Sızlayan Elim


 15 Mart 2026

MUHİTTİN GÜMÜŞ[1]

İnsanlar hayatları boyunca bazı şeyleri asla unutmazlar. Kimi hatıralar zihinlerde canlandıkça insanın yüzünde tebessüm, gözünde pırıltı ve kalbinde sevgi oluşur. O anda insanın içindeki derin duyguların karışımıyla tatlı bir sohbetin konusu da o hatırlanan hatıra olur ve âdeta yeniden yaşanır. Kimi hatıralar da vardır ki, hatırlandıkça insanın ruhuna çöken hüznün ve kederin verdiği rahatsızlık yüzlerde ekşimeye, gözlerde durgunluğa ve gönüllerde karanlığa sebep olur. 

Zamanı değil de daha çok mekânı hatırlamak kolay gelir insana. Oysa hatırlamadığımız zamanlarda da kâinattaki nizam devam eder… Her akşam güneş batar, gece olur ve uyku âlemindeki istirahat başlar. Her sabah yeniden doğar o güneş ve hayata taze bir başlangıç yapar insan. Gecenin karanlığında kimileri dualarla bereket bekler evine ocağına… Kimilerini de şikâyetçi olduğu nizamda işlenen günahların endişesiyle uykusuz kalır…  Uykusuz kalıp da beklentilerden ziyade gece yarısı çocuğunun ağlama sesine uyanan annenin ruh hâlini ve hislerini merak edenler de var mıdır, yaşını bilmediği yaşlarda insanın?  

Parmak hesabıyla yıllardan 1969 ve aylardan Mart ayı olmalı… Çocuk aklıyla zaman mefhumunu kavramış yahut takvimlerdeki bilgilere malik bir yaşta da değildir Erdem. Henüz 4 yaşını doldurmuş olduğu günlerde karanlık gecede 16 numara cam kısık gaz lambasının alacakaranlık ışığında kardeşi Mustafa’nın beşikteki hâlini, süt emerken ne kadar mutlu olduğunu, doyduktan sonra beşiği sallandıkça bebek tebessümüyle tatlı bir uykuya dalışını unutmamıştır. Annem ne zaman uyuyor acaba sorusu sık sık aklına gelmiştir. O günler onun zihninde yağlıboya tablo gibi hâlâ durmaktadır. 

Bir gece yarısı acıktığı için olsa gerek; bebek Mustafa, ağlayarak annesini uyandırmıştı. Erdem ise gün boyu ağrıyan elinin sızısından bitap düşmüş hâldedir ve o da annesinden de ilgi beklemektedir. Elindeki sızıyı gidermek için verilen ilacı da tedavi usulünü de ağrı ve sızının da sebebini bilmiyordu. Sanki ömründe kendisiyle ilgili hatırladığı ilk hadise de buydu. Hayata sanki annesinin doğum sancısının sonucunda aydınlık dünyaya göz açarak değil de elinin sızısıyla başlamıştı.  

O güne kadar geçen yaşadıklarını hatırlama yaşında değildi anlaşılan. Yeniden uyumuş ve uyandığında da başında kocaman gövdesiyle ve gür sesiyle Hekimoğlu namıyla bilinen Yusuf Dede vardır. 

- Hastaneye götürün bu çocuğu… Başka kurtuluşu yok… Doktorun vereceği iğneleri ben yaparım ama önce şehre götürün… Yarın sabah erkenden çıkın yola… 

Başka nelerin konuşulduğundan haberi yoktur Erdem’in… Elinden omzuna kadar pekmez koyuluğunda ve kıvamında kara merhem sürülmüştü… Akşam yine erkenden uyumuştu. Sabaha karşı tanyeri ağarırken elinin sızısıyla bir daha uyandığında ağrının yavaş yavaş bütün koluna yayılmaya başladığını hissetti. Zaman ilerledikçe elinden koluna, kolundan omzuma ulaşan ağrıya dayanacak hâli kalmamıştı zavallı çocuğun. Annesine sarılmış hâlde ağlıyordu... Ağlamaktan sesi kısılmış, sadece yutkunabiliyordu ve gözleri kan çanağına dönüşmüştü. Çaresiz kalan annenin kaygısı, üzüntüsü, endişesi had safhadaydı. Gözlerindeki endişeli bakışlardan onun ruh hâlini kimler nasıl anlardı bilinmez. O anda ve böyle sıkıntılı durumlarda en güçlü insan annesiydi ve onun kucağında sızıları azalıyordu sanki Erdem’in.

