Tutulan Ay


 01 Haziran 2025


                                                                                                        “Alanın kadri kan olsun, 
                                                                               veren babası, büyüten annesi ölsün!...”  
                                                                                                   Çolpan. “Aydın Gecelerde”.

AKT.: MARUFCAN YOLDAŞEV[1]

Nakışlı sütunların altın gibi parlaması göz kamaştırıyor. Çeşitli parlak taşlarla süslenmiş mihrap şeklindeki ocaklar, hayalî tasavvurlara yer veren çiçekli duvarlar, aklı çelen kan kırmızısı halılar, küçük mumluklardan oluşan güzel kandillerle süslü büyüleyici bir avlu, sihriyle duvara yaslanmış bir halde donup kalmış güzel bir kızın hayallerini bozmaya güç yetiremiyor. Annesinin büyük umutlarla Aybibi adını koyduğu bu kızın ağlamaktan kızarmış gözlerinde, kederden solmuş yüzünde umursamaz, kayıtsız bir his donup kalmış; kına ile süslenmiş narin parmakların titremesinden, siyah saçlarından, kirpiklerinin ağır ağır hareketinden soğuk bir trajedinin esintileri hissediliyordu. 

Aybibi, feleğin acımasız dönüşünden, dünkü sabahın trajik bir karanlığa dönüşmesinden dolayı uyuşmuş ve cansız gibi oturuyordu. O mutlu sabah gününde, dünyada Azadbek adında, Türkiye’de eğitim alıp dönmüş zeki bir gencin varlığını öğrenmişti. Sevinçten, mutluluktan onun başına taktığı fesi gösterip gülerek kahkahalar atmıştı. O mutlu günde Aybibi: 

— Başındaki ne, Azadbek ağa? - dedi. Azadbek utanarak başlığını eline aldı ve sanki bu nesneyi ilk kez görüyormuş gibi hayretle baktı. 

— Bu fes, Türkiye’deki Türklerin milli şapkası. 

Bunun üzerine kız daha yüksek sesle gülerek dedi ki: 

— Size bizim Harezm papakları ve Şiraz çöğürmeleri de çok yakışır. 

— Biliyorum. 

— Biliyorsanız giyin o zaman. 

— Artık giyeriz tabii. 

Bir süre genç ve kız birbirine sessizce bakarak, bakışlarla birbirlerine söz verdiler. 

— Adınızı kim koymuş? 

— Annem. 

— Aybibi, Bibilerin Ay’ı! 

Aybibi, hayallerinde canlanan Azadbek’in aziz kokusunu özlemle anımsarken, çevresinde neşeyle dolaşan diğer kızların seslerini duymuyor, yüzlerini görmüyor, yeni göz açmış bir pınar gibi gözlerinden inci gibi yaşlar akıtıyordu. 

Ey Allah’ım, yoksa kaderi bu mu olacaktı? Saray mahkûmlarının yazgısı, bu lanetli zenginler arasında geçen ömrü hep aynı mı olacaktı? Her gece gidilen yolların sonu, hanın iğrenç ve ahlaksız girdabında boğulan yatağında mı bitecekti? 

Ey Allah’ım, daha dün o mutlu günde Bibilerin Ay’ı, Azadbek ile rüzgârların hafif esintilerine, kekliklerin ve bülbüllerin cıvıl cıvıl seslerine, otların ve kır çiçeklerinin güzel kokularıyla dolu geniş bir ovada karşılaşmıştı. Temmuz kızın yüreği gibi yanıyordu. Gökyüzünde güneş o kadar büyüktü ki, Aybibi’nin yüreğinde Azadbek’ten başka, yeryüzünde ise güneşten başka ışık saçan, yakıcı bir şey yoktu. Zorlu bir mücadelenin ardından ayrılık savaşında galip gelen aşk orduları, kıskançlık ve ayrılık odlarından bir ateş yakmalıydı. Nihayet sevgiliyle, can cana, yüz yüze geldiler. Bibilerin Ayı’nın özlem ve hasret dolu sesi titreyerek çıktı. 

— Selam, - dedi mutlu bir anda. 

— Aleykümselam, - dedi kızın yüreğinin ebedi yakıcı güneşi. 

Sonra yine alışıldık bir sessizlik çöktü, yüzyıllardır birbirini arayan, özlemle bekleyen bakışlar buluştu. 

— Türkiye’de basılmış Kur’an-ı Kerim’i getirdim. 

— Nasıl, güzel mi? 

