Sohbet Demleyen Adam


 01 Haziran 2026

Nuri Karaavcı[1] amcayla uzun bir yürüyüş sohbetinin ki siz sohbet dediğime bakmayınız dinleyicisi olduğum, değişmeyen, konusu Muhammed İkbal olan, aşkın bir heyecan ve coşku ile söze mütemmim dürtmelerle süren, İkbal'in kitaplarından insicamsız nakiller halindeki sohbetinin umumen hoş, ama yorucu ahvalinde Hemşin Pastahanesine[2] adeta kaçarcasına giriveriyorum. Nuri Amca, İkbal nakillerine devam ediyor.  Pastahanede; kısa kollu, yazlık elbiseleri içinde bir yedek subay dikkatimi çekiyor. Etrafında aşina yüzler… Nuri Amcaya kim olduğunu soruyorum. Mersinli bir mühendis… Özer Ravanoğlu Bey. İstanbul'un milliyetçi çevrelerince maruf değerli bir insan diyor. O anda Özer Bey İstanbul'un meşhur sohbet mekânlarını anlatıyor. Küllük, Marmara Kıraathanesi ve oraların müdavimi sohbet eşhası… Hepsi tanıdık, maruf insanlar. Kitapları, gazete yazıları ve dergilerden isimlerini bildiğimiz, fikir hayatımızı temsil eden değerli insanlar. 

 Tanıştırılıyorum. Yağız, gözlerinin içi gülen, mühib, çevresindeki insanları teshir eden cazibesiyle, etrafında geniş bir sohbet halkası oluşmuş. Her gün bu pastahanenin çevresinde olduğum halde,  etrafında genişçe sohbet halkası tesis edecek kadar geçen zamanda nasıl ki görmemiş olduğuma hayıflanıyorum. Tanışma anının bir rüknü olan tokalaşma ile aramızda, öylesine samimi ve içten bir hissiyat ile adeta kalbi elimde atıyormuş hissine kapılıyorum. Tebessümü ve sıcak bakışlarıyla insanda emniyet hissi yaşatıyor.

Hemşin Pastahanesi’nin bir düşünce-tartışma zemini, yıllar boyu sohbet vasatı haline gelmesinde ilk adımı Özer Revanoğlu attı. Özer Bey, Erzurumlu Nevzat Kösoğlu ve o yıllarda MTTB genel başkanı olan Rasim Cinisli'nin İstanbul'dan arkadaşı idi. Kaderin mesut bir tecellisi ile askerlik hizmeti için Erzurum'a geldi. Erzurum'da üniversite arkadaşı Yaşar Orhon ile buluştu. Yaşar Bey onu ailesine ait Hemşin Pastahanesi’ne götürdü. Pastahanenin genç yöneticisi Nail Orhon'un müşterileri ile kurduğu, sıcakkanlı dostane alakaları, Özer Bey'in kısa sürede çevre edinmesine vesile oldu. O İstanbul'un asılara dayanan sohbet kültürünün nüvelendiği, umumi ya da şahsi mekânlarda tecrübe ettiği sohbet geleneğini bu mekâna taşıdı. Bu mekânı iş ve tahsil için Erzurum'a gelen insanların ve şehrin kendi çocuklarının şahsiyet ve ruh dünyalarının inşasına katkı sağlayacak, müesses bir sohbet vasatını, nesillerin hafızalarında, hatıralarında yer edecek bir vasfa inkılap ettirdi. Hemşin adı, adını aldığı ilçeyi unutturacak marufiyetle, bu mekânın adı oldu. 

Pastahanenin adı ile mütemmim Nail Orhun yanıma gelip, Yaşar Ağabeyimin mühendis mektebinden sınıf arkadaşı diye adeta övünüyor. 

O yıllar bu pastahane şehrin üniversite talebeleri, umumiyetle genç hocaları, esnaf, idareci, siyaset erbabı, tasavvuf ve din adamı, hatta sporcu, delikanlılık iddiasındaki kesimleri, avukat ve adliye mensupları yanında istihbarat görevlilerinin[3] buluşma ve uğrak yeriydi.     

