HaftanınÇok Okunanları
FATİH SULTAN YILMAZ 1
HATİRA Guliyeva 2
İSMAİL DELİHASAN 3
Kardeş Kalemler 4
Nergis Biray, Baktıgül Abdıhanova 5
VILAYET GULIYEV 6
USHKYN SAIDIRAKHMAN 7
Bir sonbahar günü sert fırtına. Toprak donmuş. İki tekerli arabayla giderken takırdayıp, özellikle tırıs gittiğinde arabayı da ona binen insanı da uçuruyor. Ker-Akan’ın Abilkasım’ın dediği gibi Kazaklar at arabasına oturup cesurca atı sürmüş.
Yürüyüşü hızlandırmak için atını mahmuzlayarak kuğulu gölün yakınında bulunan köye doğru aynı ritimde hızla gidiyordu.
Sonbaharın gri bulutları bazen güneşin önünü karartıp, yeryüzünü gölgeleyerek soğuk rüzgârı insanın yüzüne çarptırıyor bazen de güneşin önünden süzülerek geçip yeryüzüne güneşin sıcaklığını yayıyordu.
Dörtnala giden Abilkasım’ı bu karanlık ışık bazen geride bırakıyor bazen de kovalayarak yetişip yeniden kaplıyordu. Arabada ön köşede oturan, Şubar köyünden Taspay isimli kişinin kızı Mervert.
Bu yıl Mervert on üç yaşına bastığında bu Abilkasım ile üçüncü evliliğini yaptı. İlk evlendirildiği kişi Kerey’deki Beysenbay idi. O, elli yaşını aşmış bir adamdı. İki eşi ölünce Mervert’i üçüncüsü olarak almış. 12 yaşında Beysenbay gelip isterken “Abdest suyumu ısıtıp, eninde sonunda bana bakıp, koynumu ısıtıp yatsa yeter.” demişti. Altı ay evli kaldıktan sonra Beysanbay öldü. Mervert’in Sağınbay isimli kuzeni gelip evine götürdü.
Mervert’in annesiyle babası, dört yıl önce insanları kırıp geçiren şiddetli bir tifüs salgınında vefat etti. Geride kalan birinci dereceden erkek kuzeni ona sahip çıkıp onu evlendirdi. İlk evlendirildiği kocası, Mervert’e başlık parası olarak birçok hayvan getirdi. Sağınbay, başlık parası olarak ne kadar çok mal almış olsa da Mervert’e tam bir elbise bile giydirmedi. O dönem Rus köylülerden kim gelirse gelsin ona azıcık buğday karşılığında sattığında da yabancı memleketlere gidip geldiğinde de Sağınbay, Mervert’e düzgün bir elbise almayı akıl etmedi. Çıplak bedenine eski bir cepken kürkü giyip yabancı memlekete evlendirilerek gönderildi.
Beysenbay arabaya bindirip getirdiğinde köyde oynayan küçük çocukların toplanarak arabadan inmeden önce etrafını sarıp “Yenge, iyi misin?” diye odun atıp alay etmesi, on iki yaşındaki Mervert’in yüzünü kızartıp utandırdı. Kendisine ait şeylere, kendisinin uzuvlarına bakmamaya dikkat ediyordu. Kendi bedeni kendisine harammış gibi tiksinerek gözünü dikerek bakmadı.
Hem etrafındaki evin içindeki eşyalar hem dışarıya çıktığında otlayan mal, hepsi de sadece ona bakıp alaycı şekilde gülüyormuş gibi geliyordu. Bu söylenen sebeplerden dolayı Mervert otursa da kalksa da gezse de ayaklarının ucundan başka yere bakmıyordu. Evde kimse olmadığında da somurtarak yere bakarak üzülüyordu.
Abilkasım’ın evine geldi, burada da aynı çocuklar, aynı şekilde gülüp, alay edip dışarıya çıkınca odun fırlattı.
Abilkasım’ın yaşı 62, karısı öleli 3-4 yıl olmuş. O zamandan beri eş bulmak için gezerken tam bu yıl Mervert dul kalınca gelip uğramış.
Abilkasım’ın dev gibi altı kanat yırtık kara otağı, evin dışına doğru içinde kaba, büyük eskimiş bir kazan, sofra takımı, çaydanlık, siyah teneke mutfak eşyaları, daha bunun gibi evin araç gereci, şiddet gören Mervert’e çok acı verici bir etki yaratmaya başladı.
