Şehirdeki Bahar


 01 Temmuz 2026


Yağmurlu gecenin ertesi günü, zaten suların kapladığı kaldırımlar, yolu tıkayan büyük küçük su birikintileriyle çukurlar dolmuştu. Ayakkabıcıdan dönen bir kız, elinden tutarak onu götüren ağabeyinin dört beş yaşlarındaki erkek çocuğunu ayaklarının dibinde toplanan büyük bir gölcüğün üstünden nasıl geçireceğini düşünerek bir an durdu. Ne yapacağını düşünüp karar verene kadar, birinin yaşlı elleri küçük çocuğu birden kaptı ve "hooppaa!" diyerek onu su birikintisinin diğer tarafına bıraktı, sonra onlara bakıp gülümsedi ve yoluna devam etti. Kız onu tanıdı. Dördüncü katta oturan bir komşuydu. Ona teşekkür etmeye yahut en azından başıyla hürmetini göstermeye bile fırsatı olmadı, bir süre arkasından baktı ve sonra aklı başına gelince, su birikintisini kendisi geçmeyi başardı ve çocuğu da götürdü. İkisi de o adamdan çok memnun kalmışlardı.

O günden itibaren bu adama saygı duymaya başladı ve onu her gördüğünde başıyla selam verirdi. Adamın içine kapanık doğası, insanlarla nadir ilişkisi ve yalnız hayatı bazen kızı şaşırtıyordu. Hatta garip bile geliyordu. Bu evin sakinlerinin bu adamla hususi bir ilişkisi yoktu. Kadınlar ara sıra onun hakkında bir şeyler fısıldıyorlardı, ama kimse onun varlığına dikkat etmiyordu.

***

Alaycı sözlerle karışık sert sözlerden rahatsız olan kız, biraz temiz hava almak için akşamın geç saatlerinde evinden çıktı. Öğrenci olmasına, uzun zamandır düşünen aklı başında bir kız olmasına rağmen, bu evdeki akrabalar bunu bilerek görmezden geliyormuş gibi davranıp onu küçümsüyorlardı. Düşüncelerini dile getirirse uzun süre başının belaya gireceğini bildiği için sessiz kalmayı da öğrenmişti. Eğer anne babası hâlâ hayatta olsaydı, onların yanında yaşamazdı!

Evin önündeki eski, sağlam bir sandalyede yalnız başına oturuyordu, evin pencerelerinden gelen ışıktan korunuyordu ve ara sıra yaşadığı altıncı kattaki dairenin penceresine bakıyordu.

- Üşümüyor musun? - diye yumuşak bir ses kızın düşüncelerini böldü.   Bunu diyen o kurtarıcı adam, komşuydu. Sessizce gelip kızın yanına oturdu ve bir sigara yaktı. Kız, adama fark ettirmeden gözyaşlarını koluna sildi.

- Dışarısı soğuk, bahar da tam olarak gelmedi dedi sigarasını tüttürürken... Kız, nedense tekrar ağlamak istedi, dikkatini dağıtmak için komşunun sözlerini dinlemeye başladı.

- Evet... Bahar bir türlü gelmedi, soğukmuş hava.

- Sen beşinci katta yaşıyorsun galiba.

- Hım... hayır, altıncı katta.

- Bahar soğuğu kolay değil, uzun süre dışarıda oturmamak gerekir.

-Ben evden yeni çıktım...

Adam omuz silkti, biliyormuş gibi yaptı, sigarasını son kez çekip ayağa kalktı. Tam ayrılmak üzereyken arkasına baktı ve dedi ki:

-Benim evime gelir misin, ya da...? Kendi çizdiğim birkaç resim var, görmek ister misin? dedi.

"Evet, isterim," diye cevap verdi içindeki sesi kızdan önce. Kendi kendine "Onları görmek istiyorum," diye düşünse de dışarıdan tereddütlüydü.