Özer Bey; Beyazıt Meydanının Divan Yolu üzerinde alan ve İstanbul Üniversitesinin karşısındaki Marmara Kıraathanesi'nin[4] emsali ile Erzurum'daki bu sohbet vasatının temellerini attı. Öyle ki buradaki sohbetler garip bir tiryakilik oluşturdu. 7/24 faaliyet gösteren pastahane gündüzleri masa ölçeğindeki sohbet halkaları, geceleri mekânın tamamına şamil olurdu. Sohbetler bir kültür ağırlığı ve ciddiyetiyle tebarüz ederdi. Orada herkes müktesebatı ölçeğinde yerini bulurdu. Genellikle fikri mülahazalar, siyaset, vatan kurtarma gibi mevzular etrafında “mesele geçilir”di. Bazen de malayaniye kayardı sohbetler. Çok ender de olsa sanat da sohbet konusu olurdu. Şehrin ilim ve kültür çevrelerinden insanların, halk bilgelerinin yanında, misafir olarak şehre yolu düşen ilim adamı, yazar sanatkâr siyasetçi gibi şöhret ve değerler de Hemşin sohbetlerinde yer alırdı. 

Tabiatıyla bu zihin mesaileri, bütünüyle havaya yele savrulmadı. İnsanları; o vasatta söz sahibi olabilmek, dinlediklerini anlayabilmek ihtiyacı ve sevki tabiisiyle okumak ve dağarcığı dolu tutmak yönünde gayret üzere tuttu. Şahsi müktesebatların inşasına vesile oldu. Burada resmi tarih ve siyaset anlayışının rağmına derin hafızanın naklettiği sahih malumata da ulaşılırdı.

Binaenaleyh sohbet, öyle uzun ilmî incelemelere tahammül eyleyemez fakat bu incelemelerin faydalı sonuçları olan edebî incelikleri ve hikmetleri pekiyi ihtiva edebilir.

O, düşüncenin ve natıkanın bir gezinti yeri, bir fikir bahçesidir ki; gönüldeki meydanı uğraş yeri değil, gezinti yeridir.

Peygamberimiz ve Tasavvuf ulularının tedrisatı sohbet halkası üzere idi.

İmam-ı Rabbani “Hiçbir şeyi sohbete denk tutma! Görmüyor musun, sahâbe-i kirâm, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ile sohbetleri sâyesinde peygamberler dışındaki herkesten üstün oldular. Ashâbın dışındakiler -ister Veysel Karanî olsun, isterse Ömer bin Abdülazîz- hepsi de sahâbeden aşağı derecededirler. Hâlbuki bu sâlih insanlar en üst derecelere ulaşmış ve Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile sohbetin dışında bütün kemâlâtın zirvesine ermişlerdir.

Nurettin Topçu sohbeti, sadece boş vakit değerlendirmesi değil, "ruhların birbirine yakınlaşması" ve "manevi bir tedrisat" (eğitim) aracı olarak görmüştür. Onun için sohbet, İslami ve ahlaki değerlerin, "İsyan Ahlakı" çerçevesinde samimiyetle paylaşıldığı, gençlerin yetiştirildiği ve milliyetçilik ruhunun aktarıldığı derinlikli bir irfan meclisidir,

Sohbet, muallim ile talebe arasındaki bağın, kalpten kalbe kurulan bir eğitim sürecine dönüştüğü yerdir. İnsan idealinin kalp tekniği ile inşası burada gerçekleşir,

Sohbetlerde gösterişten uzak, samimi, içten ve ahlaki sorumluluk bilinci (İsyan Ahlakı) ön plandadır,

Batılılaşma karşısında milli ve manevi değerlerin, Anadolu insanının felsefesinin genç kuşaklara aktarıldığı ortamdır,

Sohbetlerin temel amacı, İslam’ın bütün ruhunu kavrayarak insanı "selamete" ulaştırma düşüncesidir" diye vasıflandırmış.

Bu tasavvufi ve felsefi kanaatler ve hüküm cümlelerinde hülâsa edilen, şekillenen sohbet vasatı zihinlerin tekâmülü ve tekemmülü ile ruhların imar ve inşasında değerli maslahat ifa etmiştir.

Hemşin Pastahanesinin mezkûr entelektüel maslahatından serbest sohbet zemininden müstefid olan herkesin Özer Ravanoğlu’na  minnet borcu vardır.

*

Özer ağabey askerlik vazifesini tamamlayarak, Erzurum'un ve mezkûr sohbet mekânının hafızasında derin ve silinmez izler bırakarak İstanbul'a döndü. 

!967'de Erzurum'dan arkadaşlar ve ağabeylerle CKMP kongresi için Ankara'ya gidiyoruz. MTTB 2, başkanı merhum Atilla Özdemir biz gençleri Çiçek Palas'ta misafir ediyor. Orada gıyaben tanıdığım ağabeylerle vicahen tanışıyorum.[5] Çok verimli ve bereketli bir seyahat tecrübesi oldu. CKMP kongresi, çok mutantan ve ses getiren bir faaliyet oldu.[6]

Bu kongre vesilesiyle, adı efsaneleşen, imam hatip okulu müdürü,  idealist ve mahviyetkâr dava adamı, yiğit insan Faruk Hocayı, Faruk Akkülah'ı tanıyoruz[7]. Ta Adana'dan gelip, genel merkezin organizasyonuna Özer Ravanoğlu ile Ciddi katkılar sağlamışlardı.     

