HaftanınÇok Okunanları
Serdar Dağıstan 1
Könül Şükrova. 2
Yıldıray Çavdar 3
İhsan Kurt 4
TANER GÜÇLÜTÜRK 5
Emrah Yılmaz 6
Vahide Fidan Doğan 7
Türk dünyasıyla ilişkilerde Beklentiler ve Gerçekler (I)Otuz Beş Yıllık Bir Muhasebe
Serdar DAĞISTAN [1]
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte 1991 yılı, Türkiye ile bağımsızlıklarını kazanan kardeş Türk cumhuriyetleri arasındaki ilişkiler açısından yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan’ın bağımsızlıklarını ilan etmeleri, Türkiye’de yalnızca diplomatik bir gelişme olarak değil; tarihî, kültürel ve duygusal anlamları olan büyük bir değişim olarak karşılanmıştır.
O yıllarda ortak alfabe, ortak eğitim alanı, kültürel yakınlaşma ve siyasi iş birliği konularında büyük beklentiler vardı. Aradan geçen otuz beş yılın ardından bu süreci artık daha sakin değerlendirmek gerekir. Çünkü Türk dünyasıyla ilişkiler ne yalnızca bir başarı hikâyesidir ne de sadece hayal kırıklıklarıyla açıklanabilir. Bu yazı, söz konusu dönemi hamasi bir övgü ya da karamsar bir eleştiri diliyle değil; beklentiler, kurumlar ve sahadaki gerçekler üzerinden okuma çabasıdır.
Türkiye bu süreçte büyük fedakârlıklar yapmış, birçok alanda ciddi emek ve kaynak harcamıştır. Buna karşılık hayal kırıklıklarını da çoğu zaman en yoğun biçimde yaşayan taraf yine Türkiye olmuştur. Bu durumun temelinde, beklentilerin zaman zaman sahadaki gerçeklerden daha hızlı ilerlemesi yatmaktadır.
Öncelikle şu gerçeği hatırlamak gerekir: Türk dünyasıyla ilişkiler Türkiye’de bazen sanıldığı gibi son on yılda başlamış değildir. Bugün daha görünür hâle gelen birçok yapının temeli 1990’lı yıllarda atılmıştır. Büyük Öğrenci Projesi kapsamında Türk cumhuriyetlerinden binlerce öğrenci Türkiye’de eğitim görmüş; bu öğrencilerin önemli bir kısmı daha sonra kendi ülkelerinde akademi, bürokrasi ve kamusal hayatta görev almıştır. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığının 1992’de, Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatının 1993’te kurulması da bu erken dönemin kurumsal adımlarıdır. Daha sonraki yıllarda Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Yunus Emre Enstitüsü ve Türkiye Maarif Vakfı gibi kurumların devreye girmesiyle bu ağ daha da genişlemiştir.
Türk Devletleri Teşkilatı konusunda da benzer bir hatırlatmaya ihtiyaç vardır. Türkiye’de bazen kardeş Türk cumhuriyetleriyle çok taraflı ilişkilerin Türk Devletleri Teşkilatı ile başladığı sanılmaktadır. Oysa ilk Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi 1992 yılında Ankara’da gerçekleştirilmiştir. Bu süreç daha sonra çeşitli zirvelerle devam etmiş; 2009 yılında Nahçıvan Anlaşması ile Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi kurulmuş, 2021 yılında ise bu yapı Türk Devletleri Teşkilatı adını almıştır. Nursultan Nazarbayev’in de desteklediği bu dönüşüm, yeni bir başlangıçtan çok mevcut yapının daha görünür bir çerçeveye kavuşmasıdır.
Yükseköğretim alanında Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi ile Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, bu uzun sürecin en somut örnekleri arasındadır. Bu kurumlar yalnızca ortak kurulan iki üniversite değil; Türk dünyasının farklı bölgelerinden gençleri aynı akademik ortamda buluşturan stratejik eğitim merkezleridir. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı bünyesinde Azerbaycan’ın Bakü ve Kırgızistan’ın Celalabad şehirlerinde yürütülen eğitim faaliyetleri de bu çerçevede ayrıca hatırlanmalıdır.
Kazakistan’da görev yaptığım yıllarda Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesini, bugün ise Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesini yakından gözlemleme imkânım oldu. Bu tecrübeler bana şunu göstermiştir: Türk dünyasında kurumsallaşmanın en kalıcı karşılığı çoğu zaman insan yetiştirmekten geçmektedir. Ortak üniversiteler yalnızca diploma veren yapılar değildir; uzun vadeli güven, iletişim ve ortak hafıza üreten kurumlardır.
Bununla birlikte kurum kurmak, kurumsallaşmanın tamamlandığı anlamına gelmez. Büyük emeklerle kurulan bazı ortak kurumlar dahi zaman zaman siyasi, idari veya yerel bürokratik gerilimlerden etkilenebilmektedir. Bu nedenle mevcut kurumların hukuki statüsünü, idari istikrarını ve uzun vadeli sürdürülebilirliğini korumak, yeni kurumlar kurmak kadar önemlidir.
Türk dünyasında beklenti ile gerçeklik arasındaki farkın en görünür olduğu alanlardan biri ortak alfabe meselesidir. Ortak alfabe fikri yeni değildir; uzun yıllardır bilimsel toplantılarda ve uzman komisyonlarında tartışılmaktadır. Ancak bu konu, taşıdığı sembolik anlam sebebiyle kamuoyunda çoğu zaman olduğundan daha hızlı sonuç verecekmiş gibi algılanmaktadır.
