Romen Okuyucunun Vizyonunda Yunus Emre


 01 Ağustos 2021


UNESCO 40. Genel Konferans kararıyla 2021 yılı için Türkiue’nin önerisi ve Azerbaycan, İran İslam Cumhuriyeti, Kuzey Makedonya Romanya’nın desteğiyle Hacı Bektaş Veli’nin Vefatının 750. Yıl Dönümü; Azerbaycan,  Bosna-Hersek, Kuzey Makedonya ve Özbekistan’ın desteğiyle Yunus Emre’nin Vefatının 700. Yıl Dönümü; Kuzey Makedonya ve Romanya’nın desteğiyle İran ve Azerbaycan ile ortak dosya olarak Ahi Evran’ın Doğumunun 850. Yıl Dönümü UNESCO Anma ve Kutlama Yıl Dönümleri Programına alınmıştı.

 Anadolu’nun büyük bu üç  şahsiyetlerin güçlü bir şekilde anılmaları Türkiye , Balkan ülkeleri, Türk Dünyası ve tüm dünyada  başlanmıştır. 

Yunus Emre, “Bizim Yunus” için Romanya’da yapılan etkinliklerden sadece birkaç tanesini sıralarsak, ne kadar önemli olduğunu anlarsınız. 

O yıldan ltibaren, başta Galati  Türk Müsüman Toplumu olarak ve daha sonraRomanya Demokrat Türk Birliği -Galati şubesi, Aşağı Tuna- Araştırma, Geliştirme, Eğitim ve Türk Kültürü ve diğer kültür dernekleri,okul,lise ve üniversitelerle, şairin ismi ve eserleri sempozyum olsun, yuvarlak masa toplantıları olsun, konferans, panel , fotoğraf sergisi ve sayre şekilde römen okuycuların gönüllerini fetetmeye caba göstermişizdir. Başardık mı başarmadık mı? Bildirimin sonunda sizler cevabını verirsiniz. Romen müzisiyenler, şair, edebiyat eleştirmen,yazarlar onun için şiirler, öyküler, bildiriler, yorumlar yazmaya başlarlar, hatta bazı şiirlerin mısraları  kitaplarlarda motto haline gelir.

 Bu yıl iki kitabın yayınlanmasına gayret gösteriliyor. Birisi “Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Ahi Evran”(hazırlayan Gülten Abdula Nazare[YY1] ), ikincisi, bir antoloji” Dahilerin gölgesi altında-Mihai Eminescu, Yunus Emre”, hazırlayan Melek Osman

Konumuz Romen okuyucunun vizyonunda Yunus Emre olduğu için  ona söz verelim

Daha ileri geçmediyen   müsadenizle bir örnek vermek isterim. Bilindiği gibi, her yıl 21 Mayıs „Uluslararası şiir günü” kutlanır. Geçen yıl,  Galati kentin, hemen hemen tüm semtlerdeö okulların bulunduğu yakınlarında asılı on ikişer bener asılıydı. Her biri  dünyanın ünlü şairi ve bir şiiri yazılmış bulunuyordu. Şairlerin ismi: Nichita Stănescu, Emily Dickinson, William Shakespeare, Mihai Eminescu, Yunus Emre, Marin Sorescu, Walt Whitman, Paul Valery, Charles Baudelaire, Nicolae Labiş, Arthur Rimbaud  ve Pablo Neruda. Şaştım. Projenin sahibi, Florina Zaharia hanıma görüntünün anlamını sorunca , şu cevabını aldım: “Her yıl, uluslararası şıırı gününü kutlaması için başkent veya  ülkenin diğer bölgelerinden şairleri davet ederek şiir akşamları düzenliyorduk. Bu yıl  bu şekilde  şiir ve şairleri kutlaması için   hazırlandık.Şiiri sokağa çıkardık, öğrenciden yaşlısına kadar şiiri okusun ve sevsin. Öğrenciler sadece bir ders gibi şiiri görmesin, onu  ruhun bir parçası olarak görmesini sağlamak istedik. Biraz zor oldu, çünkü her yerde, her dönemde ünlü şairlerin sayısı çoktur ve bunların arasından 12 şair ve şiir  ayırmak biraz zorlaştırdı, fakat başardık.”

 

