Menzer Niyarlı ile Hikâye ve Hikâyeciliği Üzerine


 01 Ağustos 2021



Yazı hayatına 1960'lı yıllarının sonlarında başlayan ve halen yazmaya devam eden Azerbaycan'ın çağdaş kadın yazarlarından Menzer Niyarlı ile hayatı, hikâye türüne bakış açısı, hikâyeciliği ve çağdaş Azerbaycan edebiyatı üzerine konuştuk.

 

            - Hayat hikâyenizi bizimle paylaşır mısınız?

            - 1950 yılında Hacıkabul şehrinin Muğan kasabasında doğdum. Ebeveynlerim Güney Azerbaycan'ın Erdebil şehrindendiler. 1828 yılında Rusya ile İran Savaşı'nda Azerbaycan ikiye bölündü. Aras nehrinin kuzeyi Rusya'da, güney tarafı ise İran'ın elinde kaldı. Sayın Recep Tayyip Erdoğan bir toplantıda Aras nehri hakkında yazılmış bir şiir okumuştu;

                                    Aras'ı ayırdılar

                                    Su ile doyurdular,

                                    Ben sizden ayrılmazdım,

                                    Zor ile ayırdılar.

            1930'lu yıllardan sonra sınırı tamamen kapattılar. Benim ailem de kuzeyde kalarak akrabalarından ayrı düştü. Onun için ben Kuzey Azerbaycan'da doğmuşum. Ortaokulu bitirdiğim yıl Bakü'ye taşındık. Ben önce "Kızıl Şark" matbaasında, sonra Azerbaycan İlimler Akademisi'nde işe girdim ve 1970 yılında Azerbaycan Devlet Üniversitesi'ne başlayarak orayı bitirdim. Halihazırda akademinin Nizami Gencevi Edebiyat Enstitüsü'nde araştırmacı olarak çalışıyorum. Eşim Profesör Akif Hüseynli Azerbaycan'ın meşhur tenkitçilerinden biridir. Üç evladım, üç torunum var. Eserlerim birkaç yabancı ülkede neşredildi.

            - Ne zaman yazmaya başladınız?

            - Küçük yaşlarımdan beri edebiyata büyük hevesim vardı. On dört, on beş yaşlarımda küçük hacimli hikâyeler yazıyordum. İlk "Şüphe" adlı hikâyem 1968 yılında "Azerbaycan Gençleri" gazetesinde yayınlandı. Sonra "Gençlik" neşriyatı "Hemin Akşam" hikâyeler kitabımı neşretti. Talebe olduğum dönemde Yazarlar Birliği'nin başkanı, halk yazarı Mirza İbrahimov bir hikâyemi okumuş, çok beğenmişti. Bu yüzden beni Azerbaycan yazarlarıyla birlikte Moskova'ya konferansa gönderdi.

            - Hikâye türüne olan düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? Sizce hikâyenin önemi nedir?

            - Yazarlığa hikâye türü ile başladım. Her yazar hikâyede okura söylemek istediği olayı çok ustalıkla özetlemelidir. Bu türde yazarken yazar fikrini dağınık bir şekilde değil, esas probleme yöneltmelidir.

            Beni hayatta gördüğüm bir olay, sıradan bir detay etkilemese yazamam. Eğer yazarsam suni ve basit olur. Hikâyelerimde aile ve toplum mevzusuna öncelik versem de Birinci ve İkinci Karabağ Savaşı'nda Ermeni ayrılıkçılarının halkımıza karşı işlediği zulümleri ("O Ağrılı Gün", "Tereddüt", "O Zafer Günlerinde Güneş de Bizimleydi") kendi aksini bulmuştur. Her eseri yazarken yazarın hayali önemli rol oynamalıdır. Yazarın gördüğü hadise ile onun hayali tek bir şekilde birbirine bağlanmalıdır. 

            - Romandan farkları nelerdir?