Sığır sağma, sığır otlatma, daha bunlar gibi ağır işler Mervert’in omuzlarına yüklendi. Çiftçiliğin Mervert için ağır olmasının yanı sıra o köyün kadınları, geberesiceler de toplanıp konuşarak köyün bütün buzağılarını besletmek, kısrakları otlatmak için Mervert’i kullandılar.
Abilkasım’ın gevezeliğinden Mervert aklını yitirip sinirli bir insana dönüştü. Onun neden böyle olduğunu, nasıl bir delilik olduğunu inceleyip düşünecek kimse yok. Bir gün Abilkasım, Sağınbay’ın evine getirip bıraktı.
Kış ortası. Mervert’in Sağınbay’ın evine gelmesinin üzerinden yaklaşık bir buçuk ay geçmişti. Sağınbay Mırza, Mervert’in geri dönüp gelmesine içten içe çok seviniyordu. Daha kaç tane karısı ölünce başı boş kalan, mal saçan ihtiyara denk geleceğini söylüyordu. Zavallı Mervert, daha önce kararmış bir uçurum, daha önce ardını önünü dipsiz bir karanlık ne görürse görsün ne hissederse hissetsin bu hareketsiz, dilsiz karanlıktan çıkış yok. Sabah da akşam da bu evin ahırında sığır bakmak, yemek yapmak. Üstünde başında eskisi gibi kaliteli tam bir kıyafeti yok.
Köylülerin bir kısmı “Sağınbay’ın alnına kara çalındı.” diyorlar. Bir kısmı “Sağınbay yine onu sığır karşılığında satacak, yine kim denk gelecek kim bilir. Mervert mutsuz bir zavallı oldu.” diyorlar.
Kışın geri kalanı böyle geçti. Yaz geldikten sonra köy kışlaktan otlağa çıkmaya başladı. Hayvanlar, bitkiler yazı karşılayıp sıcaklığına, güzelliğine tarifsiz mutlu olsalar da Mervert’in gönlü hâlâ kasvetli, hâlâ karanlık hayatında içine sızacak bir ışığa inanmıyor. Köyün göç etmesinin ardından iki gün boyunca terk edilmiş bir ahırda yalnız kalmak zorunda kaldı. Sağınbay’ın ilk kez doğum yapan bir iki kısrağı kışlakta kalınca başına bekçi olarak Mervert’i bıraktı.
Ahşap evde yalnız başına uyurken rüyasına büyükannesi ve büyükbabası girdi: ikisi de üzgün, somurtkan. Mervert’i yanına çağırıp, büyükannesi kötü sözler söyleyerek azarladı. Mervert büyükannesini tanıyınca yanına gidip okşamak ister diye öne doğru eğildi. Büyükannesi somurturken şımararak yanına gelen yavrusunu yanına yaklaştırmadı. O sırada büyükbabası da göründü ve büyükannesinin yanına geldi. İkisinin de soğuk ifadeli yüzlerini gören Mervert ne olduğunu anlayamadığından biraz şaşakaldı. Böyle bir durumdayken bir değişiklik hissetmeye başladı. Eskisi gibi değil, etrafına bir ışık hüzmesi inmeye başladı. Uzun zamandır içinde düğüm olmuş, söyleyemediği sözler göğsünden taşmaya, dalgalanarak dışarı çıkmaya başladı.
– Sizler ben dokuz yaşındayken dünyadan göçünce ben yetim kaldım. Siz gittiğinizde ben de ölüm döşeğinde hastaydım. Sizlerin net görüntülerinizi ben iyileştikten sonra da ayırt edemedim. İyileşip kalktıktan sonra bir süre aklım karıştı. O zamandan beri kimse bana acıyıp sevmedi. O zamandan beri hiç kimse yüzüme sıcak bir şekilde bakıp yumuşak eliyle okşamadı. Hiç kimse dönüp bağrına basıp ısıtmadı… Üstüme düzgün bir kıyafet giydiren olmadı. Mal karşılığında eşleri ölmüş yaşlı adamlara üç kez satıldım. Sadece besleyecek değil bir tek Teken ve Abzen olmasa kendine denk görüp bir insan konuşmayacaktı da. Bu durumdayken annenin kadrini, annenin üstüne düşmesinin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum. Bir annenin kucağında okşadığı yavrusuna nasıl bir yer verdiğini hissedemedim. Dokuz yaşımdan beri yaşadıklarım bir sığırın yavrusunun yaşadıklarından da kötüydü… Artık zamanı gelmedi mi? Beni bağrına basıp, kollarınla sararak büyütmediğinden katılaşan yüreğimi yumuşatarak bir annenin sonsuz merhametini niçin hissettirmiyorsun, dedi Mervert.
