zincirle yanlarına fırlamıştı. Donmuş zincir şıngırdayarak gerilmiş köpek sırtlarının üzerinden geçti. Ağlayıp sızlandıktan sonra, başı sonu yokmuş gibi görünen, bitmek bilmeyen yollarına yeniden devam ettiler. Ne kadar zaman geçtiğini artık hiçbiri bilmiyordu. Derken kapanlardan birinin yanında, tuzağa yakalanmış, çaresizce çırpınan canlı bir kutup tilkisi gördüler. Bütün köpeklerin aklı başından gitti. Her şeyi unutup öylesine kuvvetle ileri atıldılar ki kızak arkalarından kayarak sürüklendi; bütün koşum birden kapana doğru hücum etti.

Önde giden Bahırgas ile Sırbay, çırpınan kutup tilkisine ilk ulaşanlar oldular. Biri kuyruğundan, diğeri başından yakaladı ve hayvanı iki yana doğru çekiştirdiler. Diğerlerine hiçbir şey kalmadı. Tam o sırada geride kalan köpekler, içten içe bir sevinçle Bahırgas’ın ilk kez darbe yiyip çığlık attığını duydular. Sırbay da acıklı acıklı sızlandı ama bunun ona hiçbir faydası olmadı. Baybal suçluları cezalandırdıktan sonra ağır ağır soluyarak kızağın başına döndü. Ve nedense ardından hiçbir suçu olmayan Kırbıy’ın üzerine yürüdü ve acımasızca dövmeye başladı. Zavallı Kırbıy düşüyor, yeniden kalkıyor, çevresinde canlı bir yaratık gibi kıvrılan demir zinciri dişleriyle yakalamaya çalışıyordu.

Gündüzle gecenin, zamanla mesafenin birbirine karışmasının ardından nihayet konaklayacakları yere ulaşabildiler.

Bu kez Baybal yedi köpeğin önüne yedi donmuş balık attı; hangisine hangisi düşerse. Köpekler balıklarını biraz kemirdikten sonra oturup dudaklarını ve dişlerini yalamaya başladılar. Yalnızca Kırbıy yemedi. Tüylerine yapışıp kuruyan kan, donarak topak topak olmuştu. Görünüşü korkunçtu. Gözlerindeki ateş sönmüştü. Neredeyse hiçbir şeye tepki vermiyor, sanki artık bir sahibi yokmuş gibi cansız gözlerle boşluğa bakıyordu. Sonra başını gökyüzüne kaldırdı ve başka türlü bir sesle ulumaya başladı.

Bu ulumada sıradan bir köpeğin acı dolu ağlayışından farklı bir şey vardı; kurda, vahşi bir hayvana ait bir şey. Şimdi zavallı Kırbıy’ın yalnızca ince, kemikli sırtıyla değil, bütün görünüşü ve yaradılışıyla da kurttan gelmiş bir soyu andırdığı çok daha açık biçimde görülüyordu. Kırbıy bütün gece uludu.

Sanki dünyanın en ucuna kadar gelmiş de, bir yerlerde özgürce dolaşan kan kardeşlerini çağırıyor ya da onlara bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.

Çınlayan, kulakları sağır eden sessizliğin içinde tundranın uzaklıklarından ona aynı şekilde uzun bir uluma cevap verdi. Bu sesleri dinlerken onların mutlu ve özgür canlılara ait olduğunu söylemek zordu. Tam tersine, sanki onlar da birbirlerini çağırıyor, kaderlerinden yakınarak birbirlerine dert yanıyorlardı. Baybal çadırdan sendeleyerek çıktı. Sırbay ona yaranmak istercesine zincirini şıngırdatarak zıplamaya başladı ama göğsüne yediği tekmeyle uzağa savruldu. Baybal doğruca Kırbıy’a yöneldi.

Yanına gelip ren geyiği boynuzundan yapılmış kalın sopayı bütün gücüyle kafasına indirdiğinde Kırbıy kıpırdamadı bile. Sanki içine başka bir ruh girmişçesine, burnunu göğe kaldırmış oturuyor ve ulumaya devam ediyordu. Baybal kendi kendine bir şeyler mırıldandı ve yeniden çadıra döndü. Gökyüzü rengârenk kuzey ışıklarıyla yanıyordu. Böyle gecelerde uçsuz bucaksız tundra, dünyanın üzerine bilinmeyen karanlık yüzünü örtüyormuş gibi olurdu. İnsanın içi daralır, düşünceleri ağırlaşırdı. Ne başı ne sonu belirsiz bu sonsuz düzlükten nereye kaçabilirdin?..

