Son Görüş


 01 Aralık 2020



“Ah, o, niye böyle yaptı, bu, ne derttir

Ne vakit ise bu eserde bir babam vardı.”

    Əli Kərim

 

Babamla vedalaşıp ayrıldığımda gece saat 23.30’a geliyordu. Apartmandan az önce avluya çıkmıştım ki aniden üzerime su döküldüğünü hissettim. Sonra yere, nasıl olduysa, bir saksı düştü. Saksı parça parça oldu, içindeki su da üzerime sıçradı. Hemen yukarı baktım. Babam balkondan bana bakıyordu. Meğer arkamdan su atmak isterken saksı elinden kayıp yere düşmüştü. Gömleğim tamamen ıslanmıştı. Ona bakıp gülümsedim. Hemen geri dönmek istiyordum ki “Hayır, ay oğul, yolundan dönme.” dedi.

“Hayır… geliyorum.” diyerek apartmana girdim. O hâlâ balkondan bana bakarak bir şeyler söylüyordu. Sesini duyuyordum ancak hiçbir şey anlamıyordum. Bu sıkıntı beni boğuyordu. Babam bir saksıyı bile elinde tutamıyordu. Peki neden? Ah… Baba! Sen daima herkesten güçlüydün. Şimdi ne oldu sana? Bir saksıyı bile elinde tutamıyorsun. Eskiden beni bir tokat ile yere seren baba…

Ben asansörden indiğimde babamın kapının önünde durup beni beklediğini gördüm. Bilmiyorum, nedense üzgündü. Gözleri dolmuştu. Kollarını açtı ve yeniden beni sıkıca kucakladı.

- Ama, neden geri döndün? dedi. İnsan yolundan dönmez. Bir de sen bu gece yola çıkıyorsun. Dedim ya geri dönme!

Ben de onu sıkıca kucaklamıştım. Sanki birbirimizi uzun zamandır görmüyorduk. Oysaki ayrılalı beş dakika bile olmamıştı. Ben de şakayla,

- Hayır, Babacığım, geri döndüm ki tekrar seninle vedalaşayım, tekrar arkamdan su atasın!

Ben o gün sabaha karşı çalıştığım ülkeye uçakla gitmek zorundaydım. O günü dün gibi hatırlıyorum: 7 Temmuz 2007 (Bu birbirimizi son görüşümüzdü. Babamın hasta hâlini görmemek için bilerek sık sık Bakü’ye gelmiyordum. İstemiyordum gelmek. Babamı her zamanki gibi güçlü, konuşkan, dayanıklı, bana bağıran, hatta yeri geldiğinde bana el kaldıran babamı görmek istiyordum, onun şimdiki hâlini değil!  Bu haliyle yüzleşmek istemiyordum. O hastaydı. Sık sık telefonda konuşuyorduk. Telefonda konuşurken yüzünü görmediğim için babamın hayatında her şeyin yolunda olduğunu, onun hasta olmadığını düşünerek kendimi kandırıyordum). Her yıl mayıstan eylüle kadar Şeki’ye giden ve Şeki’deki sıcaklığa bile dayanamayan babam, 3 Temmuz’da 3-4 gün Bakü’ye geldiğimi duyunca çok sevinmişti. “Hayır” demişti.  “3-4 günlüğüne Bakü’ye gitmeli ve çocukla mutlaka görüşmeliyim.” (Çocuk ha… O zamanlar o çocuk 51 yaşındaydı!).

- Be adam, çocuğun kendisi Şeki’ye de geli! Sen bu sıcakta niye Bakü’ye gidiyorsun ki?

- Hayır. Çocuk o kadar uzun yoldan, önce Bakü’ye sonra da Şeki’ye mi gelsin? Hayır, çocuk için zor olur. Zaten onun çok işi vardır. Bu yüzden işini zamanında bitiremez. Ben gidiyorum, demişti.