-Şimdi mi? Bilmem... diye kararsız kalıp tereddütle cevap verdi, adam da sessizce çıkmak üzereydi. Ne diyeceğini bilemeyen kız, cümlesini bitirmeden sessizce onu takip etti. O anda sadece birine ihtiyacı vardı. Onu neden takip ettiğini düşünmek de istemiyordu. Keşke bu, onu rahatsız eden ağır düşüncelerden uzaklaştırabilseydi... Onlar hızla adamın dairesine ulaştılar. Kız, kapıdan içeri girip büyük bir heyecanla baktı ve sahibinden başka kimsenin bulunmadığı karanlık odalar onu karşıladı. Daha önce birkaç aile görmüş olmasına rağmen, kız daha önce hiçbir yerde görmediği bir huzur buldu. Odalardaki ışıkları açan ev sahibi, yarı açık perdeleri düzeltti ve kıza başıyla selam verdi.

- Hadi, içeri gel... yan odaya doğru yöneldiler.

- Aman Allah'ım!.. - Sevinçli, sessiz ve neşeli kızın gözleri büyüdü.

- Bütün bunları siz mi çizdiniz!

Adam kıza bir sandalye getirdi ve sessizce fırçalarını ve boyalarını toplamaya başladı. Girdikleri oda daha dağınıktı, ressamın günlük aletleri her yere saçılmıştı ve boya kokusu yoğundu. Kızın gözleri odadaki renkli, güzel çizilmiş resimlerin etrafında dolaştı. Sonra utandı ve gerildi. Çok fazla hareket etmekten korkuyordu ve şimdi bir şey söylese veya hareket etse, gözlerinin önündeki güzel dünya uçup gidecekti; bu yüzden gözlerini resimlerden ayırmadan resimlere bakmaya devam etti. Adam, bir şeylerle meşgulken sordu:

-Nasıl? Beğendin mi resimleri?

-Beğendim, çok ilginç...

 -Teşekkür ederim, şimdi sana biraz çay getireyim, sen acele etmeden bakıver... İstersen beni çizerken izleyebilirsin, ama sana öğretemem diye kendi kendine garip bir şekilde gülümsedi. Onu ilk kez yakından, ışık altında görüyordu. Ela gözlü, kalın kaşlı, buğday tenli, muhtemelen kırk beş yaşlarında yakışıklı bir adamdı.

-Ben öğrenmeye çalışmıyorum, ilgilenmiyorum -dedi kız, utangaçlığını yenip rahat konuştu ilk kez:

-Peki siz yalnız mı yaşıyorsunuz?

-Yalnız yaşıyorum. İnsan nedense aceleyle cevap verdi ve konuşmaya devam etmek istemeyerek ayrıldı. Kısa süre sonra iki fincan çay getirdi. Kız ise üşüyordu, titriyordu. İkisi sessizce resimlere bakarak çay içtiler. Gitmesi gerektiğini düşündü içinden ama duvarlardaki ve raflardaki resimlere bakmaya devam etti. Kızı en çok büyüleyen sonbahar resmiydi. Çevre kızılımsı sarı, yapraklar yere düşüyor. Güzellik. Sükûnet içinde. Resmin kendisi huzurlu hissettiriyor. Böyle bir yerde kimse kimseye kızamazdı. Böyle bir yerde kimse kimseye sinirlenebilir miydi ki? Düşünsene bir dedi ve evini hatırlayarak hüzünlendi. Resme tekrar baktı. O bardaktaki köpüklü içecekler büyük bir coşkuyla çizilmiş olmalıydı. Ressamın kendisi de çizerken susamış ve şarap içmek istemiş olmalıydı, değil mi?

- Seni aramazlar mı? diyen adamın endişeli sesi onu korkuttu.

- Gerçekten! Gitmem gerek...