O sırada evin içi aydınlanır gibi oldu, anlamak için baktığında ışık annesinin yüzünden çıkan bir ışıktı, önceki yerinden yavaşça hareket ederek Mervert’e doğru geldi… Elinden tutup karşısına aldı...
Hayatında bir annenin sıcaklığını hissetmeyen Mervert’i bağrına bastı.
– Yavrum, böyle mi, dedi annesi.
– Evet, anne, böyle, dedi Mervert.
Mervert’in tüm yaşadığı huzur, bu tek kelime, bütün dünyaya bedeldi. Annesinin gözünden yaş aktı… Yaş zevkten eriyen Mervert’in yüzüne düştü. Göz yaşının damladığı yer cayır cayır yanıyordu. Mervert’in yüzüne yüzünü dayayıp:
– Canım yavrum, diye kokladı annesi… Bağrına basıp uzun süre oturdu. Mervert, gücü yeryüzünün rahatıyla karşılaştırılamayacak kadar büyük bir rahata erdi…
Kuşluk vakti Tölen koyun otlatıp kışlağa geri döndü. Mervert’in “Töken” diye hitap ettiği kişi bu Tölen idi. Sağınbay ahır tarafına koyun otlatmak için gitmiş, burada kalan doğum yapmış ve yapmamış kısraklar için aniden görevlendirilince geri dönmüştü. Töken gelir gelmez bir şeyler hissetmiş gibi kısrakların yanına gitmeden önce Mervert’in kaldığı eve geldi. Ahşap evde pencerenin önünde Mervert yatıyor. Baygın, gözleri açık, ancak gözleri tamamen açılmış bir şekilde tavana doğru bakıyordu. Üstündeki elbisesi eskisinden de çok yırtılmıştı, alnından ter akıyor, vücudunu tutup baktığında yanıyordu.
Töken:
– Çocuk kışlakta kalınca aklını kaybetmiş ya, dedi.
Dua ederek yanına gitti.
– Mervert, diye seslendi, birazcık inleyen sesi çıktı.
Töken çok geçmeden Mervert’i kucaklayıp koyunu kışlağa bırakıp yayladaki köye geldi. Töken geldiğinde Sağınbay’ın karısı, doğum yapan kısrakların taylarının durumunu sorar sormaz Töken’in cevabını işitince sinirlendi:
– Hastalanan insanı bu kışlakta bekletmek doğru mu, dedi.
Kadının bu sözlerini işittikten sonra Mervert’i orada bırakmanın gereksiz olduğunu Töken anladı.
Sağınbay:
– Ne oldu? Kim hastalandı? Benim işim yok. Tayları aygır çiğneyip atmazsa iyi olur, diye ahıra gitti.
Bu hâli gördükten sonra Töken onu tekrar kucakladı. Köyün kenarındaki, “bana ait” dediği keçeyle kaplı kulübesine geldi ama bir süre içeri girmeyip dışarıda bekledi… Biraz ayakta durduktan sonra kulübeye girdi, başköşedeki kendi yattığı yatağa götürüp yatırdı. Mervert’in alnını okşayıp titreyen eliyle yüzüne yapışan saç tellerini geriye doğru tarayıp nefes alışını dinledi ve gözünü ayırmadan biraz oturdu. Töken’in önceki akrabalarından hiçbiri yoktu: karısı, çocuğu eski zamanlarda ölmüştü. Bu köyün hayvanlarına otuz yıldan beri bakıyordu. Gençliğinde bir çift ata bakmış, daha sonra inek bakmış, son dönemde gücü azalınca sadece koyun bakacak duruma gelmiş. Köyün kenarındaki kulübede olan koyunların yanından geldikten sonra nöbetçi olan eve gidip yemeğini yiyip yatarak dinlenirdi. Yaz kış kürklü çapan, gri çizme, sert deri ceketten başka kıyafet bilmeyen, jantorsığa[1] koyup eyere bağlayarak içtiği ayrandan başka yemek bilmeyen, hayvanların dilini bilip hayvanlarla insanmışçasına konuşan, hayvanın aklının insanın aklından daha fazla olduğuna inanan bu Töken idi…
Mervert’i yatırıp gözünü ayırmadan başında oturdu. Çocuğun aklı başına gelmedi. Dışarıdan:
Dışarıdan Sağınbay’ın bağırması işitildi:
– Koyunlar kaçıyor!