- Evet… Babam beni öyle sıkıca kucaklamıştı ki sanki bırakmak istemiyordu. 3 gün boyunca birlikteydik. Her gün görüşüyorduk. Sabah işime gider, bazen akşam bazen de gece gelir onunla görüşürdüm. O ise balkonda oturup sabırsızlıkla yolumu gözlüyordu. Konuşuyorduk, dertleşiyorduk. Bana söyleyeceği çok şey vardı, hissediyordum. İçini dökmek istiyor, yüreği dolu olmasına rağmen anlatmıyor, anlatamıyordu. Hayır… Bazı konuları demeye demişti. Hatta ben de eve gelince hiç kimsenin okuyamaması için onları Arap alfabesiyle yazıyordum. Ama hissediyordum ki bazı güncel konulardan söz etmek istiyordu. Ama söylemiyordu, susuyordu. Ayrılırken yalnızca şunu dedi:

- Oğul, söylediklerimi fazla önemseme. Dedim ama dememiş say. Sanki sana hiçbir şey söylemedim. Evet… Hiçbir şey için de kaygılanma. Sadece kendine mukayyet ol. Hiçbir şeyi de kendine dert etme. Bütün bunları senden daha iyi bildiğimi unutma. Hepsi boş ve anlamsız şeyler. Hiçbir şeyin anlamı yok. Ben şimdi anlıyorum. Bu yaşımda kavrıyorum!

Şaşırdım:

- Ne, Babacığım? Boş şeyler neler? Hangi meseleler anlamsız?

- Hiç… Neyse… Tekrar geldiğinde söylerim. Sen kendine dikkat et, kendini koru. (Çalıştığım ülkedeki Ermeni diasporası ve Ermeni terör örgütü ASALA, beni öldüreceklerine dair bir mektup göndermişti. Bu mektuplar evdeki arşivimdedir. Bu mektupları Harici İşler Nazirliyi’ne[1] göstermiştim. Babam da nasıl olduysa bunu öğrenmişti. Muhtemelen onu düşünerek bu sözleri söylüyordu). 

- Peki bana ne olabilir ki ay baba? Biliyorum ki arkamda dağ gibi duruyorsun. Eğer kılıma bir zarar gelse,[2] ortalığı birbirine katarsın, dünyayı yakarsın!

- Elbette! Peki, neyse…

Babam tekrar beni Kur’an’ın altından geçirerek yolcu etti. 

Birbirimize karşı baba oğul sevgisi yoktu. Ben bunu defalarca söylemiştim ve yazmıştım. Ona bir baba gibi değil, her zaman ilahi bir güç, olağanüstü bir varlık olarak baktım. Ona secde ettim! Onun delisi oldum. O da bana her zaman sağ tarafına yerleştirdiği ikinci bir kalp gibi baktı. Ben onun nefesiydim. Her zaman derdi ki “Allah’tan başka bu dünyada hiç kimse beni ne diz çöktürebilir ne de kırabilir. Sen benim hem arkamsın hem de en zayıf ve hassas yerimsin. Bana zarar vermek isteyen herkes önce sana zarar vermeli ki ben de böylece diz çökeyim, kırılayım. Bunu da Allah göstermesin. Nerede çalışıyor olursan ol, ay oğul, öyle işini yap ki, beni hiç kimse kıramasın!” (Evet, Babacığım… Ben de senin sözünü dinleyip öyle çalıştım ki şimdi sıradan bir arabam bile yok!)

Ben hiçbir zaman hastalanacağımı düşünmezdim. Bana hiçbir şey olmaz ve olamaz da. Hatta 1979’da İran İslam Devrimi’nden sağ salim geri döndüğümde de 1986 yılında Afganistan’daki savaştan geri döndüğümde de kendimi inandırmıştım ki eğer bana sıkılan kurşunları babam görseydi onu havada yakalayıp diğer tarafa atardı! Ama ben gurbetteyim, babamdan ayrıyım. Babam bunların hepsini görüyor ve hissediyor. Onun gözleri her zaman benim üzerimdedir. Gökte Allah, yerde babam beni koruyor. Dolayısıyla da bana hiçbir şey olmadı! Ben Türkiye’deyken de (Sovyetler Birliği’nin güçlü zamanında) babam şunu söylerdi: “Senin için en ufak bir endişe duymuyordum. Çünkü sen oradaydın, gurbette değildin. Öz vatanındaydın, Türkiye’deydin!