                               ***

         Eve dönerken kız, “onun hayatı ne kadar güzel…” diyerek ressamı düşündü. Evindeki ve hayatındaki huzur ve sessizliğe gerçekten imrendi ve hayran kaldı! Acaba o da onun gibi kendi evinde, yalnız, sakin ve istediğini yaparak yaşayabilir miydi? İşte bu yüzden öyle bir hayata özlem duyuyordu. Hayatının tıpkı bu komşusunun hayatı gibi olmasını diliyordu! Evinin karanlığı, pencerelerindeki perdeler, içtiği çay fincanı ile o fincandaki çayın hoş tadı bile tıpkı bu adamınki gibiydi! Ya resim atölyesi? Böyle bir fırsatı olsaydı ne yapardı? Kız şimdi kendini düşünüyordu, neyi sevdiğini ve neyle ilgilendiğini dahi bilmiyordu. Allah'ın kutlu bir gününde, şafak sökmeden önce derslerine koşar, sonra da ödevlerini yapmak için kütüphaneye giderdi. Hayatı buydu; ders çalışmak, ev ve evdeki bitmek bilmeyen işler. Ağabeyinin evindeki bütün dertleri onun sorumluluğundaydı. 

Sonrasında, ara sıra sanatçının atölyesini ziyaret etmeyi alışkanlık haline getirdi. Ressam, kızın aniden kapıyı çalacağını hayal bile etmemişti. Ona bakıp başını sallayacak, ara sıra da gülümseyecekti... Kız derin bir nefes alıp bir süre oturacak, bütün kalbiyle üzerinde çalıştığı tabloya bakacaktı. Hem yaptığı iş hem de tavrı hoşuna gidiyordu. Sadece orada oturup izlemek istiyordu. Onu bırakmak istemiyordu. Ancak kızın gelmesiyle gitmesi bir oluyor, ne zaman çıkıp gittiğini bile fark etmez ressam.

- Bu yıl baharın leylakları harika çiçek açtı. Eğer sessizce oturabilirsen, seni leylaklarla tuval üzerine resmetmek istiyorum... dedi adam bir gün, kıza çay ve tatlı ikram ederken. O kız için her gün tatlı alıyordu. 

- Ben mi? diye sordu kız hevesle gözlerinin içine bakarak. Ressamın gözlerinde samimi bir resim teklifinden başka bir şey bulamadı. Demek ki doğru söylüyordu.

- Evet, seni çizeceğim, göreceksin seni güzel çizeceğim, güzel değilsin ama seni güzel bir kız olarak çizebilirim, dedi şakayla karışık.

- Ne zaman?  Kızın göz bebekleri büyüdü. "Şuna bak, tıpkı bir bebek gibisin... Hiç de bebek değilsin..." Adam bir rahatlama hissetti ve düşünceli bir şekilde gülümseyerek kıza bakarak oturdu.

- İstersen yarın başlayabiliriz, sadece derslerine ve zamana bakmamız gerekiyor. Başka bir sorun yok...

Kız, yarının gelmesini, pembe, belki de beyaz bir elbiseyle, bir demet leylak çiçeği olan bir vazonun yanında, ressamın karşısında oturmayı hayal ederken uyuyamadı.

Ama ertesi gün ve sonraki günlerde okul ve ev işleriyle meşguldü ve resim yapmak için uygun, boş bir zaman bulamadı. Leylak mevsiminin sona erdiğini bile fark etmedi. Mayıs ayının son günlerinde resme zar zor başlamışlardı. Resme başlama gününde kız beyaz, kabarık bir elbiseyle geldi. Adam, her geldiğinde oturduğu mütevazı ama rahat sandalyeye kızı bacak bacak üstüne atarak oturttu, güzel bacaklarını çaprazladı ve eline küçük bir leylak buketi verdi. Bu leylaklar bu yıl açan son leylaklardı. Ressam bir yandan diğer yana hareket etti, kızı dikkatlice, sonra uzaktan inceledi ve sonunda aklından geçen bir düşünceyle, "Böyle otur, fazla kıpırdama," dedi. Yorulduğunda kız ikisine çay veya kahve getiriyordu. Bazen rastgele şeyler hakkında konuşur, birbirine benzemeyen şakalar anlatır ve kahkaha atarlardı. Adam, sanki kız hakkında fazla bir şey bilmek istemiyormuş gibi, üniversitedeki eğitimini veya evdeki hayatını sormadı. Ama çalışırken, bütün gücüyle kıza dönerdi ve gerekirse, sanki onun için önemliymiş gibi başındaki her bir saç teline bakar ve fırçasını sürtüyordu. Ama kız resmi hiç göremiyordu. Ne kadar yalvarsa da sanatçı bitmemiş eseri ona göstermeyi kabul etmedi. "Bitince göreceksin, şimdi değil," dedi inatla... Yaz gelmişti... 