Ankara'da daha ziyade Zaptiye adı ile maruf Ahmet Yücel ağabey ve Mehmet Niyazi Özdemir ile aynı otelde kaldığımız için görüşüyor, geceleri sabahın ilk saatlerine kadar onların, mesele geçme olarak tavsif ettikleri sohbetin keyfine varıyorduk.

Ankara Kongresinden dönüşte, Türkeş Bey için çok özel bir baston-asa tasarlayıp hazırlıyorum.[8] Bastonu; Ankara'da Türkeş Bey'e Atilla Özdemir ile birlikte, Yüksel Caddesinde, Parti Genel Merkezindeki odasında sunuyoruz. Odada Dündar Taşer Bey de vardı. Hediyemden çok etkileniyorlar. Türkeş Bey, iç cebinden bir not defteri çıkarıp ismimi kaydediyor. Hünerimi övüyor, iltifat ediyor. Türkeş Bey'in odasından çıkışta Dündar Taşer Bey bizi odasına götürüyor. Uzunca bir sohbet oluyor. İspanya hatıralarını dinliyoruz. 

Yıl 1969… Bir siyasi parti ilk defa genel kongresini Ankara dışında taşrada bir şehirde yapıyor. O yıllarda Erzurum'da Emrah adıyla kitabevim var. Kitabevimi ortaokul talebesi kardeşime bırakarak, Erzurum ve çevre illerde dağıtımını üstlendiğim Dr. Rıza Nur'un Hayat ve Hatıratım adlı eserini bütün risklerini göze alarak, üniversite talebesi, Malatyalı bir arkadaşımla şubat ayının dondurucu soğuğunda Malatya, Elazığ üzerinden Diyarbakır'a götürüyorum. Diyarbakır'da dostum, ağabeyim Yüksel Terzioğlu ile buluşuyor, oradaki bazı kitapçılara dağıtımını yapıp yükten kurtulunca birlikte CKMP'nin Adana kongresine gidiyoruz. 

Adana'da kongreyi partinin il başkanı büyük insan Faruk Akkülah ve Özer Ağabeyim düzenlemişlerdi. Şehrin her yerinde kongre afişleri asılmıştı. Hareket dergilerinden aşinası olduğum, dizden aşağı bir çift çıplak ayak ve istikametinde yer alan şehir siluetinin yer aldığı amblemi kongrenin logosu olarak seçmişler… Kasdım budur şehre girem / Feryad u figan koparam. 

CKMP İl Başkanlığında Özer Ağabey ile buluşuyoruz. Özer Ağabey beni evinde misafir ediyor. Özer Ağabey'in benden başka misafirleri de vardı. Osman Yüksel Serdengeçti ve Galip Erdem Ağabeyler. Yan yana serilmiş yer yataklarında Osman Ağabey ile Galip Ağabey'in asına açılmış yatakta yatıyorum. Uyku öncesi ağabeylerin nükteli mizahi sohbetlerinin atmosferinde, keyifli geceler yaşadım. Onlar uykuya geçiyordu ama ben onların sohbetlerinin tesiriyle yüzümde yer yer gülücük dalgalanmaları ile nerdeyse sabaha ulaşıyordum. Özer Ağabeyimin misafiri olmam akşam yemeklerinde Faruk Bey'in evinde eşi Muzaffer Hanım ile misafir olan Türkeş Beyle aynı masada bulunma imtiyazı sağlamıştı. Özer Ağabey fevkalade sancılı ve hadiseli geçen kongrenin üzerindeki yüküne rağmen beni yanından ayırmadı. İlk defa gördüğüm Adana, zihnimde derin izler bıraktı. Şehri ve Özer Ağabey'in çevresindeki maruf insanları tanıdım. Fevkalade gerilimli, sancılı ve hadiseli kongreye rağmen çok güzel hatıralarla ayrıldım Adana'dan. CKMP; MHP olmuş, terazi olan ambleminin yerini üç hilalli[9] amblem almıştı.