Şehre gidecek ne bir vasıta ne bir insan ne de haberleşmek için bir telefon vardı ... Haber verilse bile şehirden iğne ilaç getirecek kimse de yoktu. Babasının o dönemde İzmir’de çalıştığını ve uzun süre de dönemeyeceğini söyleyenlere Erdem içten içe kızıyordu. Diğer yandan da ‘Şu uzaktaki Akdağ’ın arkasında olsa bile hemen gelir babam’ diyordu. Zaman ve mekân kadar mesafe kavramı da bir çocuk için farklıydı.  Çünkü uğur böceğini elinin üstünde dolaştırıp “Uçbulut… uçbulut… Babam ne yanda?” dedirtirlerdi anneler çocuklara. Meğer köyde uğur böceğine “uçbulut” derlermiş. İşte bunu öğretirlerken de köyün Akdağ tarafına uçtuysa, doğru tarafta olduğu söylenirdi baba özlemi duyan çocuklara… 

Sabahın erken saatlerinde hareket başlamış ve Erdem’i hastaneye götürme işi Nazım amcasına kalmıştı… Amca, baba yarısıdır derler ya hani… Nazım amcasının sırtında köyden Aydınca'ya kadar (13 km) yürümeleri gerekmektedir. Amcasının sırtındayken hayal meyal seslerden hatırladıkları şunlardı Erdem’in: 

- Şimdi Beldağ mezarlığından geçiyoruz… Fatiha okuyup da geçelim haydi…

- Geldik Çatalçam’a… Aha burası Beldere… Şuradan aşağı indikten sonra düzlükte akan sudan nasıl geçeceğiz? 

Doğal olarak düzlükte su daha yavaş akmaktadır. İlkbaharda eriyen kar suları dereyi doldurduğu için oradan yaya geçmek çok zordur. Nazım amcası “Kemikleri sızlatacak kadar soğuk, buz gibi suya iki dakika dayanmak zordu.  O dereden geçmek için insanlar, ıslanmasın diye çarığını, kara lastik ayakkabısını çıkarıp çıplak ayaklarıyla geçenleri bugün tahayyül etmek ne kadar zor…” diye anlatmıştır sonraki yıllarda Erdem’e.  Amcası, “Kara lastik ayakkabım ıslansa da kuruturum, suyun dibindeki taşlar acıtır ayağımı…” diyerek ayakkabısını çıkarmadan geçer. Tahta köprüyü sel götürmüş, yerine eğreti biçimde kocaman ağaç ve taşlar konmuş olsa da o birkaç ağacın üstünden geçmek için yine de paçaları sıvamak gerekiyordu. Karşıya geçildiğinde “Oh çok şükür geçtik... Biraz dinlenelim, ayakkabılar iyice suya batmış hâlde... Azıcık kurusa yeter..." demişti amcası. 

Hastaneye geç kalmamak için de anne Rabia Hanım acele ettiriyordu. Bir ayağı hafif aksayan amcasının ayakkabısından adım atıp yürüdükçe gırç gırç diye seslerin gelmesiyle biraz daha canlanmıştı Erdem. Aydınca'ya ulaştıklarında öğle sıcağı yerini birdenbire karabulutlara bırakır. Kısa süre sonra bindikleri aracın şoför mahallinde annesinin kucağındaydı Erdem. Yanlarında oturan amca kızı Ayşe ablasının da ilkokul diploması için fotoğraf çektirmek için kendilerine yoldaş olduğunu o sırada daha iyi fark etmişti. "Beşi bitireceğim abla, diplomaya fotoğraf lazım." dediğinde diploma kelimesini de ilk kez o zaman duymuştur Erdem. 

Köy ilkokulunda bayram kutlama törenlerinde giydiği kelebek kız kıyafetiyle melekler gibiydi diye anlatılan ve okuduğu güzel şiir ve türkülerle büyük alkış alan Ayşe ablasının nasıl biri olduğunu birkaç yıl sonra daha iyi anlamıştı