***

 - Sen şu ressamın yanına gidip gelmekten bir vazgeç, o sana asla koca olmaz.  Yoksa bizim fark etmediğimizi, bilmediğimizi mi sanıyorsunuz? Bırak artık sürekli onun evine giriyorsun. Komşular uzun zamandır bundan laf söz ediyorlar dedi bir gün yengesi.

Kızcağız, sırrını saklarmışçasına anlamamış gibi yaptı ve sonra tüm gücüyle kendini ve adamı haklı çıkarmaya çalıştı:

- Öyle bir şey yok... O büyük bir adam değil mi? Sadece resmimi uzun zamandır bitiremedi.

- Hımm... O senin hiçbir şeyin olamasın diye bilsin istedik de ondan seni buraya koyduk. Ama şimdi sen de akıllı ol tamam mı? Mesele aslında bu değil.

- Asıl mesele ne?

- Yakında eve dünürler gelecekler senin için... Delikanlıyla tanışıver.  Rahmetli annen ve babanın ruhu için sen iyi, rahat bir yerde evlenmeni sağlamakla sorumluyuz ağabeyinle ben. Beni rahat bırak, ağabeyinin sözünü hiçbirimiz iki etmedik. Şimdi o adamın evine sürekli gitmeyi bırak. Ayıp.

Dünürcüler, genç biriyle tanış dedikten sonraki sözlerin ardından kız ressam hakkında düşünmeye, yengesine cevap vermeye de gücü yoktu. Yengesiyle de fazla konuşamazdı zaten. Kendisi uzun zamandır onu beğenmediğini biliyordu. Birkaç gün sonra, gerçekten de dünürcüler misafirliğe geldi. Anlı şanlı biçimdeydiler. Bu eve ve bu kıza mutluluk getirdiklerine kendileri de inanmışlardı. 

Bir haftadır şiddetli yağmur yağıyordu. Yakında sonbahar da geliyordu. Ressam, henüz bitmemiş olan kızın resmine dalgın dalgın bakıyordu. Genç kız son birkaç gündür kötü bir ruh halindeydi ve başladığı kadar sık gelmiyordu. Ara sıra resim yapmaya devam etmek istiyordu, ama arada bir pes ediyor ve gözlerinden yaşlar birikmeye başlıyordu... Sonbaharın son bulutları oluşuyor ve kararıyordu. Gözlerinde derin bir hüzün ve keder görülebiliyordu. Bu ruh haliyle nasıl çalışabilirsin? Ressam içinden sinirleniyordu.

- Sana ne oldu yaramaz kız? - O kıza hep böyle hitap ederek nazlardı.

- Birisi mi üzdü seni?

- Hayır...

Ressam, kızın ruh halini çeşitli şekillerde sorarak öğrenmeye çalıştı. Kız ise açık bir şey söylemedi.

Bu arada, adamın kalbi de ağrımaya başladı. Açıkçası, son günlerde kızın gelmemesini ve resim yapmaya devam etmemeyi istiyordu. Gelmez artık diyordu... Tekrar gelip de sebebini söylemez, kalbini ağrıtıp ağlamaz diye diliyordu... Ancak, odanın köşesinde duran kızın yarım kalmış resmi onu her zaman tedirgin ediyordu. Boşken, tabloya bakıp şöyle düşünürdü: "Zavallı kız, henüz görmedi. Beyaz bluzunu kırmızıya çevirdiğimi ve saçlarını kıvırcık yaptığımı görseydi inanılmaz mutlu olurdu. Kıvırcık saç ona çok yakışıyor, çok güzel bir kız..." diye düşündü.

