HaftanınÇok Okunanları
OĞULMAYA SEMİZADE SAPAROVA 1
Rabiye Recebova 2
Bavırjan Jakıp 3
İLKER TOSUN 4
Yakup Ömeroğlu 5
Coşkun Haliloğlu 6
HİDAYET ORUÇOV 7
Turabcan kapıdan telaşla içeri girerken, mintanının kolu kapının sapına takılıp dirseğine kadar yırtıldı. Bir anda bütün neşesi kaçtı. O sırada avluda mısır döven karısı, kocasının elindeki küçük bohçayı görünce dibek tokmağını öylece bırakıp ona doğru koştu. Başıboş kalan ağır tokmak yalpalayıp devrildi, yarı dövülmüş mısırlar yere saçıldı. Turabcan küçük bohçayı arkasına saklayıp şakayla karışık sordu:
“"Kocacığım" de bakalım!”
“Kocacığım! Canım kocam!”
“Müjde olarak ne verirsin?”
“Ömrümün yarısını…”
Turabcan küçük bohçayı uzattı. Karısı olduğu yere, kapı eşiğine çöküp düğümü çözdü; ancak içindekini görür görmez bir anda omuzları düştü. Başını yavaşça kaldırıp kocasına baktı. Başarısıyla gururlanan Turabcan, karısının gözlerinin yaşla dolduğunu görünce: “Ne olduğunu anladın mı?” dedi.
“Arıların yuvası! Safi bal! Bak, bak, sıksan bal akıyor. Bu helal maldır ha, haram değil. Bu peteği hem çiğneyebilir hem de yutabilirsin.”
Kadın, elbisesinin yenini ısırıp bir noktaya bakakaldı.
“Hey kudretine kurban olduğum, inanmıyor ya!” dedi Turabcan getirdiği şeyi karıştırarak. “Bak, çiğne de gör! Tadına bak, ondan sonra konuş...”
Turabcan’ın yüzü kızardı. Bir keresinde hasta arkadaşını ziyarete gittiğinde götürdüğü karpuzu, kabak çıktığından olsa gerek, daha sonra ineğin ahırında görmesi üzerine yaşadığı o derin mahcubiyeti hatırladı. Avluda gezinen topal kedi, yere dökülen mısırları kokladı; pek beğenmemiş olacak ki Turabcan’a bakıp şikâyet edercesine “miyav” dedi. “Kalk, mısırına bak! Kedi değdi.”
Kadın doğrulurken hıçkırıklara boğuldu:
“Bu yere batasıca nasıl bir dertmiş böyle!.. Başkaları gibi kile, tuza, toprağa aşerseydim ne olurdu sanki!”
Turabcan takkesini çıkarıp tozunu silkmek istedi ancak yırtık kolunu görünce içi cız etti: Henüz üç dört kez giyilmiş yepyeni bir mintandı!
“Yahu aşereceksen de usulünce aşer!” dedi takkesini silkelemeden başına geçirerek.
“Nar da nar... Bir kilo narın fiyatı kaç para sen biliyor musun? Seher vaktinden akşama kadar su taşıyıp, odun yarıp, ateş yakıp bir ayda aldığım topu topu on sekiz tanga[1]. Yardım edecek ne bir ağabeyim var ne bir kardeşim...”
Karı koca sessizliğe gömüldü. Kadın mısırları dövmeyi bitirdi, onları dibekten kaba boşaltırken söylendi:
“Keyfimden nar istiyorum sanıyorsunuz herhalde...”
“Biliyorum... Ama ne yapayım? Efendimi öldürüp parasını mı alayım, kendimi Hintliye rehin mi vereyim? Tuhafsın sen de.”