Ertesi sabah yeniden yola çıktılar. Fakat fazla ilerleyemediler; çok geçmeden durmak zorunda kaldılar. Zavallı Kırbıy iyice güçten düşmüş, sık sık yere yığılıyor ve koşumun arkasından sürükleniyordu. Göğsünden ağır, hırıltılı sesler geliyordu. Baybal koşup geldi, Kırbıy’ı koşum kayışlarından çözdü ve yana götürdü. Ardından kalın, ağır bir sopa aldı ve başına vurmaya başladı. Bu artık bir insanın köpeğini cezalandırması gibi değildi; kapana yakalanmış bir hayvanın canını almak gibiydi. Kırbıy bütün bedenini uzattı, şiddetle kasıldı ve sonunda hareketsiz kaldı.

 

VI

Günler, tundranın yüzü gibi birbirine benzeyerek geçip gidiyordu. Kırbıy’ın ölümünden sonra bile hiçbir şey değişmedi. Her şey eskisi gibiydi ve gözün görebildiği her yerde, sahipsiz gibi duran sonsuz bir beyazlık uzanıyordu. Kustuk’un Sahibi Ohonoon’un geri döneceğine dair umudu zayıfladıkça, içinde başka bir düşünce giderek güçleniyordu. Artık yalnızca bir şey istiyordu: zincirden kurtulmak. Ne olursa olsun, buradan sonsuza dek kaçmaya kesin olarak karar vermişti.

O andan sonra eski dayakların acısı, aşağılanma, bedenindeki ve ruhundaki bütün karmaşa sanki geri çekildi; yerini tek bir gergin ve giderek güçlenen bekleyiş aldı. Gecenin gündüze, gündüzün geceye dönüştüğü bu bekleyişin işkencesi diğer bütün acıların üzerini örttü. Zincirin verdiği acı yalnızca kısa anlarda kendini hatırlatıyordu. Sonra ona da alışmaya başladı: Kustuk her zamanki gibi hafifçe sızlanıyor, yaralarını yalıyor ve yeniden koşmaya devam ediyordu. Geceleri kurtlar yine tundranın içinde uzun ulumalarla birbirlerine sesleniyorlardı.

Onları böyle ulumaya zorlayan ne büyük bir kederdi? Kurtların tundranın özgür sahipleri olduğunu bilmeyen biri, bunları karlarda yolunu kaybetmiş köpekler sanabilirdi. Peki kurtlar kimi çağırıyordu? Ne anlatmaya çalışıyorlardı?

Yoksa onlar da Kustuk gibi sahiplerini kaybetmiş ve şimdi onun özlemini mi çekiyorlardı?..

 

*          *          *

Özgürlüğü onlara yabani ren geyikleri getirdi. Bir gece, önceki sessiz gecelerden hiçbir farkı yokken, kuzeyden birdenbire dev bir yabani ren geyiği sürüsü geldi. Sıkı bir kalabalık hâlinde toplanmış sürü, konakladıkları yerin hemen yakınından geçti. Bütün köpekler ayağa fırlayıp kulakları sağır eden bir havlama kopardılar. Kustuk zincire bağlı olduğunu unutarak bütün gücüyle ren geyiklerinin peşinden atıldı. Ve o anda, herhâlde bir şey koptu.

Ne olduğunu kendisi bile anlayamadan, düşünüp tartmaya fırsat bulamadan Kustuk birden özgür olduğunu fark etti ve sürünün ardından koşmaya başladı. Yanında Manan da yüksek sesle havlayarak koşuyordu. Başta ren geyiklerine neredeyse yetiştiler ve bir süre onlara çok yakın koştular. Fakat sabaha doğru sürü yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı.

Dillerini dışarı çıkarmış, ağır ağır soluyan iki köpek karlı bir yükseltiye çıktılar ve yan yana yere uzandılar. Ancak o zaman çevrelerine bakıp ne olduğunu gerçekten anlayabildiler. Manan’ın boynundaki kayış kopmuştu. Kustuk ise hâlâ arkasından zincirin kopmuş parçasını sürüklüyordu. Biraz dinlendikten sonra Kustuk hiç tereddüt etmeden güneye, Sahibi Ohonoon’un bulunduğu yöne döndü. Manan da arkasından gitti.