***

Düğün günü çok üzgündü. O gün, kız ilk kez bir kadın güzellik salonuna girdi. Bir anda, saçından kirpiklerine kadar tamamen değişti. Aynaya sanki bir yabancıya bakıyormuş gibi baktı ve rahatsız ve memnuniyetsiz hissetti. "Bu asla ben değilim..." diye kendi kendine mırıldandı.

"Bu asla ben değilim, tamamen yabancı gibi görünüyorum. Bundan daha iyiydim... Aman Allah'ım! Yüzüm neden bu kadar solgun? Ya gözlerim? Böyle mi görünüyorum?" diye üzgün bir şekilde söyledi. Ancak kimse onu duymadı.

-Her şey çok iyiydi!

-Çabuk ol!

-Geç kalacağız! Kızlar ve kadınlar birbiri ardına mırıldanarak uzaklaştılar.

Damada teslim etme töreninin, gelinin ayrılışının o ciddi anlarında, kız belirsizlik ve endişe karışımıyla aklı başında değildi ve bütün bunları hakikatte değil, bir rüyada oluyormuş gibi algılıyordu; bu olayla hiçbir ilgisi olmayan bir yabancı gibi kenarda duruyordu. Kızın kocası olacak damadın da kalabalığın arasına karışıp, insanlarla birlikte gülüp, hiç tereddüt etmeden sohbete katılmasına hayret ediyordu. Daha önce tanışmış ve iki üç kez birlikte dolaşmışlardı. “Ne kadar iyi bir adam. Fakat...”

...Kızın kendisi bile o "fakat" sözünün ne olduğunu hala çözemiyordu.

Dışarıda şarkı söyleniyor, dans ediliyor ve kadehlere şarap dolduruluyordu. Şimdi nihayet vedalaşıyorlardı... Fırsatı yakalayan kız, etrafındakilere şöyle diyerek merdivenlerden aşağı koştu:

“Hemen döneceğim. Bir şey unuttum,” dedi.

Doğrudan dördüncü kata çıktı ve sanatçının kapısını tüm gücüyle çaldı. Adam, sanki onun geleceğini biliyormuş gibi hızla kapıyı açtı.

"Size gücenmemenizi söylemek ve veda etmek istedim..." Kız suçluluk duygusuyla başını aşağıya eğdi.

 Adam sessizce kızı sıkıca göğsüne bastırdı. Kızın burnu adamın omuzlarına yaslanmıştı. Hatırladığı kadarıyla, bir erkeğin kollarında olan kız, sanatçıdan ilk kez sevgi hissetmişti. Adamın ter, boya ve kolonya karışımı kokusu kızı sersemletti. Bu koku babasının kokusuna benziyordu ve şimdi o bir sanatçı değil, kendi babasıydı; sanki kendi babasına veda ediyormuş gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Sabahtan beri herkesin ağzına bakıp, mutlu mu üzgün mü olacağını bilemeden herkesin kaprisine uyan kız, bir anda acı bir kızgınlık ve pişmanlıkla pes etti ve aylardır, günlerdir dökmediği gözyaşlarını döktü. Adam sessiz kaldı, hiçbir şey söyleyemedi, sadece kızı sıkıca kucakladı. Sanki o da ağlamaya başlamıştı, vücudu kontrolsüzce titriyordu. Kız düşünseydi, şimdi asla sanatçının yanından ayrılmazdı! Ama aklı başından giden adam, kızdan biraz uzaklaştı, yüzüne baktı ve hafifçe gülümsedi:

- Şimdi gitmelisin. Evine git ve yüzünü yıka, dedi.