 Kız, Kur’an-ı Kerim’i alnına sürüp dua ederek kenara koydu. 

— Bakmaz mısın?! 

Azadbek, hayret ve sevgiyle dolu kara gözlerini kızın ay yüzüne dikti. 

— Ama… 

 Kız nedense konuşamadı, gözlerini yere indirdi. 

— Üstün… 

Delikanlı, kızın abdestini tazelemesi gerektiğini düşünerek çekingen tavrını anladı, mendile sarılmış bir kaç fotoğrafı kıza doğru uzattı: 

— O zaman buna bakın,  dedi. 

Kızın başörtüsünün altından kaçmaya çalışan saç telleri, otlar ve çiçekler üzerinde yeni deri değiştirmiş yılan gibi parlıyordu. İpek elbisesinin geniş eteği dizlerinin üzerine sarkmış, ayaklarının altında bahar çiçekleri ve gökkuşağı renkleriyle bezenmiş bir çiçek çelengi gibi yayılmıştı. 

— Bu benim, bu da arkadaşım Sultanbey, dedi Azadbek, Bibilerin Ayı’nın omzunun üzerinden fotoğraflara bakarak. 

Kızın boynundan, saçlarından baharda açan kır çiçeklerinin kokuları yayılıyordu. Gencin başı döndü, gözleri kaydı ve kıza bir söz söyledi: 

— Amerika’da, Fransa’da, Almanya’da bulundum, ama hiçbir yerde bizim memleketimiz gibi cennet bir yer, böyle büyüleyici bir güzellik görmedim, dedi büyük bir heyecanla. 

Gencin böyle pat diye söylemesi Aybibi’ye ağır geldi, aklı kötü şeylere gitti. 

— Niye böyle kötü şeyleri bir kıza söylüyorsunuz?! Şimdi kalkar giderim. 

— Tövbe ettim, dilim kesilsin. 

Kızın öfkesinden gülmesini zor tutan Azadbek, bugün özellikle giydiği Şiraz papağını düzeltti. O anda eli, yerlere yayılmış mis kokulu saçlara değip geçti. Bir an için gelecekten güzel günler dileyen iki gönül, iki tutkun âşık, birbirine sessizce bakakaldı; sanki iki kalbin kanı, sıcaklığı, ruhu birleşip birbirine kavuşmak istiyordu. Aybibi bugün farklı süslenmiş — beyaz yemeni üzerine ipek işlemeli bir çakman giymiş — gence bir an bakıp, nazik bir gülümseme ile saç örgülerini arkaya attı. Azadbek, sisler içinde kaybolmuş bir yolcu gibi hüzünlü ve kurtuluş arayan, aziz bir çift kara göze bakarak, nedense yüreğinden huzursuz bir ayrılık hissi duydu. Güzel yüzüne bahar dereleri gibi hızla yayılan bir tebessüm yerleşti, kısa sakalını sıvazlayarak, varlığın gündüz dünyasında kaybolup parlayan aydınlık bir ışıkta aya doğru eğildi. 

— Sultanbey arkadaşımız baharda gelme sözü verdi. Gelsin, sizi görüp biraz yansın. 

Bibilerin Ay’ı kızararak, ay yüzünü gizlemek istercesine daha da eğildi. 

— Bunlar Hafız, Mevlana, Zemahşeri ve Necmeddin Kubra’nın külliyatları. Alttakiler benim resimlerim. 

— İdari marşrut dedikleri nedir? 

Azadbek bu sözü duyunca, beline bağladığı kuşağın üzerine ellerini koyarak hayretle baktı. Yüz ifadesi hızla değişip solgun bir hâl aldı. 

— Bu söz kitapta mı yazılmış?, diyerek kızın elindeki kitaba eğilip baktı. 

— Birdenbire aklıma geldi. Salican ağam arkadaşlarıyla bu konuda çok konuşurdu. 

— Bu sözü söylemekten sakınmak gerekir, yoksa ağabeyinizin hayatı tehlikeye girer. Tüccar, molla-efendi, medrese talebeleri ve genç Hiveliler — idari marşrut, yani teşkilat meclisinin temelini oluşturur. Bu harekete bir zamanlar Palvanhacı Yusuf oğlu başkanlık etmişti. Han ise hareketin düşmanı, destek vermeyi istemiyor. Zaten çok eziyet ve zulüm görmüş millet ve memleketin kaderini, geleceğini korumak gerek. En iyisi bundan sonra bu konuda konuşmayın, — Azadbek dikkatle kıza bakarak devam etti: 

— Eğer… şehadet ve vekâlet idari marşrut üyelerine verilirse, Rusya’dan yaklaşan tehlike bir süre ertelenmiş olurdu. Ancak onlar, ‘Bize katılırsanız kurtulursunuz, karşı gelirseniz yıkılırsınız,’ demezler. Onların esas niyeti, millet ve din — İslam’ı ayaklar altına almayacak bir cumhuriyet kurmaktır. Bırakın, siyasetle erkekler uğraşsın. 