Arada bir korkuyla çevresine bakıyor, sonra geriye dönüp kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıyor ve usulca sızlanıyordu. Daha önce zincirsiz dolaşmanın ne olduğunu hiç bilmemişti. Şimdi sanki kendini kaybolmuş hissediyordu. Ne yapabilirsin? Patilerini yalayıp biraz yan yana dinlendikten sonra yollarını ayırdılar. Biri, yanlışlıkla terk ettiği alışılmış dünyasına geri döndü. Diğeri ise dümdüz güneye, hayal bile edilemeyecek kadar uzak bir yerde bulunan sahibine doğru yöneldi.

 

*          *          *

Başlangıçta Kustuk geceyle gündüzü ayırt etmeden yürüdü. Arkasından sürüklediği uzun zincir parçası, yoruldukça daha da ağırlaşıyordu. Ama özgürce yol almanın, kendi istediği yöne gidebilmenin verdiği sevinç bu ağırlıktan çok daha güçlüydü. Bir gün önünden iri bir kutup tilkisi kaçmaya başladı. Ancak o zaman Kustuk ne kadar acıktığını fark etti. Peşine düştü. Uzun süre kovalamak gerekmedi. Hayvana yetişen Kustuk onu boğdu ve yedi.

Karnını doyurduktan sonra küçük bir yamacın dibinde karı eşeleyip bir çukur açtı, içine kıvrıldı ve uyudu. Sonra yeniden yola koyuldu.

 

*          *          *

Birbirleriyle yüz yüze geldiler ve beklenmedik karşılaşmanın şaşkınlığıyla ikisi de bir an donup kaldı. Dışarıdan bakıldığında neredeyse iki kardeş kadar birbirlerine benziyorlardı. Ama ikisi de aynı anda karşılarında kan düşmanlarının durduğunu ve bu karşılaşmadan sonra yalnızca birinin yoluna devam edebileceğini anladı. Kurt çok açtı.

Birazdan sıcak et yiyeceğini, sıcak kan içeceğini düşünerek hiç oyalanmadan köpeğin üzerine atıldı. Kustuk onun saldırılarından ustalıkla sıyrılıyordu. Kurt kaba kuvvet bakımından ondan güçlüydü ama Kustuk, kendisinin akıl, sabır ve çeviklikte üstün olduğunu biliyordu. Bu yüzden doğru anı bekledi. Kustuk kurdu yenmek zorundaydı. Başka türlüsü mümkün değildi. Çünkü çok uzaklarda, Caaŋı[8]’da, onsuz kalmış sahibi onu bekliyordu. Kustuk olmazsa sahibi mahvolurdu. Keskin dişlerden kaçınırken birkaç kez kurdun arka tarafına dişlerini geçirmeyi başardı ve kurt dönmeye fırsat bulamadan hemen geri sıçradı.

Böylece uzun süre yaşamla ölüm arasındaki o ince sınırda birbirlerinin çevresinde döndüler. Birden kurt, Kustuk’un hâlâ arkasından sürüklediği demir zinciri dişleriyle yakaladı. Kurdun dişleri boğuk bir metal sesiyle demirin üzerinde kapandı. Şaşkınlıktan bir anlığına donup kaldı. Kustuk’a o tek an yetti. Kurdun boğazına yapıştı. Kurt, boynunun dibinde soluğunun kesildiğini hissedince köpeği üzerinden atmak için çırpınmaya, onu bir süpürge gibi kendi çevresinde savurmaya çalıştı.

Ama Kustuk dişlerini gevşetmek bir yana, daha da sıkı kenetledi. Yaklaşan zaferin coşkusuyla kendi yaralarının acısını bile hissetmez olmuştu. Düşmanını alt edip kendi soyundan gelenlerden birini eksilten Kustuk yeniden yoluna koyuldu.

 

VII

İki gün daha geçti. Kustuk’un yaraları iltihaplanmaya başlamıştı. Her hareket ettiğinde, sanki yaralarının üzerinden keskin bir bıçak geçiriliyormuş gibi acıyordu. Artık eskisi gibi koşamıyordu. Yine de hiç olmazsa yürüyerek, dosdoğru güneye doğru ilerlemeye devam etti. Uzun süre durursa bedeninin bütünüyle katılaşacağından ve bir daha ayağa kalkamayacağından korkuyordu. Bu yüzden zaman zaman karın altından fareler çıkarıp yiyor, biraz güç topladıktan sonra yeniden yola koyuluyordu. Tundranın görünüşü yavaş yavaş değişmeye başladı. Şurada burada küçük karaçamlar, çalılık kümeleri görülüyordu. Kustuk onların yanına gidiyor, her ağacı uzun uzun kokluyordu.