Baygın hâldeki Mervert’i kime bırakıp gideceğini bilemediğinden çaresizce biraz durdu. Sonunda Abzan’ı bulup Mervert’in başına oturtup gitmeye karar verdi.
Abzan okula giden bir öğrenciydi, bu yaşta annesiz babasız kalmıştı, ağabeyinin himayesinde büyümüş ve fırsat buldukça değişik yerlerde eğitimine devam etmeye çalışıyordu. Geçen yıl bu köyde Şegebay adlı zengin bir adamın Uljan adlı kızıyla ilgili tartışma çıktı. Uljan, damadı kendine denk görmediğinden şikâyette bulunup, duvandan[2] adam çağırıp sevdiği delikanlıyla evlendi. Anlaşmazlığı çözmek için gelen kişi, Akar isimli eğitimli bir adamdı. Uljan’ı sorguladıktan sonra arkada toplanan insanlara birçok nasihat verip geri döndü. Tam da bu olaydan hemen önce Mervert, Abilkasım’a satılıp sığırlara bakıyordu. Abzan, çocuğun bu sırada Akar’ın adaletine, gerçeği korkmadan, hileye başvurup üstünü örtmeden açık bir şekilde söyleme cesaretine şaşırarak sonuna kadar dinlemiş.
Töken, Abzan’ı koşarak köyde bulup hiç konuşmadan elinden tutup kulübesine getirdi. Kulübeye soktu ve başköşede bilincini kaybetmiş bir şekilde yatan Mervert’i gösterdi.
– Akşam ben dönene kadar yanında kal, ona su verip başında bekle, dedi.
Abzan ne olduğunu sordu. İhtiyar durumu anlaması için ona, Mervert’in kim olduğunu ve yaşananları anlatıp açıkladı. Abzan’ın beti benzi attı.
– Geçen yıl Askar geldiğinde bu neredeydi, diye sordu Abzan.
– O, Uljan’ı sevdiğiyle evlendiren delikanlıydı sanırım. O geldiğinde Mervert buradaydı. Bundan hemen önce Abilkasım ile evlendirilerek malın yarısını almışlardı.
– Altmış yaşını geçmiş Abilkasım’a on iki yaşındaki çocuk nasıl verilir? Bunu Askar’a niçin söylemedin, dedi Abzan.
– Bilse ne bilmese ne, bilse annesi babası olmayan kıza kim değer verir, akrabası olmadıktan sonra?.. Koyunlar uzağa gitmiş olabilir, kurda kuşa yem olmasa bari, hızla gideyim. Ben gelene kadar su ver. Yanından ayrılmadan otur, diyerek ihtiyar çıkıp gitti.
Tölen’in yanına geldikten sonra iki gün yatıp bilinci yerine gelmeyen Mervert, vefat etti. Yalnızca ruhunu teslim ederken sağlıklı olduğu zamandaki gibi yere baktı.
– Önüne otursana, diye söyledi.
Tölen yayan su taşıdı, Abzan köyden bir iki ihtiyar kadını çağırarak getirdi, yattığı kulübede onu yıkattı ve Tölen’in yıkanmış yırtık bir gömleğine sardı.
Sağınbaylar, uzaklardan mezarlığa götürmek zor olduğundan konakladıkları yerdeki bir meşe palamudunun altına gömdü. Kışlağa götürüp gömmeye sadece Tölen ve Abzan’ın fırsatı olmadı. Dokuz yaşından bu yana bir mutluluk görmeden, sıcak bir söz, güler bir yüzle karşılanmadan, doğmadan hayatın karanlık günlerine kurban giden zavallı Mervert dünyadan birden göçüp huzura kavuştu. Mervert’in cesedini gömerken ağlayan iki adam vardı. Onlar, Tölen ve Abzan’dı.
Bunun ardından Abzan uzun süre hastalanıp yattı, hastalığı ağır olmasa da uzun sürdü. Onun da gelip hâlini soran, sadece Tölen oldu. Hasta olmasına rağmen Tölen ziyarete geldiğinde sorduğu sorular hep Mervert ile ilgili oluyordu. Günlerden bir gün Tölen’den Mervert’in doğduğundan beri yaşadığı zorlukları anlatmasını istedi.