Aydınca’dan Turhal’a giderken Karayokuş mevkiinde bir yerde araç durur. Yağan yağmurdan dolayı cam sileceği olmayan, belki de sileceği çalışmadığı için elindeki kirli bir bezle camları silen şoför bunu yol boyunca üç beş kez tekrar eder. Şehre ulaştıklarında Kesikbaş Camii’nin karşısında Yeşilırmak sahilinde süslü püslü, şehzâdelere lâyık bir faytona bindiler. Faytoncu çok temiz ve düzenli giyinmiş beyefendi görünümlü biridir. Atların biri doru, diğeri kırattır. Dizginleri eline alıp salladığında hareket eder fayton. Asfalt yolda atların ayaklarından çıkan nal sesleri motorlu araç seslerinden daha hoş gelmektedir Erdem’in kulağına. Elindeki kamçıyı ne zaman vuracak atlara diye bekler ama hiç kamçı vurmadan ulaşırlar hastaneye.  Şeker Camii'nde ikindi ezanı okunurken inerler faytondan. O âna kadar hastane nedir bilmez Erdem. O güne kadar hiç hastane de görmemiştir... Ağrıları, sancıları bütün vücuda yayılmıştı, ateşler içindeydi. Annesinin kucağında ikinci kata çıktılar. Erdem, doktorun sedyesine yattığında kurbanlık kuzu gibidir. Başı kendisine yük oluyordu, ağırlaşmıştı iyiden iyiye. Önce ateşi ölçüldü... Yapılan iğneden sonra ne kadar zaman, hatta kaç gün geçtiğini de bilemiyordu. Kolundan verilen serumlardan ve kalçasından yapılan iğnelerden bıkmıştı ama kolunun ağrısı da dinmişti. 

Kontrol amacıyla üç beş gün daha şehirde kalmalılardı. Verilen iğneleri misafir kaldıkları anne Rabia Hanım’ın Kâzım dayısının oğlu belediye görevlisi Altıaylık lakabıyla bilinen Kantarcı Ahmet’in komşusu Arife teyze yapmaktadır. Ertesi gün Kantarcı'nın oğlu kendisiyle yaşıt olan Bahattin’le sokakta da oynamaya başlamıştır Erdem. Buzdolabını da ilk kez o evde görmüştü. Buz dolabı deyince içi buz ile dolu sanıyordu ama açıp baktığında yoğurt, süt, peynir gibi gıda ürünlerinin olduğunu görünce buzdolabının neye yaradığını anlamıştı... Buzdolabı diyeceklerine süt dolabı deseler olmazıydı diye de aklından geçirir. 

Nihayetinde haftada bir, köye sefer yapan Abbas'ın (Şenel) kamyonu ile eve dönerken eczaneden alınan bir sürü ilaç içinde iğnelerin olduğunu da yolda öğrenir ama iğneden korksa da çaresizdir. Evi Aşağı Mahalle'de olan Hekimoğlu Yusuf dedeye gidip gelmek zor olacağı için askerdeyken sıhhiye olan Hamza amcasının yapacağı iğnelerden kaçış yoktu. Her gün sabah akşam iğneye gittiğinde Hamza amcasının babası Ragıp dede ağaç ve oyma ustası olduğundan onun yaptığı tahta kaşık, kepçe, çomça, külek yaptığı iki katlı ahşap evin girişindeki hayattan yukarı çıkarken merdivenlerin basamaklarını saydıkça saymayı öğrenmeye başlamıştı 10 günde 20 iğne yedikten sonra artık ağrısızı kalmamıştır elinde. 

Erdem’in bütün bu çektiği acıların, sızıların, eziyetin, ağrıların, sancıların ve kangren tehlikesi atlatmasının sebebi neydi acaba? 

Kurban Bayramı'nda annesinin et kavurduğu kızgın tavadan bir parça et alırken tava kenarına dokunan sağ el yüzük parmağı yanmış, birkaç gün sonra iltihap olmuş, kara merhem sürülmüş ve üst tabakası iyileşmişken kemiğe yakın kısmında kalan irin önce Erdem’in parmağını, zamanla elini ve bütün kolunu sızlatmıştır. Babasının -İzmir'de çalıştığı için- bütün bunlardan haberdar olmadığını da çok sonra öğrenmiştir. 

 Amcasının sırtında doktora götürülmeseydi muhtemelen kaçınılmaz son Erdem’i küçücük yaşta ana kucağından kara toprağın kucağına teslim edecekti. Erdem’in çocukluğuyla ilgili ilk hatırladığı ilk hadise galiba elindeki sızıydı... Nazım amcasına ve tabii ki annesine minnettar olan Erdem, bunu büyüyünce de unutmadı...