Doğduğumuzda bize bir isim veriliyor, bu isim bizde bir cisim oluşturuyor, sonra bu cisimle kişilik yani ego, egolar oluşuyor. Ego, ya da egolar girdabında kıvranıp duruyoruz. Dünyada yaşanılan tüm acılar, üzüntüler, korkular bencillik sonucunda ortaya çıkar. Devletler için de kişiler için de. Her devlet ya da her insan “benim olmalı” anlayışındadır. Bu anlayış, farkında olmayış maalesef uzun yıllar daha sürecek gibi görünüyor. Kendimizi bir “birey” ya da “kişi” olarak algıladığımız sürece, “öteki” olacaktır. Öteki ve ben algısı da bizi daha çok kavgaya ve savaşa götürecektir. Her şey zihnin ilizyonudur.  Ne sen zannettiğin sen, ne de ben zannettiğim ben varız.  İşte bu düşünceleri ele alarak, Romen anestezist doktoru ve yazar Nicolae Bakalbaşa “Korku,İğrenç ve Gizlemek” kitabına Yunus Emre’nin  şiirinden iki mısra seçerek motto olarak koymyştur.” Gerçeğin dört tarafı var/İçimde ise yedi tane döyüşür.” Kitabın giriş sözünde eliştirmen Mihaela Çiuperca, Yunus Emre’nin sözlerini ve kitabın içeriyini ele alarak maneviyat doktoru gibi toplumun psikolojik yaralarını onarıma bulunacak, toplumun travmalarını çözecek, toplumsal huzuru sağlayacak ve yeni bir kültür ikliminin doğmasına zemin hazırlayacak  bir antitez içerisine koyar. Yunus’un insanın ve toplumun ruh dünyasına katkısını yorumlayarak bugünün sosyal yaralarına bir parça merhem olabilirsem "ne mutlu bana" diyeceğim.

Kobzos Kiss Tamás, Macar halk sanatçısı, Yunus Emre üzerine  yaptığı çalışmalarında şunları yazmıştı:"Yunus Emre, dil, din veya ırk gözetmediyen herkesi sevmeyi başaran bir şairdi. O aşkın öğretmeni, Orta Çağ karanlığında bir mum ışığıydı ... " yetmiş iki dilden ayrılmam, kimse bu dünyaya yabancı değildir, çünkü buraya gelmeden önce, hepimiz birdik "- Bu sözlerle (Yunus Emre), Müslüman inancına göre  bazen tüm insanlar kardeş olduklarını ve bir araya geldiğini belirtti. 

Yunus Emre'nin şiirleri ve manevi değerlerini görmek için bir Romen müzisyenin ve aynı zamanda bilgin kişinin düşüncelerini dikkatinize sunmak isterim. Kendisi ve Avrupalı başka müzisyenlerle beraber, “Avrupa ile beraber okuyoruz” başlıklı projeye katılarak İstanbul'a davet edilmişti. İstanbul'da Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu adlı eserini konser vereceklerdi. Romanya'ya döndüğünde, İstanbul’daki Konseri ve Yunus Emre hakkında 20 sayfalık bir broşür(risale) yayınladı. Bu hatıratın sayfalarını okuduğumda, çok etkilenmiştim. Dolayısıyla duygularımı sizlerle paylaşmak istedim.

 „Benim sufizm hakında yeterince bilgim yoktu. Birşeyler okumuştum, fakat Yunus Emre ile hiç buluşmamıştım. Çağdaş besteci Adnan Saygu’nun  sözleriyle yorumlanmış oratoryusunu sahnede okunması için Istanbul’a gelmiştim. Elimize İngilizce ve Fransızca’ya çevirilmiş metinler verildi. Şiir ve şairlik hakkında bu çeviriler yeterince bir şey ifade edemiyordu, çünkü anlayışımıza göre uzaktı. Ama mesajın açık müthiş basit bir anlamı vardı.Biliyordum ki varlığımızının tek gerçeği ölümdür.Ondan ne kaçılır ne de gizlenebiliriz ve tek servetimiz ruhtur. Hatta o da bizim değil.Öldümüzde de ruhumuz O’na geri döner. O zaman insan nedir? Yunus Emre cevabını „Dört  Kitapta” yazdığı yazdığı şiirinde cevabını  bulmak mümkündür. Unutmamalıyız ki şair bir müslümandır. Her şey geçici ise, öyleyse hayatın ne anlamı var? Fiyatı var mı acaba? Burada şair bir tasavvuf felsefesini ortaya koyar. Nasıl yaşıyoruz önemli değil, önemli olan neden ve niçin yaşıyoruz. İşte burada şair tasavvuf yolunu bizlere gösteriyor. Tanrı insanlara ruh verdiyse, yani can verdiyse bu anlamsız değildir. Bir anlamı   muhakak vardır. Pek iyi, öyleyse anlamı nedir? Birçok düşünür, özellikle modern çağın düşünürleri, bu soruya cevap ararken, Yunus Emre zaten yüzyıllar önce cevabını vermiştir: Ruhun misyonu,  insanın içine günah  girmeden önceki  saf ve orijinal durumuna bedeni getirmek ve yüklemektir. Yani cenneti Dünya’da yeniden inşa etmektir. İşte bu sebepten Dünya’ya geliriz. Çünkü cennet buradadır. Başka yerlerde aramak gerekmez. Suyun fısıltısı, çiçeğin tacı, güneşin ve ayın doğumu... İşte Cennetin parçaları. Bazen bir saniye onu hisediyoruz,fakat aniden kayboluyor. Yeniden elde etmek için dışarda herhagi bir şekilde hareket etmemiz lazım. Cenneti yeniden inşa etmek mümkü mü? Her hangi bir çaba her hangi, hırs gerkir mi?...Yeter ki içimize, doğduğumuzdaki  saflık ve temizlik yeniden girsin  ve konuşsun. Bu nasıl yapılır? İşte cevap:

“ Gelin tanış olalım

İşi kolay tutalım

 Sevelim sevilelim

 Dünya kiseye kalmaz.”(Yunus Emre)