Ama daha sonra ben Pakistan’da diplomatik hizmetteyken birden gözlerimde bazı sorunlar çıktı. Gözlerim gitgide zayıflamaya, ışığını kaybetmeye başladı. İlk başta pek önemsemedim. Geçip gideceğini düşündüm. Nedir ki? Sıradan bir göz hastalığı… Ama geçmedi. Daha da şiddetlendi. O zaman diplomatik hizmetler yüz yüzeydi. Şimdiki gibi değildi. Diplomatların seyahat etmesine izin vermiyorlardı. Bu nedenle, Bakü’ye gelmek kolay bir iş değildi. Pakistan’da tedavi olabileceğimi düşündüm. Ama… Hayır… Mümkün değildi. Muayene sırasında Pakistanlı doktorlar ciddi bir şeyden şüphelenmişlerdi. Merkezle konuşup kısa bir süreliğine Bakü’ye geldim. Bir iki hafta tedavi olup geri dönerim diye düşündüm.    

Ne kısa süreli seyahati? Ne tedavisi? Ahh ah… Her şey daha karışık, daha zormuş. Birçok muayenenin ve doktor toplantılarının ardından ortaya çıktı ki… Doktorların genel fikri… Beyin kanseri! Hem de her şey için artık geçti. Çok geç! İhmalkârdım. Zamanında üzerine düşmek gerekiyordu.  Doktorlar bunun benim hatam olduğunu söyledi. Geç kalmışım. Tuhaf! Peki, ben bunu nereden bilebilirdim ki… Sonuçta ben doktor değilim.

Aman Allah’ım, babam deliye dönmüştü. Bir saatten fazla süren doktorlar toplantısı sonucunda… Çaresizdi. Vesselam. Her şey için artık çok geçti. Ben ölüme mahkûmdum (Ben ise gerçekten hiçbir şeye inanamıyordum hâlâ. Çünkü kapının arkasında babam beni bekliyordu. Ondan emindim. O, beni kurtaracaktı!).

Ben daima bu dünyada bir Allah’tan korkmuşum bir de babamdan! Ölümden korkan biri değilim. Yok… Hiçbir zaman korkmadım. Her zaman ölümün gözüne bakmışım. Çünkü o kadar tehlikeli ülkelerde, o kadar sıcak noktalarda ölümle yüz yüze geldim ki (Kurşun atanlar bilmiyor ki atacağı kurşun Bahtiyar’ın oğluna mı yoksa İvan’a mı değecek!), ölümü her an gözümün önüne getirdim. Fakat bu teşhisi gözüm içine bakarak yaptıklarında (Ancak babama güvenip buna da inanmamıştım!) biraz bozuldum, ümidimi kaybettim! Çocuklarım hâlâ küçüktü. Yazık, onları bir yerlere götüremedim. Ben… hiç… Ben gördüğümü gördüm,   iyi ya da kötü… Yaşadığımı yaşadım (O zamanlar 43-44 yaşlarındaydım). Ancak çocuklarımın üniversiteyi kazandıklarını, mezun olduklarını, iyi işler yaptıklarını göremedim. Yani, benim ömrüm bu kadarmış. Yazık, çok yazık!

Doktorlar asıl meseleyi babamdan gizlemişlerdi. Babama beyin kanseri meselesi hakkında bilgi vermemişler. Babama demişler ki, gözlerini kaybedebilir. Babam kıyameti koparıyordu. Eee… Nasıl gözlerini kaybedebilir? Bu ne demek? Hiçbir yere sığamıyordu. Ben bunu sonradan öğrendim. Şimdi bile aklıma geldiğinde hüzünlenirim. Bunu bana sonra söylediler. Dediler ki… “Baban doktorların önünde diz çöküyor, yalvarıyordu: “N’olur, oğluma bir tedavi bulun. Onu gün ışığına hasret koymayın, rica ediyorum, yalvarıyorum!” diyordu. “Benim gözlerimi alın, oğluma verin!” diyordu. “Ne derseniz veririm!” (Aman Allah’ım, ay baba! Senin kaleminden başka neyin var ki ne vereceksin! Malın yok, mülkün yok.[3] 

Babamın gözyaşları hiç durmuyordu. Ben ise asıl sorunun farkındaydım. Bunu benden saklamamışlardı. Açıkça söylemişlerdi. Demişlerdi ki “Sen devlet adamısın. Senin bu hastalığın hakkında üstlerini bilgilendirmeliyiz. Sen oradan da bilgi alabilirsin. Ama ne fark eder ki… Zaten şimdiden senin hastalığını söyledik. Söylemesek bile beş gün erken, beş gün geç, diyorduk. Eğer umut olsaydı, bunu senden saklardık. Şimdi ise hiçbir umut yok.” 