Bu kongre vesilesiyle Faruk Hocanın mahviyet, gözü karalık, dava adamlığı vasıflarının daha müşahhas örneklerine de şahit olmuştuk.[10] 

*

Daha sonraki yıllarda Özer Ağabeyle görüşmek nasip olmadı. Onun hakkında malumat, ancak müşterek dostlar üzerinden oluyordu. 1999 yılından itibaren İstanbul'da mukim bir dönemi yaşarken Ötüken Yayınları’nın İstiklal Caddesi’ndeki idarehanesinde ananeleşen Çarşamba Toplantıları’na devam ediyor ve çeyrek asır süren Atayurt gurbetinin haberlerini alıyordum. Bir gün Sevgili Nurhan Alpay elime, baskıdan yeni gelmiş Doğudan Batıdan Hikâyeler ile Tanrı Dağlarının Gözyaşları adlı kitapları tutuşturdu. Elimde yine Özer Ağabeyimin kalbi atıyordu. Eve geldim ve birkaç gün içinde kitapları okudum. 

1992'den itibaren çeşitli vesilelerle ve sıkça ziyaret ettiğim ata coğrafyamızın insan manzaralarının lirik ve akıcı bir üslupla yazılmış hikâyeleri ile kadim coğrafyamızda üstlendiği hizmet ve vazifelerinin vicdani hesabını verircesine yazılmış hatıraları yer alıyordu bu kitaplarda. 

Özer Ağabey, memleket ahvali hakkındaki kanaatlerini ve dertlerini, facebook'daki sayfasında mufassal, ihatalı yazılar halinde sürdürmektedir. Kalem mesuliyetine müsemma kalem bereketi bu olmalı… 

Eserlerinde yer verdiği değerlendirme ve tespitleri için “Çalışmam boyunca bu ülkelerde resmî ve gayrı resmî olarak bizimkilerin yaptığı yanlışlıklara ve yapılması gerekirken yapılamayan işlere de temas edilmiş, mümkün mertebe müesseselerimiz yıpratılmadan olaylara ışık tutulmaya çalışılmıştır" diyor.

Türk Ocaklarının daha çok Türk Dünyası’na yönelik olarak organize ettiği kurban kampanyasının Kırgızistan bölümünü de yıllarca yürüten Özer Ravanoğlu, bir hatırasını şöyle anlatıyor: “…bana gönderilen isim listesine göre her şahıs için bir kurban keserek sorumluluğu yerine getirdim. (Orada Türkiye’ye göre ucuz olduğu için) artan bedelle de Türkistan şehitleri için kurban keserek onların ruhlarına hediye etmeyi düşündüm. Bu konuyu rahmetli kardeşim, elli yıllık dava arkadaşım Nevzat Kösoğlu’na danıştım… O da yürekten tasvip ederek, çok iyi düşünmüşsün deyince otuz kişi adına gelen parayla elli altı koyun temin edildi. Otuz adedi asli şahıslarla ilgili, yirmi altı dedi Türkistan şehitlerimizle ilgili olmak üzere elli altı kurban kestik.

 Ölüm tutanağına ‘Şehid-i Âlâ, Gazi-yi Namdar Enver Paşa’ olarak yazılan Enver Paşa başta olmak üzere Kuşçubaşı Hacı Selim, Derment Bey, Buhara Genelkurmay Başkanı Osmanlı Binbaşısı Ali Rıza Efendi ve kıymetli eşi Meryem Hanım olmak üzere kurbanlarımızı kestik. Yapmış olduğumuz bu ibadetten ruhlarını haberdar etmesi için Cenab-ı Hakk’a niyazda bulunduk…”

25 yıla yakın bir süre Kazakistan ve Kırgızistan ağırlıklı olmak üzere Türk Cumhuriyetleri’ndeki kardeşlerimiz için çalıştı. Onların hayatlarına dokundu. Türkiye Diyanet Vakfınca oralarda yaptırılan camilerle, Manas Üniversitesi yerleşkesinin inşaat sorumluluğunu yürüttü. 

Özer Ravanoğlu'nun, verdiği hizmetlerin odağında her zaman insan yer almıştır.  Bu insanı merkeze alan hizmet vasfıyla maruf oldu, sevilmenin, itibarın mazhariyetini yaşadı. Bulunduğu yerlerde hâkim bir tabiat unsuru olan, Tanrı Dağları ile uzantıları karşısında duruyordu. Adeta bu yüce dağlar onunla konuşuyordu. O, soyumuzun vatanında yaşadığı esaret ve zillet yıllarının hüznünün derin hissini, dağların gözyaşı olarak tavsif ediyor. 