 Bir serbest çeviri yapılırsa, Yunus’un modern Türkiye’nin en modern bestecisi Saygun’a verdiği şiirleri, aynı şekilde Schiller’in Bethoven’a yazdığı şiirlerin arasındaki zaman bakımından mesafeye rağmen aynı konuya dayanır;aynı benzerlikleri taşır ve aynı ve aynı sesi verir. Seslendikçe, içimizdeki düşmanlığı çikarırız. İsa (Peygamber) bize aynı şeyi söylemişti, daha az bir deyişle. Belki de bu yüzden anlamadık. Yunus Emre  anlamadığımızı görünce ispatlamaya çalıştı:

 Gök yüzünde İsa ile,

Tur dağında Musa ile

 Elindeki ası ile,

 Çağırayım Mevlam seni

 

 Derdi öküş Eyyup ile

Gözlü yaşlı Yakup ile

 O! Muhammed mahhub ile

 Çağıryım Mevlam  seni.

Oratoryumun harmonisi  o kadar garip geliyordu ki, bizim dikkatimizi zorluyordu... Bazı bölümleri anlamadığımızı görünce dirijor şefi tekrarlıyordu. En sonunda, başardık.

Diğer muzisiyenlerin parçalarını dinlerken göğsümden boğazıma kadar kuru bir şey binmeye başladı ve boğulacağımı hissetim. Tavana doğru baktım ve tavan titremeye başladı. Dışarı çıktım. Yönetmenin halimi göstermesini istemedim ve utandım. Daha sonra az bir İngiliz dilinde açıkladım. '' Çok üzücü bir şarkıydı, çünkü Allah'a ne kadar uzak olduğumuzu gösteriyor, her ne kadar O bizimle ise de.'' Saygun'un Oratoryosu klasik Yunan trajedisine benziyordu. Pisolojik mekanizmasını başarmış: Sizi ilk önce katarsise doğru götürür  ruhunuzu duvarlara çarpıyor. Parçanın son iki  bölümü birbirine bağlıdır. Her şey tamamen parçalanmış, dinleyici ve sanatçılar bir bütün olmuş, boğazlar patlamaya hazır, o an, Saygun mehrem gibi gelip yaraları sarıyor. Sükünet. Hayal,havada kaybolmuş bir saniye... Son  mısra; “Allah sana sundum elimi'' akut piyanisimo finalidir. Yani, ''Rabim sana doğru ellerimi uzatıyorum'' derken aslında, ellerin üzerinden ruhun süzülerek yavaş yavaş Allah'a doğru yolunu almış gidiyor. 

Bundan sonra artık hiçbir şey söylenemez ve ara verilir. Seyirciler garip bir şekilde kaybolmuş halde bize bakıyorlar. Birinci finalinde  alkışlar coşmuştu; şimdi ise uzaya gitmiş.Koltuklarda taş gibi kalmış, dağılmış gibiydi herkes...”

Anadolu Türk edebiyatının ünlü şahsiyeti Yunus Emre tasavvuf  düşüncesiyle dolu şiirinde İslam'ın değerlerini bir araya toplamış ve bir mücevher taşı gibi insanın değerini ve önemini gün ışığına çıkararak  bizlere hümanizmi doğayı, toplumu ve insanı yücelten Allah'la ilişkisini hiç bir zaman bozmayan bir düşünce sistemini yaratmıştır. 

Yunus'a göre, dogmalar, insanı değerlerinden  daha çok uzaklaştırır: “Sevgiden daha iyi bir şey var mı?” diye sorar şair. Aşk ve sevgi ile insanın dar sınırlarını manevi kuvvetle aştığını görür. Bir panteyist olarak Yunus Emre Allah’ı dünyanın maddi ve manevi değerleri ile birleştirir. İşte Römen şairi Adi Sekara- Halilbey’i ulaştırdığı gibi:

“Yavi  kıldım ben yoldașı 

Onulmaz bağrımın bașı 

Gözlerimin kanlı yașı 

Irmak olup çağlar mısın”

 

bugün bir kitapta, yarın bir poemde, 

dün Manisa’da, öbür gün Kalas’ta 

Yunus Emre ünlü veya ünsüz 

gözyașları arıyorum. 

onlarla gönlümüzde gizli 

gökyüzünün kitabını yazacağım.

 

gökyüzünün sevgisi bizimkinden daha büyük, 

insanlar yarının tozunu 

türkü söyleyen bedenlerinde saklı yorlar.

 

karșılaștığımız plâjda 

bizi gören kaplumbağa yavrularının 

koșmalarını, 

kadayıf seven bizleri, 

bizim için kucaklașmadan

ayrılıș anının 

daha güzel olduğunu anlatacak.

 Son olarak, Yunus Emre’nin yaşamını ve felsefesini iyi anladığımızda pek çok sorunumuz için gerekli olan çözüm yollarını da görmüş, öğrenmiş olacağız. Yunus Emre’nin sevgi ve hoşgörü dilini hepimize örnek olmasını diliyor, Yunus Emre’yi saygı ve sevgiyle anıyorum.

 

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 176. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 176. Sayı