            - Hikâyenin romandan farkı hakkında konuşurken bir ağacı örnek vermek isterim. Eğer yazar bir ağaç hakkında roman yazmak istiyorsa ağacın kökünden başlayıp onun dallarını, dallarının yapraklarını, goncalarını, çiçeklerini, onu kapsayan, onunla münasebeti olanları kollara ayırmalıdır. Hikâyede ise ancak ağacın bir dalı hakkında yazmalısın. Çünkü seni ancak o konu meraklandırır. O da bir bütün halinde.

            Romanda bir kahramanın hayatı, çocukluk, gençlik yılları, onu çevreleyen insanlar ve aynı insanların da hayatı, yaptığı işler, bu kahramanların emeli, maksadı vs. tasvir edilmelidir.

            - Kendinize örnek aldığınız veya sizi etkileyen yazarlar var mı?

            - Bizim başarılı yazarlarımız çoktur. Geçen asrın başlarında yaşamış Celil Memmedguluzade'nin, Seyid Hüseyn'in, Abdurrahim Hakverdiyev'in hikâyeleri ölümsüz eserlerdir. Mirza İbrahimov, İsmail Şıhlı, Anar, Gülşen Latifhan, Sara Oğuz ve Afak Mesud'un eserleri benim sık sık başvurduğum kitaplardır.

            - Azerbaycan dışında, Türk Dünyasından beğendiğiniz Türk yazarlar var mı? (Türkiye, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan vs.)

            - Eskiden Türk edebiyatı bizde az tercüme edilirdi. Ama Orhan Kemal'in, Reşat Nuri Güntekin'in, Aziz Nesin'in eserlerini çok seviyorum.

            Kazak edebiyatından Muhtar Avezov'un "Abay" romanı, Kırgız'ın büyük temsilcisi Cengiz Aytmatov'un eserlerini merakla okudum.

            - Eserlerinizi oluştururken nelere dikkat edersiniz?

            - Eseri yazarken daha çok ilgi çekici ve günümüzde ses getiren konuları kaleme almaya çalışıyorum ki okuru kendimden uzaklaştırmayayım. Sonra eserin dili, üslubu da benim için önemlidir. Karmaşık cümlelerden uzak durmaya çalışırım. Sade, açık cümleler okuru yormaz. Eserin gerçekçi olması için tipleri kitap dilinde değil, nasıl konuşurlarsa öyle konuşturmaya çalışırım. Uydurma konulardan değil, gerçek olayları aksettirmeye öncelik veririm. Esere nasıl başlamak ve olayları hangi yaklaşımla canlandırmak lazımdır ki tesirli olsun. Mesela, "Vatandan Vatana" romanımı yazarken birçok varyanta başvurdum. Önce olayları aktaranın dili ile anlatmak istedim. Gördüm ki yok, benim istediğim gibi anlaşılmayacak. Sonra belki eserin kahramanının konuşması ile vermeliyim diye düşündüm ve böyle de yaptım. Bu romanı 2019 yılında Yazarlar Birliği yayımlandı. Roman eleştirmenlerimiz tarafından güzel karşılandı. Yukarıda da dediğim gibi kahramanların her biri kendine özgü, doğal bir dille konuşmalıdırlar.

            - Eserlerinizde özel olarak kullandığınız bir yöntem veya tür var mı?

            - Esasen nesir türünde (hikâye, uzun hikâye, roman) yazıyorum. Nazma (poeziya) hiçbir zaman müracaat etmedim. Zaten yazın hayatına hikâye ile girdim. Sonra uzun hikâye ve roman yazdım. Sonra çağdaş edebiyat ile alakalı elliye yakın makalem yayın organlarında (gazete, dergi) yayımlandı.

            - Hikâyelerinizde vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

            - Eserlerimin çoğunluğu insanların talihinden bahsediyor. Bir eseri oluştururken insanlar arasındaki ilişkilere, muhabbetlere öncelik veririm. Hatta Azerbaycan'ın meşhur dramaturgu Ali Emirli hikâyelerim hakkında yazdığı makalesinin adını da "İnsana Muhabbetle" koymuştu. Kahramanlarımın çoğu iyilik yapmayı seviyor. Onlar birinin elinden tutmaktan, birini ayağa kaldırmaktan, ihtiyacı olanlara yardım etmekten haz alırlar. Mesela, "Toy Gününün Seheri", "Ağbeniz Karıyla Karabeniz Karının Ehvalatları", "Bir Ömürlük Sevinç" vs. Bir de tamahkâr, rüşvetçi, kendinden şüphe duyan insanların karakterleri de hikâyelerimde kendine yer buluyor.