Yazar, eserinin muhtevasını şu cümlelerle dile getirmiş: "Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Türkiye Diyanet Vakfı tarafından cami inşa etmek üzere görevlendirildiğim Ata yurdumuzda (Türkistan Türk Cumhuriyetlerinde) çeyrek asra yakın yıllarım geçti. (...) Kitapta birçok aile dramlarının anlatıldığını düşünerek, çoğu zaman benim bile yazarken gözyaşı döktüğüm hayat hikâyelerini hatırladım. Ve kitabın adının Tanrı Dağları’nın Gözyaşları olmasına karar verdim." Üç bölümden oluşan kitabın birinci bölümünde, Kazakistan’a gittiği ilk günlerdeki izlenimlerini anlatmıştır. İkinci bölümde; Kırgızistan üç alt başlıkta anlatılmıştır. Üçüncü bölümde ise Kazakistan’ın batı bölgesi anlatılmıştır. Çimkent, Sayram, Türkistan ve Kentav şehirleri ile çevreleri ve özellikle Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi ve Pir-i Türkistan Hazretleri üzerinde durulmuştur.

*  

İstanbul yıllarımın yaz aylarını Ankara'daki evimde geçiriyordum. Ankara benim için ailem dışında iki dost vasatından ibaretti. TYB'de merhum Mehmet Doğan ve AYB'de merhum Yakup Ömeroğlu… Yakup, AYB'de Özer Ağabeyim ile de buluşmamızı sağlayan, bunu adeta bir vazife telakki eden gayretiyle beni her zaman mesrur etmiştir. Ancak bu saadet günleri çok sürmedi. Mezkûr iki aziz dostumu yakalandıkları menhus hastalık sebebiyle altı gün arayla, asıl yurtlarına derin hüzün ve dualarımızla uğurladık. Ben bu kayıpların hüznü ile kendimi yalnızlık mahbesinde buldum. Kesif bir içe kapanma hali yaşadım. Evdeki odamın mahbesinden volta fırsatı sınırlı bir hayat deminde, ihmalkârlıkla malül mizacımın zebunu olmanın hicabı ile Özer Ağabeyimin vefasına müsemma bir dikkat gösteremedim. Özer Ağabey, her daim kendini aşmışlık vasfı ile arayan oldu. 90'a varan yaşına rağmen gelip beni evimde ziyaret etti. 

Özer Ağabey'i ilk tanıdığım 1964 yılındaki portresi ve en son yaklaşık 60 sene sonraki portresi olmak üzere iki portresini çizmek suretiyle tasvir etmeye gayret edeceğim. İlki 20'li yaşların ortalarında, yağız bir Türk subayı olarak vatanî vazifesini ifa eden, vakur ve yaşına faik kemâlâtın siması halinde, ikinci portre 80'li yaşlarında yine bir vatani ve milli bir vazifenin 25 senelik Türkistan ve Kırgız elleri nöbetinden döndüğü günlerinin, ak simasını tersim etmeye çalışacağım.

Bir yağız çehrede, gür simsiyah sık saçların altında geniş ve düzgün alın, çekik, dar aralıklarından bakan gözler… Gür kaşlar, göz kapaklarının üstüne yüklenmiş ve göze derinlik katıp, asli güzelliği buruna taşıyarak yüzüne, denge ve tenasübün vasfını kazandırmış. Geniş ağız, adeta çizgi halinde. Ağzın üstündeki alan genişçe… Simaya ayrı bir ifade kazandıran fevkalade düzgün çene… Sîretini sûretinde taşıyan samimiyet, rikkat, tevazu, sevgi, kendini aşmışlık ve kemâlâtın kelimatını okuyabileceğiniz bir tekemmül hali. 

Tanıştığım günlerde temessül etmeye çalıştığım haliyle yirmili yaşların ortasındaki bu simasıyla Özer Ağabey, zihnime yerleşti ve gönül haneme taht kurdu.   

60 sene sonraki siması, ileri sayılabilecek yaşına rağmen yukarıda tasvir ettiğim simanın aynı. Yalnız yağız çehre ak saçı gibi ak benize inkılab etmiş. Nurani bir hâl almış. Değil mi ki insan yaşadığı yere benzer, rengini coğrafyadan alırmış. Tebessümü ile gönüller okşayan, huzur ve emniyet tekin eden, kemalât resmi hâlâ aynı… Cazibenin kimyası nasıldır bilmiyorum. Göz aralığı adeta çizgi halinde daralmış. Eminim ki mezkûr kimyanın menşei, yüreğinin ateşini neşreden bakışlarında mayalanmış olmalı.  

Görmedim başka gülen zulme senin tarzında,

Hande bir mucize olmuştu senin mehib ağzında. 