Aybibi, sabah vaktinde çiçek yaprağından yere düşen çiy damlası gibi nazikçe güldü. Kızararak dudak üstündeki tüyleri hafifçe terlemiş gibi oldu. Kendini toparlayıp, gence yüreğinden geçen bir bakışla bakarak bir söz söyledi: 

— Onların dilini öğrenmek kolay olmamıştır herhalde? 

— Kimlerin? 

— Türklerin! 

— Aybibican, okumuş bir kız, onların bizimle aynı dilde konuştuğumuzu bilmez misin? 

— Aaa, Allah kahretsin, öyle mi, haberim yokmuş. 

— Yemin etmeyin, ayıp olur. 

Söylediği gibi ayıp oldu, ayıp oldu, renk ve çehrem saman gibi soldu, soldu, bahçede bülbül yerine baykuş öttü, onun çektiği ahlar göklere uçtu, yerlere girdi. Buz tutmuş göğsünde arzular öldü, arzu ağacının yeşil yaprağı — hanın taş sarayında soldu. 

Aybibi hâlâ gözlerini yarı açık tutarak, dünkü gün battığı hasret denizinin girdaplarında, anaforlarında başıboş dolaşıyordu. Hasret denizinin kaybolmuş damlaları, varlığın gecesinde kaybolmadan parlayan ay yüzünü yıkayıp duruyordu. Birinin sert itmesiyle irkilen Aybibi kendine geldi ve önünde bir tabak yağlı çorba ile eğilmiş duran kara kaşlı, sevimli bir kızı gördü. 

— Bu kadar ağlama, hepsi boşuna… 

— Zaten hanın olacaksın. 

Yemek soğudu, yağları dondu, Aybibi yeniden hasret denizine battı. Sonra onu eski doğu pazarlarından satın alınmış dilsiz bir köle gibi, itaatkârlığından memnun kalarak yıkadılar, süslediler. Çeşitli altın işlemeli kıyafetlere bürünmüş, kendi acısından biraz daha değerli taşlar ve süslerle donatılmış, ayna önünde duran kıza herkes bir söz söyledi: 

— Ah zavallı alnı kara, han seni yiyip bitirecek. 

— Hile kullan, hile. 

— Tatlı söz çabuk işler. 

— Ağır ol, bugün zor. 

Aybibi’yi renkli ipek kumaşlar, kadife örtüler ve çok geniş, rahat bir odaya sokan kadınlar, gündüz hayaletleri gibi bir anda kayboldu. Odanın başında büyük bir yastıklı kerevet, karşısında devasa bir taş ayna yer alıyordu. Tüm duvarı kaplayan İran halısının altına kömür gibi yanan örtülerden bir yer hazırlanmış, nimet dolu bir sedir konulmuştu. Pencere kenarına yerleştirilmiş Oş mumu, odaya garip bir huzur ve sükûnet bahşediyor, dünyada hiçbir tehlike ve tecavüz olmadığına işaret edercesine titreşerek yanıyordu. Beynine “Kaçsam mı?” düşüncesi gelip pencereye koştu. Pencereden biraz ötede karnı büyük iki asker dolaşıyordu. Aybibi utanç ve mahcubiyetten elleriyle yüzünü kapattı, avuçları nemlendi. O anda dışarıda kapının açılıp kapandığı, halılara basan adım sesleri duyuldu. Aybibi titreyerek halıyla kaplı duvara yaslandı, gözlerini yumdu. Pencerenin ardındaki bir dünyadan suyun şırıltısı, haremin ahlaksız kızlarının kıkırdayarak gülmesi hafifçe duyuldu. O sırada gelen, belinden sıkıca sarıldı, kız bayılmamak için duvara tutundu. Yüzüne sıcak bir nefes çarptı, burnunda hoş kokular kaldı. 

— Gözlerini aç, korkma! 