Bu konuda babama hiçbir şey söylememelerini rica ettim. O yaşlı bir adam, kalbi buna dayanmaz, katlanamaz! Haa… Demek, öyle. Asıl hastalığı bir ben biliyorum bir de eşim! Kuruldan çıkıp eve geldiğim gibi (Doğrusunu söylemek gerekirse hastaneden kaçtım.) hemen birkaç usta çağırıp evin duvar kâğıdını ve kırık olan bazı şeyleri onarmaya başladım, bugün-yarın bir şey olabilir, eşim kendini kaybetmesin. Eve gelip gidenler olur, ayıp! (Kimden ve neden?!) Evi böyle görmesinler.

Babam evde oturamadı. Akşamüstü bize geldi. Evdeki tamir işlerini gördüğünde dondu kaldı. Gözleri doldu. Eve dikkatlice bakmaya başladı. Benim gözlerim zayıf gördüğü için bunu bana eşim daha sonra anlattı. Babam eve dikkatlice baktı, fısıltıyla ve boğuk, kederli bir sesle:

- Ay oğul! Ben hiç düşünmemiştim. Tüm bu yıllar boyunca iki odalı bir evde yaşamışsın. Yüksek lisansını, doktoranı bu iki odalı evde yapmışsın (Bu evi bana Afganistan’daki savaşa katıldığım için vermişlerdi). Peki, ben şimdiye kadar bunu niye görmemişim? Neden bunu düşünmemişim? Ay oğul, evin de kötü hâlde. Öyleyse, bunu neden bilmiyordum? Sen bunca yıl başka ülkelerde ne yaptın? Neden kendini hiç düşünmedin?

- Babacığım, herkes başka ülkelerde paralar yere saçılmış, biz de gidip bir torba ile topluyoruz, sanıyor! Şimdi insanlar elinden ne gelirse onu yapıyor. Ben bu tür işleri hiç bilmezdim de beceremezdim de. Kazandığım paralarla da evlatlarımı okuttum. Onlara her alandan öğretmenler tuttum, gelirimi onların eğitimine harcadım.

Babamın üzüldüğünü hissettim. Derin bir nefes aldı. Hiçbir şey söylemedi. Çay da içmedi. Oturduğu yerden kalktı ve gitti.

Sonra… Daha sonra ise söylenenlere göre, babam evine çekilmiş oradan hiç dışarı çıkmamış. Gece-gündüz Kur’an’ı elinden düşürmeyip sabaha kadar uyumuyormuş. Yüzünü Allah’a çevirip “Ya Rabbim, sen benim oğluma kıyma, diye dua ediyormuş. “O İsfendiyar’ı elimden aldın (Savaştan dönmeyen ağabeyi İsfendiyar’ı kastederek), bu İsfendiyar’a kıyma!” diyor ve yalvarıyormuş. 

Sonra babam anlatmıştı: “Kasım ayında bir sabah erkenden, ezan vakti, çok soğuk bir havada balkonda durup Kuran elimde, sanki Allah’la sohbet ediyordum. Bir de gördüm ki kendi kendime şiir okuyorum.” Sonra babam üzerinde hiçbir düzeltme yapmadan şiiri yazdı:

 

“Merhamet et sen benim evladıma, yâ Rab!

Merhamet et benim ağlamama, feryadıma, yâ Rab!

Mahrum etme sen onu dünya ışığından,

Sensin sığınağım, sen yetiş imdadıma, yâ Rab!”