Kadın yemeğe çağırdı. Kocasının “Aşereceksen usulünce aşer.” sözü ona çok ağır gelmişti; hor görülmüşlük hissiyle boğazı düğümlendi. Yemek pişti. Kazanın karasıyla rengi dönmüş mısır çorbasına katılan yoğurt bile yemeği iştah açıcı hale getiremedi. Turabcan iki kâse içti, karısı ise önündeki kâseyi daha yarılayamamıştı. Turabcan, karısının ağır hareketlerini izlerken nedense yine o topal kediyi hatırladı. Kedi ona yırtık mintanını anımsattı, keyfi iyice kaçtı. Kocasının bakışlarından "yazık şu mısıra, yoğurda, oduna" manasını çıkaran kadın, boğazından geçmemesine rağmen kâseyi bitirdi ama hemen ardından evin arkasına koştu. Gözleri kan çanağı olmuş, şakaklarındaki damarlar fırlamış halde geri göndü.
“Henüz doğmamış sabiye "yere batasıca" dedin ya...” dedi Turabcan iyice hiddetlenerek. Kadın cevap vermeden sofrayı topladı, kazana su doldururken duyulur duyulmaz bir sesle:
“O balın parasına pekâlâ nar da alınırdı,” dedi.
“Alınırdı tabi!” dedi Turabcan acı bir alayla. “Nar yerine bal aldım işte!”
“Elbet alınırdı! İşte nar almayıp bal almışsınız!”
İşte böyle anlarda dil taş kesilir, ağızda dönmez olur; dönerse de artık söz değil, yumruk niyetine döner.
“ İyi yaptım!” dedi Turabcan titreyerek. “Ciğerin kurusun e mi?”
Bu sözün bir kadının, hele de aşeren bir kadının ruhunda nasıl bir yara açtığını ancak yaşayan bilir. Turabcan bu lafı etti etmesine ama karısının halini görünce pişmanlık dalgası ruhunu sardı. Eğer gururu elverse gidip başını okşayacak, "Boş ver! Üzülme, öfkeyle söyledim," diyecekti.
“İnsanın içini kanatıyorsun,” dedi epey sonra. “Sanki ben balı satın mı aldım? Bal atlıya yok, kaldı ki biz yayaya! Efendiye bir dostu hediye getirmiş. İstedim de birazını verdi. Değişik bir şey, sevinirsin sandım. Fena mı? Ömründe kaç kez bal yedin? Ben ömrümde bir kez yedim: Şekerci Şakir Hoca şerbet kaynatırken içine amcamın civcivi düşmüştü, işte o civcivi yalamıştım...
Turabcan’ın bu sözleri karısının kulağına anlamsız bir mırıltı gibi geliyordu. Üç yıldır bu adamla aynı çatının altındaydı ve sanki Turabcan üç yıldır hep böyle mırıldanıp durmuştu. Fakat bugün, ne olduysa oldu bu üç kelimeyi çok berrak söylemişti: “Ciğerin kurusun e mi!” Dünyada tutunduğu tek dalı kocası, tek arzusu nardı; o an her ikisi de yok olup gitti.
Kadın eve girdi. Bir süre sonra pencereden cılız bir ışık sızdı. Turabcan da içeri girdi. Kadın pencere kenarında, başını bir dizine dayamış, gri gökyüzüne bakıyordu. Turabcan ayakta kalakaldı. Raftaki lamba cızırtıyla yanıyor, etrafında büyük bir pervane dönüyordu. Turabcan da pencere önüne oturdu. Tavandan, bir yerlerden bir kertenkele sesi geldi, Turabcan’ın kulakları çınladı. O da gökyüzündeki sönük yıldızlara baktı. Caminin yaşlı kavak ağacının arkasından yükselen kızıl bir ateş, göğe alevli bir iz bırakarak yükseldi ve sanki semaya çarpıp parçalanmış gibi "güm" diye bir ses çıkardı.
“Havai fişek,” dedi Turabcan. “Mollacan Kadı’nın bağında. Beşik toyu yapıyorlar.” Kadın ses çıkarmadı.
“Şehirden önemli kişiler de gelmiş,” dedi Turabcan tekrar. Kadın yine sustu. Mollacan Kadı’nın bağını hiç görmemişti ama namını duymuştu. Bağı hayalinde canlandırdı: Bağ değil, bir nar bahçesi... Nar ağaçları meyveden eğilmiş, her biri çaydanlık kadar, tane tane sarkıyor.