Kız aynaya baktı ve güldü. Yüzündeki bütün makyaj, boya gözyaşlarıyla karışmıştı ve yüzü solgundu. O sırada onu izleyen ve her şeyi gözlemleyen ressam, hüzünlü ve nazikçe gülümsedi. Yüzündeki boyayı tamamen temizledi, yıkadı ve kızın rahatladığını hissetti. Tam ayrılacakken, adam kızı sımsıkı kucakladı ve yüzünden öpmek istedi, ama kız başını öne eğdi ve birden yüzünü değil, saçlarını okşadı ve yüzü değil, kızardı. Adam bir şey söyleyemedi, çekildi.

Ressam, kızın merdivenlerden inerken attığı hafif adımları uzun süre dinledi. Bu adam özlemden o kadar nefret ediyordu ki, hasret kalmaktan çok korkuyordu. Artık bir yerlerden gelen hasret duygusu onun içini kaplamıştı... 

***

Kış yaklaşıyordu, bir mevsimden bir başka mevsime geçen tabiat, cazibesini yitirmişti, yaprakları dökülmüş ağaçlar vardı ve şehrin her köşesinden kargaların gürültüsü duyuluyordu. Dışarısı soğuktu. Bahardaki gibi rahat ve hayatta olmaktan çok mutlu olan gençler artık sokakta görünmüyordu. İnsanlar sürekli bir yerlere koşuşturuyordu. Ressam, sadece bugün ya da yarın değil, boşluk içinde bir hayat yaşıyordu. Düşünceleri dağınıktı ve oturup duruyor, hiçbir şeyi bitiremiyor ve yoruluyordu. Böyle günlerde sadece o kızı hatırlıyordu. Ne kadar hatırlamamaya çalışsa da aklından hiç çıkmıyordu. Belki de kızın kardeşinin evine geleceğini umuyordu. Ama kızın koyu gözleri onu çağırmıyordu. Geriye bakmamaya, onu bulmamaya söz vermişti... 

Ancak... Allah'ın merhamet ettiği harika bir günde, ressamın kapısına birisi vurdu. Kapıyı çalan kişiyi hemen tanıdı. “Şey, şey…” dedi, öne eğilerek.

Ayağa fırladı ve kapıya ulaştı. Kapıyı açtı ve karşısındaki kıza sıkıca sarıldı. Belki de kız ondan vazgeçmişti, aklı bunu söyleyemiyordu. Onu çok özlemişti! Sevdiği birini, yakın bir arkadaşını veya ailesini bekleyen biri gibi özlem duyuyordu…

- Geldin mi?

Birbirlerini gördüklerine sevindiler; gözleri yaşlarla dolu halde birbirlerine bakıyorlardı.

- Sana sonsuza dek geldim, dedi kız. Başını kaldırmadan, sanki önceden hazırladığı sözleri söyleyemeyecekmiş gibi, alçak sesle:

- Seni çok özledim, sana duyduğum özlemi başkasıyla yaşamam imkânsız… Senden başka kimseye ihtiyacım yok.

…Onu bekleyen gürültü ve skandalları bilmesine rağmen, bu sefer ressam kıza daha önce olduğu gibi yine öğüt vermek istemedi, aksine, onun kendisinden daha akıllı olduğuna içtenlikle inanmak istedi. “Sadece seni tekrar uğurlamak için değil, her şeye katlanacağım... Resmimiz henüz bitmedi, doğru hatırlıyorsam, hayatımın geri kalanını o resmi çizmek için geçirmeye hazırım,” diye düşündü içinden.

- Seni gidi yaramaz nazlım benim. Üşüdün mü? İçeri gel otur, üşümüşsün. Şimdi sana sıcak bir çay ve tatlı ikram edeceğim...

Vermeye aş, söylemeye söz bulamayan adamın sevimli tavırlarına bakarak, kendisine bundan daha büyük bir mutluluğa ihtiyacı olmadığını hissetti kız, o anda. Nisan 2023
 

[1] Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi, muhittin.gumus@manas.edu.kg 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 235. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 235. Sayı