Memleket toprağının o tatlı kokusunu alır almaz açlığını da yaralarının acısını da unutuyor, sanki içine yeniden güç doluyordu. Bir akşam önünde ışıklar belirdi... Orada büyük bir köy vardı; uzaktan bile hareketliliği ve gürültüsü duyuluyordu. Kustuk durdu.

İsterse içinden geçebilirdi; üstelik köy yeri tam yolu üzerindeydi. Ama ya yalnızca yiyecek bulmak için bile oraya girse ve Baybal gibi insanlar onu görüp yakalasa, yeniden zincire vursalar? Bir süre kararsız kaldı, biraz uzanıp dinlendi ve sonunda köyün çok uzağından dolaşmaya karar verdi. Rüzgâr güneyden esiyordu ve ormanın yoğun kokusunu ona kadar taşıyordu. Köyden insanların sesleri ve zincire bağlı köpeklerin havlamaları geliyordu.

Işıklar uzun süre gözden kaybolmadı; sanki peşinden geliyor, onu bırakmak istemiyorlardı. Ertesi gün sonunda gerçek taygaya benzeyen tepeler göründü. Daha uzaklarda ise Caaŋı’daki memleketinin dağlarını andıran dağlar yükseliyordu. Eskiden olsa Kustuk birkaç günde oraya varabilirdi. Ama artık gücü tükenmişti. Büyük bir güçlükle yüksek bir tepenin doruğuna çıktı ve başını güneye çevirerek yere uzandı.

Önünde nihayet uçsuz bucaksız tundranın sonu görünüyordu: dağlarla çevrili, ormanlarla kaplı toprak uzakta maviye çalıyordu.

Kustuk biraz dinlendi ve bundan sonra hangi yöne gideceğini anlamaya çalıştı. Birazdan kalkacaktı. Buralara kadar geldikten sonra artık acele etmesine gerek yoktu. Çalılıkların arasında bir yerlerde farelerin ince sesleri duyuluyordu. Kustuk gözlerini kapattı. İçini şaşırtıcı bir huzur kapladı. Dizlerine doğru hoş bir sıcaklık yayılıyordu. Kendini unutmuştu; yalnızca sahibini düşünüyordu.

Sonra yavaş yavaş uykuya daldı... Ve donarak öldü. Yalnızca inancı donmadı. İnancı son ana kadar onunla birlikteydi; Kustuk’a biraz daha güç vermeye, yoluna devam edebilmesi için ona bir parça daha kuvvet kazandırmaya çalıştı. Ve ancak artık ona yardım etmenin mümkün olmadığını anladığında, ondan ayrıldı ve kendi yoluna devam etti.

Başka birine rastlamak ve onu sonu olmayan o yola çağırmak için yoluna devam etti...

Köpek, köpektir işte...

Belki de böylesi daha iyidir.

Aldatılmanın ve ihanetin ne olduğunu bilmek mi daha iyidir, yoksa bunları hiç bilmemek mi — bunu bir köpek nereden bilebilirdi?

Sahibinin onu iskambil oyununda Baybal’a kaptırdığını hiç bilmemesi çok daha iyiydi...

Yukarıda yıldızlar yine eskisi gibi parlıyordu. Hiçbiri yerinden bir karış bile kıpırdamamıştı.

Bir yerlerde kurtlar uluyordu.

Sanki dünyada hiçbir şey değişmemişti.

Bir şeyler dünyaya gelir, bir şeyler sonsuza dek yok olup gider — geri kalan her şey ise devam eder.

Öyle olsun.

Yeni bir tipi başladı; savrulan beyaz kar eski yolları, eski izleri, geçmişten kalan ne varsa hepsini örtüyordu.

Sanki burada hiçbir şey yaşanmamış gibi...

Nereye bakarsan bak, hangi yana dönersen dön — tundra yine eskisi gibi bembeyazdı; sahipsizmişçesine uçsuz bucaksız uzanıyordu.


 

[1] Saha (Yakut) Türklerinin geleneksel inanışına göre her ormanın, gölün, nehrin, arazinin Saha Türkçesinde adına iççi (sahip) bir ruhu vardır.

[2] Maŋan: Beyaz

[3] Karas: Kuş kirazı. 

[4] Karabıl: Bekçi

[5] Sırbay: Çevik

[6] Kırbıy: Şahin ailesinden, büyük böcekler ve küçük farelerle beslenen küçük bir yırtıcı kuş.

[7] Bahırğas: 1. Yazlık ayakkabı. 2. Beyaz çorap

[8] Caaŋı Saha Yerinin (Yakutistan) kuzey bölgelerinden biridir.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 237. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 237. Sayı