Bu mısralar onun iç ve dış yüzünden bir görünüşünü ifade ediyor diye düşünüyorum…   

Gittiği Atayurt coğrafyasında iyilik, emsal olma vasfı ve hizmet şuuru ile çeyrek asra varan gayretle ve hayalinin, ülküsünün gözleriyle, oraların kutlu günlerinin ruhuna müsemma Tanrı Dağlarına bakıp, onlarla devlerin türküsünü söyledi: 

Dağlar lisana gelse de anlatsa hepsini,

Binlerce can dirilse de nakletse geçmişi.

Hiçbir zaman şöhretin tacına el uzatmadı, hizmetin süruruyla yetindi. Mevki ve makam derdine düşmedi, mansıb-ı dünyaya meyletmedi. Hiç kimse önünde eğilmedi, dağ vasfında yüksek seciyesi ile gösterişsiz dış hayatına benzemeyen bir iç zenginliği içinde yaşadı.  

Yoldaşı diyebileceğimiz arkadaşlarıyla arasındaki farktan doğan maddi tezat, onun daha çocukluk çağlarından beri şahsiyetini ve hayat tarzını da koruyan kuvvetlerden biri oldu.

Milli beka hassasiyeti, kadirbilirlik, vefa ve hakkaniyet vasıfları gereği yazdığı yazılarda en yakın dostları ile görüş ayrılıkları oldu. Onların haksız sitemlerine gücenmeden bildiği, inandığı şekilde, veludiyetle yazmaya devam etti. Bu kabil değerli fikir yazıları da eminim kitap hacmine ulaşmıştır.

Yaşının rağmına sürekli seyahat halindedir. Tarih, kültür ve dini temelli seyahatler onun derya mesabesindeki müktesebatını beslemektedir.  

Emin Bülent'in şiiriyle yazıma biraz hamaset katayım:

Türküm ben oğul, sor beni sen Tanrı Dağından,

Bağrımda yanan hangi ateş, hangi yavuz kan?

Heybetli denizler gibi coşmuş büyük ordu,

Yetmiş yedi başbuğ yedi koldan yürüyordu!

Dur, söyle kulak ver, yine seslendi Doğan Bey:

Dağlar ona ses verdi, civar inledi: Lebbeyk!

"Vefakâr, mümtaz, muvahhid, mûteber, mûtedil, mûtena, mûtezim, muvaffak, muvahhid, muvakkid, mübeşşir, mücerreb, müdebbir, müeyyit, müfarık, müfekkir, müeddeb, müferrih, müheyya, mühib, mükrim, mültefit, mümeyyiz, mümtaz ilh."[11]

"Yüksek irtifalardan keskin ışıklar neşreden böylesi vasıfları, nazarları incitmeyecek bir yumuşaklıkla, hayatın sadelik tülü arkasında filtre edip, özümleyerek, davranış halinde yaşatan irade kemali ile abideleşen bir şahsiyetin önünde, sanırım herkes benim gibi daha sade ve daha kendi olmak isteğini duymuştur." [12] Rabbim, çelik seciyeli, yüce gönüllü, aziz Ağabeyimin hayırlı ve şerefli ömrünü müzdat eylesin. Vesselam.

 

 

 

 


 

[1] Erzurum'un fikir sancıları yaşayan, okuyan, meselesi olan ticaret erbabı bir insan… Türk düşünür ve yazarları yanında İslam düşüncesini temsil eden yazarları okuyan, onlar üzerine derin malumat ile fikri müktesebatlarını bina eden insan sayısı az değildi. Halk bilgeleri diye tavsif edeceğim, Hatem Kasadar, İsmail Gürcan Ciciburun Ahmet Efendi Geniş malumatı, kuvvetli hafızası ve muhakeme kabiliyetiyle İsmail Usta (Gürcan), keskin zekâsı, sezgisiyle istikametimize ve insan anlayışımıza derinlik kazandıran; edası, delikanlı tavırları, muhakeme tarzı,  teşhis ve telkinleri, sabır ve müsamahası ile büyük insan Hâtem Usta (Kasadar), hafızamdaki teyakkuz mevkiinde mürebbi rolünü biteviye sürdürüyor… Yine idadi mezunu, esnaftan Ciciburun Ahmet Amca’nın, İsmail Usta’nın tarih ve siyaset yorumlarını büyük bir inanç, iftihar ve sevgiyle her an tasdik eden hallerini asla unutamam. Bu karakter abidelerini de gözlerimi buğulandıran derin bir melâl ile hatırlıyorum.  Nuri Karaavcı, Pakistanlı şair, mütefekkir Muhammed İkbali anlama, temessül etme gayretiyle çevresinde tanınır olmuştu. İkbal'in yüksek fikirleri, iman ve celadeti onun ruhunda öyle derin tesirler yaratmış ki İkbal düşüncesini çevresinde tanıtma ve paylaşmayı vazife telakki etmişti. Ben ve benim gibi çok sayıda insan belki de İkbal'i onun vesilesiyle tanıdık. Türkçeye tercüme edilmiş bütün kitaplarını edinip, uzun zaman yanımda taşıyarak defalarca okumuştum. Hatta öyle ki daha sonra evlendiğim kız arkadaşıma kantinde, kalabalıklar arasında, yolda bu kitaplardan şiirler okurdum. Gençliğin garip halleri…   