Kazakistan’ın 2017 yılında Latin alfabesine geçme kararı bu bakımdan öğretici bir örnektir. O dönemde Kazakistan’da görev yaptığım yıllarda süreci yakından takip etme imkânım oldu. Latin alfabesine geçiş için oluşturulan komisyonlarda yer alan Prof. Dr. Erden Kajıbek ve merhum Prof. Dr. Alimhan Jünisbek ile yapılan görüşmeler, meselenin teknik boyutunu daha iyi görmemi sağlamıştı. Hazırlanan bazı taslakların ortak Türk alfabesine oldukça yakın olduğu görülse de daha sonra resmî olarak açıklanan taslakların bu önerilerden farklılaştığı dikkat çekiyordu. Bu durum, alfabe meselesinin yalnızca dilbilimsel değil; siyasi, bürokratik ve toplumsal boyutları bulunan çok katmanlı bir konu olduğunu göstermektedir.
Yakın zamanda Astana’da Türk Dil Kurumu, Türk Devletleri Teşkilatı, Türk Akademisi ve ilgili uzman kurumların katılımıyla gerçekleştirilen ortak alfabe toplantıları da aynı gerçeği hatırlatmıştır. Uzman komisyonlarının teknik düzeyde vardığı uzlaşı ile devletlerin bunu resmî politika hâline getirerek uygulamaya koyması aynı şey değildir. Türkiye’de zaman zaman bu iki aşama birbirine karıştırılmaktadır. Oysa uzman uzlaşısı ile devlet kararı arasında ciddi bir mesafe vardır.
Ortak alfabe elbette önemlidir; fakat tek başına bütün sorunları çözmez. Türk lehçeleri arasındaki söz varlığı, ses özellikleri ve gramer farklılıkları yalnızca alfabe değişimiyle ortadan kalkmaz. Buna rağmen ortak alfabe, birbirimizi daha kolay okuyabilme ve yazılı kültüre daha rahat erişebilme açısından değerli bir imkândır.
Türk dünyasıyla ilişkilerde kültürel karşılıklılık meselesi de ayrıca düşünülmelidir. Türkiye’deki üniversiteler, belediyeler ve kültür kurumları, kardeş Türk cumhuriyetlerinin önemli şairleri, yazarları ve düşünürleri için konferanslar, sempozyumlar ve anma programları düzenlemektedir. Bu hassasiyet son derece kıymetlidir. Ancak aynı hassasiyetin Türkiye’nin edebiyat, düşünce ve bilim hayatına emek vermiş isimleri için kardeş Türk cumhuriyetlerinde ne ölçüde gösterildiği de sorulmalıdır.
Türkiye’de bir Kazak, Kırgız, Özbek veya Türkmen şairi için program düzenleniyorsa, Türkiye’nin önemli bir şairi, yazarı veya düşünürü için de ilgili ülkelerde benzer programların yapılması teklif ve takip edilmelidir. Kültürel ilişkiler tek yönlü ilgiyle değil, karşılıklı görünürlükle güçlenir.
Dış politika alanında da benzer bir gerçeklik karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de zaman zaman ortak tarih ve kardeşlik bağlarının dış politika tercihlerinde otomatik bir uyum üreteceği düşünülmektedir. Oysa kardeş Türk cumhuriyetleri de diğer bütün egemen devletler gibi dış politikalarını kendi ulusal çıkarları, güvenlik öncelikleri, ekonomik ihtiyaçları ve jeopolitik dengeleri doğrultusunda belirlemektedir.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti meselesi bu bakımdan Türkiye açısından en hassas başlıklardan biridir. Son yıllarda bazı Türk cumhuriyetlerinin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile diplomatik temaslarını geliştirmesi veya temsil düzeyinde ilişkiler kurması, Türkiye kamuoyunda doğal olarak dikkatle izlenmekte ve zaman zaman hayal kırıklığına yol açmaktadır. Fakat bu tür gelişmeleri yalnızca kardeşlik veya sadakat ölçüsüyle değerlendirmek eksik olur. Her devlet kendi dış politikasını jeopolitik dengeleri, ekonomik ilişkileri ve uluslararası yükümlülükleri çerçevesinde belirlemektedir.
Sonuç olarak, 1991’den 2026’ya uzanan süreç Türkiye ile kardeş Türk cumhuriyetleri arasındaki ilişkiler açısından önemli kazanımlar, ciddi tecrübeler ve değerli dersler ortaya koymuştur. Bu ilişkileri yalnızca romantik bir kardeşlik anlatısı üzerinden ya da yalnızca hayal kırıklıklarıyla okumak yeterli değildir. Bu muhasebenin ardından asıl soru şudur: Türkiye, otuz beş yıllık tecrübeden hareketle bundan sonraki dönemde hangi alanlarda daha farklı ve daha stratejik davranmalıdır?
Türkiye’nin bundan sonraki dönemde en önemli ihtiyacı, beklentilerini daha gerçekçi bir zemine oturtmak ve Türk dünyası politikalarını daha profesyonel bir kurumsal akılla sürdürmektir. Türk dünyasında kalıcı başarıyı sağlayacak olan şey, duyguyu kaybetmeden aklı; kardeşliği zayıflatmadan kurumu merkeze alabilmektir.
[1] Dr. Öğr. Üyesi, Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Mütercim-Tercümanlık Bölümü, Bişkek/Kırgızistan