 

İran’da çalıştığım zamanlarda, devrimin en zor yıllarında babama yüksek tansiyon teşhisi kondu. Afganistan’daki savaş yıllarında ise şeker hastalığı teşhisi kondu. Ancak bir gün, bir saat bile ilaçsız kalamayan babam, yüzünü Allah’a çevirip dua ediyordu: “Yâ Rabbim! İlaçsız da kalırım, aç da kalırım, susuz da kalırım, gücümü toplar oruç da tutarım. Yeter ki oğluma kıyma! Ve tuttu da. Doktorların ısrarlarına rağmen geri adım atmadı. Sanki babama güç gelmişti. Sözünü büyük bir zorlukla da olsa yerine getirdi. Ben bunu üzerinden çok zaman geçtikten sonra öğrendim. Eğer o zaman bilseydim, asla buna izin vermezdim!

Birkaç ay geçti… Sonra… Daha sonra bir mucize oldu. Yavaş yavaş gözlerimin ışığı kendine gelmeye başladı. Ben defalarca hem söylemiş hem de yazmıştım: Ben dindar biri değilim. Batıl inançlı da değilim. Ama Allah’a büyük bir inancım var. Dilimden hiçbir zaman “La İlahe illallah” sözü eksik olmamıştır. Bu mucize neydi? N’oldu?

Yine doktorlar, doktorlar yine kurul, kurul… Ama bana hem Pakistan’da hem Bakü’de hem de Almanya’da (Tedavi için Almanya’ya da gitmiştim) aynı (Tedavi edilemez.) teşhisi koymuşlardı. Alanında en meşhur 50-55 doktor ve profesör bana bakmıştı. Acıyarak başlarını salladılar. 

Peki, diyelim ki, bunlardan biri hata yaptı, beşi hata yaptı, on beşi hata yaptı. Ama hepsi de hata yapmış olamaz ya! Gerçekten hepsi de mi beceriksiz? Böyle bir hata olabilir mi? Koyulan teşhis doğru çıkmadı (Bağışlayın, hata etmişiz!). Böyle bir hata olabilir mi? Ama ben neredeyse her gün, her saat, her dakika ölümümü bekliyordum. Babam da benimle ölüp ölüp diriliyordu. Meğer gözlerime giden kan damarları Pakistan’ın o dehşetli sıcaklığına dayanamayıp kapanmış. Gözlerimin sinirlerine kan sızmış. Ayrıca o kan lekeleri organları da şiş gibi gösterip (Şimdi ben bilmiyorum, tıbbi terimlerle bunu nasıl açıklayayım! Neyse…). O zamanlarda Pakistan ve Hindistan savaş hâlindeydi. Sanırım ülkede insanlar savaş şartlarında yaşıyorlardı. Bu yüzden hava karardıktan sonra elektriği kesiyorlardı. Klimalar çalışmıyordu. Ben de bazen arabadaki klimayı açıp geceyi geçiriyordum. Bazen de sıcak yüzünden yatamaz ve sabaha kadar uyanık kalırdım. O sıcaklarda ailemi geri göndermiştim. Yalnız kalıyordum.

Teşhisi sonuçlandırdılar. Ben tedavi edildim, iyileştim. Hem de tamamen iyileştim. Doktor bir süre sıcaklarda bulunmamamı, ağır şeyler kaldırmamamı ve sıcak su kullanmamamı tavsiye etti.

Yeniden Pakistan’a dönüyorum. Babamın yalvarmasına rağmen yolumdan dönmedim. Zaten kesinlikle kalamazdım. Emir yok, talimat yok, buyruk yok! Benim kalmaya hakkım yoktu.  Bu, devlet işidir. Ama dürüst olmak gerekirse biraz da dikkat ediyordum. İslamabad’a varır varmaz elçiliğe küçük bir jeneratör almak istiyordum. Çünkü sıcak aynı sıcaktı. Elçilik bütçesinden daha fazlasını harcamaya hakkımız yoktu. Hayır, olmadı, alamadım. Görünüşe göre bu babamın içine doğmuştu. İslamabad’a varışımdan tam iki hafta sonra babam bana diplomatik kurye ile 2 bin dolar gönderdi! Babam mektubunda şunu yazmıştı: “Gözümün nuru! Yardım günüdür. Gözlerine dikkat et. Allah aşkına, bu parayı da geri gönderme! Bu parayla kendine bir jeneratör al.” 