            - Yaşadıklarınız hikâyelerinize ne kadar yansır?

            - Benim yaşadıklarımı, istek ve arzularımı veya hayatımdaki olayları ben başka bir isim ile karakterlerimde verdim. Hikâyelerimde gördüğüm, tanıdığım insanlar benim tiplerimdir. Mesela, "Ölümle Üz Üze" hikâyemin kahramanı benim arkadaşım, başarılı yazar ve sanatçı, rahmetli Sara Oğuz'dur.

            - Hikâye türü haricinde başka bir türde (roman, şiir vs.) eser kaleme aldınız mı? Varsa bunları öğrenebilir miyiz?

            - Hikâye türü ile beraber, yukarıda da dediğim gibi uzun hikâye ve roman türünde de yazdım. Uzun hikâyelerim ve romanım gazete ve dergilerde peyderpey, sonra ise kitap olarak yayımlandı. "Vatandan Vatana" romanım yabancı ülkelerde de basıldı.

            - Çağdaş Azerbaycan edebiyatında hikâyecilik bugün ne durumdadır? Düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

            - Çağdaş Azerbaycan edebiyatında hikâye yazanların sayısı çoğaldı. Orta neslin yazarları geleneksel yazı üslubunu, hikâyelerinde geleneksel olay örgüsünü hâlâ devam ettiriyorlar. Zaman geçtikçe yazı tarzları, konular da değişiyor.

            Biz artık 1992 yılında bağımsızlığımızı kazandık. Bu devirden başlayarak çağdaş edebiyatta yazılan hikâyelerdeki problemler devrin ab-ı havasına kök salarak birkaç istikamette dallanıyor. İçtimaî-siyasî muhit, Karabağ Savaşı, şehitlerimizin ve gazilerimizin kahramanlıkları, muhacirlerin yurt hasreti, işsizlik sebebiyle başka ülkelere para kazanmak için giden gençlerin talihleri, yalnız kadınların tekdüze hayat tarzı yazarlarımızın hikâyelerine yansır.

            Son dönemlerde hikâye yazanlar çoğaldı. Genç yazarlar kısa hikâyelere daha çok öncelik veriyorlar. Onların yazılarında bir düzensizlik hissediliyor. Hikâyelerde, hatta geniş hacimli uzun hikâyelerinde olay örgüsü kurmaktan da vazgeçiyorlar. Öyle esere rast geliyorsun ki bu söz yığınında yazarın ne demek istediğini anlamıyorsun. Ancak başarılı yazarlarımız da çoktur. Onlar uzun hikâye, roman yazmakla beraber hikâye türüne de başvururlar. Realist nesirde, modernist ve postmodernist türde de eserler meydana geldi. Çok değerli yazarlarımızdan bu türde Kamal Abdulla, ilk defa "Yarımçık Elyazma"[1], Anar "Gözmuncuğu"[2] eserini yazdı. Sonra bu türde hikâyeler meydana geldi. Şimdi gündemde olan Elçin, Kenan Hacı, Şerif Ağayar, Orhan Fikret, Nüşabe Esed Memmedli, Narıngül Nadir, S. Şerifova, M. Selaleddin, Alpay Azer, Elabbas, Şüküfe Memmedova, Memmed Oruc, Aydın Tağıyev, rahmetli olan Azer Abdulla, Sara Oğuz, Mehriban Halık, Gülşen Letifhan (Hollanda'da yaşıyordu) vs. çok derin mânâlı, psikolojik, okuyucuyu düşündüren hikâyelerin yazarlarıdır.


 

[1] Kamal Abdulla, Eksik El Yazması, çev. Dr. Ali Duymaz, Ötüken Yayınları, 2006.

[2] Anar, Nazar Boncuğu, Bengü Yayınları, 2015.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 176. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 176. Sayı