Aybibi gözlerini açtığında, hayalindeki seksen yaşındaki iğrenç ihtiyar yerine uzun boylu, yakışıklı, zayıf bir adam gördü ve hayretle bakakaldı. Karşısında gülümseyen adam, halkın binlerce insanın hayatını kurutan kan içici İsfendiyar’a hiç benzemiyordu. Halk onun için şarkılar bile düzmüştü: 

İsfendiyarhan han oldu, yiyip içtiğimiz kara kan oldu. 

Amirane bir emirle kendine geldi. 

— Beri gel! 

Yılan karşısında büyülenmiş, dünyanın ne olduğunu unutan bir canlı gibi sürünerek hanın önüne gitti. Han ona baştan aşağı bakınca gönlü rahatlamış olmalı ki, neşelenip “otur” diye işaret etti. Ağzına kadar şarapla dolu bir Çin kâsesini uzattı. Aybibi başını salladı. 

— İç. Korkmazsın. 

Han, bir şeyler düşünerek keyifli keyifli gülümseyip kâseyi hafifçe çaldı. 

— Kim der ki senin bir beyin kızı, bir kâse şarabı içmeyi bilmez. 

Aybibi’nin ay yüzü, içinde kaynayan volkanların etkisiyle kızarmış, avını gözleyen kartal gibi donup kalmıştı. Han neşeli ve memnun bir şekilde yan yatmış, işaret parmağındaki büyük yüzükle şarap kâsesine ritmik bir şekilde vurarak “hey-y… hey-y…” sesleri çıkarıyordu. Odaya buranın eşyaları gibi ağır ve sağlam bir sessizlik çökmüş, halılar, parlak perdeler, yastık kılıfları, hanın baştan aşağı altınla kaplı kıyafeti — kendinden uyuşuk ve tembel bir ışık saçan, bekleyen bir huzurla uyukluyordu. Hanın keyfi, sarhoşluğu ısıtılmış tandır gibi doruğa çıkınca, tatlı bir ney çalıp ağır ağır yürüyerek bağrına çağıran kerevete doğru gitti. 

— Hadi, gel! 

Büyülenmiş bir canlı, Bibilerin Ay’ı, gözlerinde bilinçsiz ve şuursuz bir ateş parlayarak, onun gözlerinden ayırmadan, gençliği, namusu, haya ve o gence bağladığı umut dolu günün mahvolacağı kerevete yaklaştı. O anda İsfendiyar’ın binlerce insanın hayatını, kaderini, “cellat” kelimesini söylemesiyle yerle bir eden kalın dudaklarını, şehvet ve hırsla dolu kara gözlerini, bir zamanlar onu da dünyanın talihsizliğine bir annenin doğurduğuna işaret eden terli alnını çok yakından gördü. “Yat” emri yankılanır yankılanmaz, kanında bin yıllık intikam ve öfke filizlenen bir kartal gibi düşmanının gözüne toz attı. Erkek hırıltıları, nazlı gülüşler ve mahkûmun bekâret nişanesini bekleyen örtüler, perdeler, halılar, tuhaf ve nadir bir olaydan sarsılıp titredi. Hanın her gün on kere, belki yüz kere “cellat” tokadıyla açılan ellerini kanla karışık gözyaşları yıkadı, yıkayıp durdu. 

— Bekçi!!! 

Kapı açıldı, sadık hizmetkârlar içeri girip taş bir tanrıça gibi donup kalan Aybibi’ye atıldı. 

— Öldürün onu, kaynar su döküp öldürün! 

Onu bir çuval et gibi aciz ve bitkin hale getirip taş avluya sürüklerken, aklına otlukta dinlenip huzur bulduğu bir gün — o mutlu gün geldi. Artık oralarda dolaşamayacağını, Azadbek adlı genci bir daha göremeyeceğini hissedip hıçkırarak ağlamaya başladı. Üç dört kadın aç sırtlan gibi üzerine atılıp lanetler yağdırarak, çekiştirerek kıyafetlerini yırttılar. Kaba taşlar üzerinde özgür duran kızın narin bedeni, çiçek yaprağı gibi saf vücudu, ay yüzünü utancından saklarcasına kapattı. 

Taş avlu, her zamanki gibi, sabahın özgür düşünceleriyle yaşayan bir mahkûmun korkunç, çaresiz çığlıklarını yuttu.

[1] Prof.Dr. Marufjon Yuldashev, Taşkent İktisadiyat ve Pedagoji Üniversitesi.

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 222. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 222. Sayı