Evet… Şimdi bütün olup bitenleri hatırladığımda dehşete kapılıyorum. Hay Allah… Babama ne kadar çok eziyet etmişim! Sözünü dinlememişim. Babamın delisi olmuşum. Aynı zamanda, onun yüzüne hasret kalmışım. Ne yıldönümlerinde ne doğum günlerinde ne bayramlarda ne de oyunlarının ilk gösterimlerinde[4] onun yanında oldum ve onu tebrik ettim! Şimdi ise acı çekiyorum, üzülüyorum. Her zaman ülke dışında farklı yerlerde olduğum için ondan ayrı düştüm. 

Kişinev. 12 Şubat 2009. Çok kar yağıyor. İşimin başındayım. Babamla telefonda konuşuyorum. Onun o güzel, hoş sesi içimi ısıttı. Bir buçuk yıl önce 7 Temmuz’da babamla görüşüp ayrılmıştım. Ondan sonra Bakü’ye gidememiştim. “Ama söz veriyorum, kesinlikle Nevruz Bayramı’nda yanına geleceğim.” Birden babam derinden bir iç çekti. Her zaman bana karşı ilgili, istekli, etkili olan babam şimdi son derece ilgisiz ve isteksizdi. Sanki rica ediyordu: “Ay oğul, belki biraz çabuk gelirsin. Hiç olmazsa 2-3 günlük… Ben gerçekten seni çok görmek istiyorum. Sana söyleyeceğim bazı meseleler de var. Sadece sana söylemek istiyorum!” Allah sanki onun bana karşı olan bu isteğini de etkisini de elinden almıştı. Biraz hüzünlendim. Neden böyle iç çekti ki? Ben de “Gelmek için bir şeyler düşünürüm. Belki erken gelirim. Bakayım ne yapacağım!” dedim.

- Tamam, oğul, bak bakalım. Ama sana söyleyecek çok sözüm var!

Öylece vedalaşıp telefonu kapattık. 5-10 dakika geçmeden babam tekrar aradı. Her zaman söylerim, yine de söylüyorum. Bu ani telefon zilinden her zaman öyle korkarım öyle korkarım ki… Telefonu açmaya bile korkarım!

- Evet, baba!

- Ay oğul, kurban olayım, acele etme, işini yap. Öylesine sözler deyiverdim. Zamanın olduğunda gelirsin. Nevruz’da diyorsun ya, bırak Nevruz’da olsun. Geldiğinde konuşuruz, o zaman!” Şimdi ölümsüz şairimiz Əli Kərim’in mısralarını hatırladım. Allah Allah… Bu, nereden aklıma geldi şimdi? Belki de anlamı budur:

“…Geldiği zaman bir ebedi ayrılık anı 

Kâh beni görmek istedi kâh dedi ben

Bırak bilmeyeyim, o utanmıştır ölümünden!”

Yok, yok, Allah göstermesin! Ne kadar saçma bir fikir aklıma geldi. Hemen asistanımı çağırıp ayın 15’ine Bakü’ye bilet almasını söyledim.

Kişinev. 2009. 13 Şubat. Evet… O sonsuz ayrılık anı geldi.

Şimdi 11 yıldır sensizim, ay baba. Tavsiyelerin, azarlamaların, nasihatlerin olmadan yaşıyorum. Her zaman nerede olduğumdan habersiz seni kaybetme korkusuna da hasretim. Artık bu korku olmadan yaşıyorum. Senin o ansızın aramalarından da korkardım. Ama bu korku ne güzel bir korkuymuş! Bu korkunun kıymetini bilememişim. Keşke o korkuyu yeniden yaşayabilseydim!

 

[1] Dışişleri Bakanlığı

[2] Özgün metinde “Başımdan bir kıl eksilirse…” biçiminde olan bu sözün Türkiye Türkçesindeki tam karşılığı “kılıma zarar gelirse...”dir.

[3] Özgün metinde “Bir həsirsən, bir də məmmədnəsir!” sözü geçmektedir.  

[4] İfade özgün metinde “tamaşalarının premyeralarında” biçiminde geçmektedir. Buradan anlaşıldığı kadarıyla hikâye kahramanın babası bir oyun yazarıdır. 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 168. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 168. Sayı