[2] Birkaç nesil öncesinden Rize'den göç etmiş bir ailenin İşlettikleri mekâna ilçelerinin adını vermişler. O günlerden kalan belli başlı iz pastanenin son sahibi, merhum Nail Orhun’dur. Hemşin Pastahanesi’nin; örnek aldığı Marmara Kıraathanesi’ni, Unesco’dan 1995 yılında aldığı BARIŞ ÖDÜLÜ ile geçmesi kaderin bir başka cilvesidir.

[3] O yıllarda Yunus Burkut adında istihbaratta görevli milliyetçi, vatanperver, kendini saklamayan bir yiğit amcamız vardı. Yine entelektüel arayışları ve sancısı olan Yaşar Bey,  Kalafat Bey gibi istihbarat görevlisi dostlar vardı. Bir de ağır ceza Reisi Tahir Bey vardı. Azerbaycan'dan kaçarak Türkiye'ye gelmiş, kaçarken annesi vurulur genç anne Rus askerlerinin eline rüsvay olmamak için sütü emeği üzerine yeminle kendini öldürtüp oğlunun kaçmasını temin eder. Tahir Bey tek başına okuyup mevki edinmişti. Bulunduğu mevkide milliyetçi gençlerin hukukunun savunucusu oldu. 

[4]Marmara Kıraathanesi üzerine çok sayıda yazı yazıldı. Müdavimleri "Marmaratörler" diye isimlendirildi.   Mehmet Niyazi Özdemir Merhum, "Deliler ve Dâhiler" isimli kitabında mezkûr kıraathaneyi ve müdavim eşhası anlatmıştır. 

[5] Bizim çevrelerde adı bir efsane gibi anlatılan, Zaptiye namı ile maruf Ahmet Yücel Bey'i vicahen bu salonda tanıyordum. Nevzat Bey'in hemen yanında ayakta duruyorlardı. Yüksel Terzioğlu'ndan beni tanıştırmasını istedim. Önce Ahmet Yücel ile tanıştık. Çok sıcak bir alâka ile kucakladı, adeta bağrına bastı. Sonra sırasıyla Mehmet Niyazi Bey, Galip Erdem Bey, Nevzat Bey ile tanıştım. Çok hızlı bir ünsiyet ile bu efsane isimlerle kaynaştık.

[6] Sene 1967… CKMP'nin genel kurulu için Erzurum delegasyonu olarak; Bahattin Ceylan, Dr. Alaattin Emmezoğlu, Yüksel Terzioğlu, Hakkı Mezararkalı, Çetin Baydar ve Bekir Sıddık Soysal Ankara'ya gittik. Kongre Akay'daki Saray düğün salonunda yapıldı. Kongrede Türkeş Dokuz Işık doktrinini açıkladı. Gençler, Bozkurtlar Marşını söylediler. Milliyetçi-muhafazakâr CKMP'ye, Türkçü fikir damgası vuruldu. Genel Kurul salonundan Zafer Meydanı'ndaki anıta çelenk bırakmak için; Adana'dan getirilen ve İmam Hatip Okulu öğrencilerinin teşkil ettiği mehter takımı eşliğinde, gençler Başbuğ Türkeş sloganları ile yürüyüş yaptılar. İlk defa siyasi bir parti bünyesinde, disiplinli bir gençlik hareketini ilan etmiş oldular. Kongrede, genel idare heyeti için adaylar tesbit edilirken; Nevzat Kösoğlu ve Ahmet Yücel, Mehmet Niyazi Özdemir'in adını da divana teklif ettiler. Niyazi Beyin adı duyulunca salonda müthiş bir tezahürat başladı. Niyazi Ağabey, doktora niyetiyle Almanya'ya gideceğini ve devlet felsefesi alanında çalışacağını ve aday olamayacağını belirterek affını istedi.