Yıllar sonra, yakın zamanlarda Erdem, Nazım amcasına birçok sorular sordu. Kendi hatırladıkları ile amcasının bildikleri çok da farklı değildi. Her zaman güler yüzlü ve şakacı hâlini devam ettiren amcasına:   

- Amca, neden her adım atışında ayakkabından gırç gırç ses çıkarıyordu ki?

- Eee… Yeğenim, ayağımda çorabım olsaydı, öyle ses çıkmazdı. Ayağımıza ayakkabı da çorap da dayanmazdı tarlada, bağda, bahçede çalışmaktan. Ayakkabımın içinde astar bile yoktu. Aydınca’ya varınca Hacı Duran’ın dükkânından bir çift çorap aldım da ondan sonra yola çıktık. Doktorların yanına kara lastikle gitmeyeyim diye de Turhal’da kendime potin, sana da lastik ayakkabı aldım ayakkabıcı Niyazi’den.

- Aradan yarım asırdan fazla zaman geçmiş… O günlere ait hatırladığın başka neler var?

- Ayşe’yi fotoğrafçıya götürdüm, fotoğrafçı diploma için çektiği vesikalık fotoğrafı ancak 3 gün sonra verebileceğini söyledi. Çıktık oradan Şeker Fabrikasının giriş tarafına yakın yerde geniş kaldırımlarda tahta sandalyeye oturup destan okuyan ve destan kâğıdı satan adamları dinlemeye başladık.  Ayşe, büyük bir merakla yalan gerçek hikâyeler anlatıp arada bir ağıt okuyan adamı dinlerken yavaşça yanından ayrıldım, kalabalığa karıştım. Acaba beni göremediğinde ne yapacak bu kız, dedim. Göz ucuyla da izliyordum onu. Birdenbire benim, yanında olmadığımı fark edince “Anaaamm… Emmiii! Nerdesiiiin?” diye bir ağlamaklı hâli vardı ki anlatamam.  Köyden gelip şehirde kaybolmuş gibi hissetmesini, bundan dolayı korkmasını unutamam rahmetlinin. O da 52 yaşında geçti gitti öbür dünyaya, hatırası kaldı. 

- Peki benimle ilgili hatırladığın başka neler var? 

- Benim kayınço Kantarcı Ahmet’in evinde yaşanan bir balık hikâyesi var. Onu sen hatırlamış olmalısın. Ben bir kilo hamsi aldım, halden.  Rabia yengemle Ahmet’in hanımı balık temizlerken sen de onları merakla seyrediyordun. Bir yandan da rahmetli Bahattin’le oynuyordun. O anda aklından geçenleri bilemezdik. 

- Evet, hatırladım… ben hamsileri sıçan yavrusu sandım. Çok da dikkatli bakmıyordum aslında… Kızarttıkça kokusu da hoş geliyordu. Bulgur pilavını tepsiye koydular, üstüne de kızartılan balıklar… ‘Hadi gel sofraya Erdem’ dediklerinde “Yaaa… Ben sıçan kızartması yemem…” dedim.  Sofradaki herkes kahkahayla gülerken… ama benim Halil usta dedemin yakalayıp getirdiği balık gibi değildi ki dediğimde Yeşilırmak’ta tutulan alabalıktan söz ettiğimi anladılar galiba… Beni ikna ettikten sonra yedikçe yiyesim geldi pilav üstü hamsiyi… Bu yaşadığım olay sebebiyle mi nedir bilemem ama seni ömür boyu sevmemin sebebi belli değil mi?

- Sızlayan senin elin olsa da o günlerde bizim de yüreğimiz sızlıyordu. Ben ise 5-6 yaşlarımda ayağımdaki iltihaptan çektiğim acıyı sızıyı unutmadım 80 yıl geçse de… Ayağımdaki esneme kasları zara gördüğünden aksıyorum. Yoksa ayağım dıştan bakınca sapasağlam. O sebeple beni askere aldılar, sene 62’de… 6 ay sonra bölük komutanı “seni bu halde askerliğe elverişlidir diye gönderene lanet olsun!” dedi ve beni terhis etti. 

Erdem, o senin sızlayan elinin hâlini biliyorum. Benim sızım sızım sızlayan ayağımdan çektiklerimi anlatamam ki… İkinci Dünya Savaşı sırasında çekilen yokluklar, yoksulluklar bize çok çektirdi. Hayat devam ederken çalıştık, emek verdik ve bugünlere geldik… El ayak sızlamış çok mu? Yeter ki yürekler ve vicdanlar sızlamasın…  04.01.2026

[1]Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 231. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 231. Sayı