Hayatında kimsenin istediğini yapmayan Töken baştan sona anlatıverdi. Dokuz ila on üç yaş arasında Mervert’in yaşadığı acıya gelince Abzan’ın gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Töken ne kadar anlatsa Abzan o kadar ağladı. Bu şekildeki konuşmalar Abzan’ın hassas gönlünü kaygılandırınca hastalıktan kurtulmak kolay olmadı. O sırada kışın soğuğu uzaklaşıp güneş ısıtınca kar erimeye başladı. Yazın başlamasıyla Abzan başını kaldırıp dışarı çıkmaya başladı. Köy yeşermeye başladıktan sonra uyanıp bir dayanak alarak Mervert’in mezarına gitti. Etrafında gür otlar çıkıp toprağını neredeyse gizliyordu.
Haziran ayında bu köye bir iş için Askar geldi. Abzan’ı daha önce tanımasına rağmen kış boyu hasta olduğu için ilk başta tanıyamadı. Akşama doğru ikisi köyün dışına yürüyüşe çıktılar. Askar’a kışın hasta olduğunu, bu yüzden okula gidemediğini söyledi.
Mervert’in hikâyesini, yaşadığı zorlukları, hiçbirini atlamadan Tölen’den duyduğu şekliyle anlattı. Geçen yıl gelip Uljan’ı özgürlüğüne kavuşturup gittiğinde tam bu köyde on üç yaşındaki yetim Mervert’in ikinci kez satıldığını, ardından sahipsiz kışlakta bırakılınca bilincini kaybederek öldüğünü söyledi. Uljan gibi zengin bir adamın güzel, gösterişli, ilgi çekici bir kızın koruyucusunun ivedilikle bulunduğunu söyledi.
– İnsanlığın her ne olursa olsun kimsesiz ve savunmasız olanları koruması gerekmez miydi? Mervert’in aşağılanmasının, ruhunu kemiren acısının yasını tutmak gerekmez miydi? Belki olağanüstü bir güzelliği ya da büyüleyici bir duruşu yoktu; ama bu bile, bir insan olarak ona sahip çıkmak için yeterli sebep bir değil mi, dedi Abzan.
Böyle söyleyerek başını kaldırıp önüne baktığında kendisini Mervert’in mezarında buldu. Buralara geldiğinde Abzan yüksek sesle ağlamaya başladı. Mezarı eliyle gösterip:
– Savunmasız hayatında hiç kimseden güzel bir söz işitmeden dünyayı terk eden Mervert’in mezarı, dedi.
Abzan ağlamanın şiddetiyle adım atamayınca Askar kolunun altından tutarak destek oluverdi.
– Sen ağlama! Karanlık, hayatın gerçek derinliklerinde kalan cehaletin bir tezahürüdür... Bu hayatımızın gerçekten üzücü bir sahnesi, canınız gerçekten yanmış. Bunları görmeyen, beklemeyen doğanın gölgesinde temiz havayla büyümüş genç bir kalbin böyle acı çekmesini, hastalanması çok düşündürücü. Böyle acı çekip, bu şekilde acı sahnelere her zaman tüm kalbiyle ruhuyla karşı çıkılmalıdır. Adaletsizlik yaşayanların sadece Uljanlar olduğunu söylemiyoruz. Mervertleri yok saymıyoruz. Bunun var olduğuna inanıp söylediğin gibi, gördüğün gibi olduğu açık. Ancak bunların tamamıyla, gece demeden gündüz demeden, sabah demeden akşam demeden mücadele etmek gerekir. Mücadele etmek, halkı böyle bir beladan kurtarmak için de uygun şekilde tedavi etmek gerekir. Bunların hepsine eğitim verip, okutarak halka ayrıntılı bir şekilde anlatacağız. Bir kişi ağlasa, acı çekse, hatta kendini feda etse bile ortak hayale, tek hayale ulaşamayız… Artık üzülme, bana öyle geliyor ki sen bu kaygıyla hastalanmış görünüyorsun… Ama onunla uzak bir yere gidemeyiz. Önümüzde hâlâ çok zorlu yıllar var, üstelik hayat boyu önümüzde nice sınavlar olacak, her şeye sabretmeye, çok çalışmaya ihtiyaç var. Gel! Biraz oku. Önümüzde hâlâ birçok Mervertler var, işte şimdi onları kurtarmaya hazırlan. Bu sonbaharda okumak için gelmelisin, dedi Askar.
Askar ve Abzan, Mervert’in mezarından akşam saatlerinde köye döndü.
Kızıl Kazaqstan, 1924, No 4.
[1] jantorsık: İçecek koymak için deve, inek, at derisi, at derisinden yapılmış geleneksel kap.
[2] Duvan: Kazakistan’ı sömürgeleştiren Çarlık Rusya tarafından Kazak bozkırlarına karşı savunmak ve fethetmek için inşa edilen askeri tahkimatlar, kale.