[7] CKMP'nin 1967 kongresinde düzenlenen bu yürüyüşte konvoyun en önünde, milli kıyafet içinde, sarığı cepkeni ile elinde Türk bayrağı, Faruk Hoca’nın oğlu Yağmur yürüyordu. Herhalde Yağmur, o zaman ilkokulun, dördüncü veya beşinci sınıfında idi. Cebeci’den Siyasal Bilgiler Fakültesi’ ne gelmeden önce, birkaç sivil polis geliyor. Önden giden çocuğun, kime ait olduğunu soruyorlar. Faruk Hoca, zaten mitingle ilgili sağa, sola koşup duruyor. Vazifeli gençler polise, Faruk Hoca’yı gösteriyorlar. Hoca’nın yanında bulunan Özer Revanoğlu'nun naklettiğine göre; polisler, “Bu çocuğun babası siz misiniz?” diye soruyorlar. Faruk Hoca, “Evet benim” diye cevap verince polisler “O çocuğu önden alın. Biraz ileride Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin damında silahlı militanlar var. Size ateş açabilirler. Çocuk tek başına ortada hedef teşkil ediyor" diyorlar. Yağmur’un, bir hain kurşunla vurulma tehlikesi vardı. Bunu, rasgele kimseler değil yetkili insanlar, polisler söylüyordu. Gerek ülkede cereyan eden hadiselerden, gerekse çocuğu önden alın diyen ve sözüne itibar edilmesi gereken şahıslardan dolayı, söylenen sözü ciddiye almamak mümkün değildir. Ayrıca aynı haber bir anda, birkaç yerden birden geliyor. Faruk Hoca, kulaklarına kadar kızarıyor. Çok büyük endişe duydu, yüreği ağzındaydı. Ama ikaz edilmesine rağmen; Yağmur’u, yürüyüş alayının önünden almadı. Yürüyüşe devam ediyordu. Hoca tedirgindi ve söyleniyordu. “Ben oğlumu önden alırsam, arkadan gelen gençlerimizin yüzüne nasıl bakarım? Onlar, ana kuzusu değil mi? Onların anaları, babaları yok mu?” Diyordu. Nitekim alay, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin önünden geçerken ateş açıldı. Bir kurşun Yağmur’un arkasındaki ilk gruptan bir gence isabet etti. Ölümlü bir durum olmadan, o menhus yerden geçtik. Faruk Hoca da bizimle beraber gözü, gözü kadar sevdiği oğlunda; ama yüreği ağzında, yürüdü geçti.

[8] Baston, şasisi çelik saç üzerine deri kaplama, ucunda (çamurluk kısmında) ayarlı sarı diye adlandırılan (eski top namlularında kullanılan, terkibinde belli oranda altın bulunan) ve cıva çeliğinden, kompoze malzemelerden mahmuz ile gövde kısmı tamamlanıyor. Kabzası özel, dayanıklı sert, şeffaf fiberden. Kabzaya bağlı olarak cıva çeliğinden eşkenar kesitli bir süngü, baston gövdesi içine giriyor. Süngü bilek hareketiyle şifreli, otomatik olarak gerektiğinde açığa çıkarak, silaha dönüşecek tarzda düzenlendi. Kabza üzerine gömülü halde, oltutaşı zemin üzerine kakılmış altından üç hilal yer alıyor. Ben bu işi yaptığımda partinin amblemi terazidir. İki yıl sora mes'ud bir tevafuk ile Adana kongresinde parti amblemi üç hilal olacaktır. 

[9] Adeta Adana'da değişen parti amblemi için tevafuk idi mezkûr bastondaki amblem.

[10] Kongre spor salonunda yapılacaktı. Valilik kongreyi aksatmak, hatta engellemek niyetiyle olsa gerek, yeni yapılan salon parkelerinin zarar göreceği bahanesiyle salonu vermekten vaz geçiyor. Faruk Akkülah, kendisine ait halı mağazasındaki tamamı el dokuması, kıymetli halılarla spor salonunun parkelerinin üzerini kapatarak meseleyi halletmişti. Faruk Akkülah için bu neredeyse bütün sermayesini yerlere, ayaklar altına serme iradesi, bir ilk değildi… Ankara'daki 67 kongresinde de yukarıda naklettiğim, oğlu Yağmurla ilgili haysiyetli duruş böyle bir feragatin habercisiydi. Bu feragat iradesini Akkülah,  milletvekili çıkaracak hale getirmiş olduğu Adana’da, yerini Alparslan Türkeş’e ikram edip seçilmesini sağlayarak da göstermişti.

Allah rahmet eylesin, davası için gözünü budaktan sakınmayan, arslan yürekli bir insandı. 

 

[11] Devlet adamı nasıl olmalıdır sualine, Ahmed Vefik Paşa’nın cevabı.

[12] Sessiz İrşâd Üzerine Hafıza Yoklamaları başlıklı yazımdan iktibas.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 234. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 234. Sayı