“Bir fişek üç miri[2],” dedi Turabcan. “Yüz tane atılsa... tam yüz tanga yapar. Bir miriden az yetmiş beş tanga yapar.”
Karı koca uzun süre sessiz kaldılar. Turabcan ağzını kocaman açarak hem esnedi hem de derinden bir of çekti.
“Al, şunu dik,” dedi mintanını çıkarıp. “Al hadi!” Kadın mintanı alıp yanına koydu, belli ki hemen dikmeyecekti. “Dik hadi,” dedi Turabcan bir süre sonra. “Sana diyorum!..”
“Aman, ne çok üstelediniz! Dürtmeden söyleyemiyor musunuz? Dikilir elbet, ne bu acele... Turabcan’ın tepesi attı: “Yahu senin tafran kime? Ne diyorsun sen?”
“Ben size bir şey mi diyorum? Dikeceğim işte.”
“Her şeye böyle küsersen, hayat geçmez,” dedi Turabcan mintanı geri giyerken. “Yoksulluk işte...”
“Yoksulluk batsın!”
Kadın bunu bir iç çekişle söylemişti ama Turabcan bunu bir sitem, bir aşağılama olarak algıladı.
“Ne yani, seni aldığımda yoksulluğumu gizledim mi? Başkaları gibi düğünü ödünç kaftanla, emanet pabuçla mı yaptım? Eğer böyle bir derdin varsa git o zaman paralı birini bul!”
“İki tane nar için karınıza paralı adamlara git demeye utanmıyor musunuz?”
Bu söz Turabcan’ın onuruna dokundu. "Ciğerin kurusun" sözü karısına ne kadar ağır geldiyse, bu söz de Turabcan’a o kadar ağır geldi.
“Yahu, ben sana hiç nar almadım mı?” dedi Turabcan, sesi yumuşaktı ama bu yumuşaklıkta korkutucu bir ton vardı. “Hiç mi nar getirmedim?”
“Hayır!” dedi karısı birden başını çevirerek. Turabcan’ın beyni zonkladı, gözleri karardı.
“Geçen pazar yediğin narı oynaşın mı getirmişti yoksa?”
“Evet, oynaşım getirmişti!”
Turabcan ne yaptığını bilemedi; karısının omzuna bir tekme vurdu sonra yerinden kalktı mı, yoksa önce kalkıp sonra mı vurdu, anlayamadı. Kendini bir anda kapı eşiğinde buldu. Kadının benzi kireç gibiydi, gözlerini fal taşı gibi açmış, dehşet içinde bakıyor ve fısıldıyordu:
“Yapmayın... Yapmayın...”
Turabcan evden fırlayıp gitti. Az sonra avlu kapısının sertçe açılıp kapandığı duyuldu. Kadın uzun süre ağladı, kocasına o ağır lafı söylediği için pişman oldu, kendine beddualar etti, ölmek istedi. Ağlamaktan yorulup dışarı çıktı. Karanlıktı, uzaklardan köpek sesleri geliyordu. Avlunun kapısını açıp yola baktı; kimseler yoktu. Çarşı tarafında tek bir lamba cılız bir ışık veriyordu. Kahvehaneler kapanmıştı. Eve geri döndü. Evin arkasındaki horoz kanat çırpıp öttü.
Dış kapı açıldı. Kadın daha arkasını dönmeden, Turabcan sırtında devasa bir bohçayla içeri girdi. Bohçayı odanın ortasına fırlattı. Çarşaf dolusu nar her yana yuvarlandı, birkaçı arığa düştü. Turabcan karısına baktı. Kadın kocasının yüzünü görünce korkudan titredi; bir insan ancak bu kadar sararabilirdi! Turabcan yere çöküp elleriyle alnını tuttu. Karısı koşarak yanına geldi, elini omzuna koydu:
“Nereye gittiniz?” dedi nefes nefese. “Ne yaptınız?”
Turabcan cevap vermedi. Sadece bütün vücudu zangır zangır titriyordu.
[1] Tenge, günümüzde Kazakistan’ın resmi para birimidir.
[2] Tengeden küçük para birimi. 1 tenge=4 miri