Vefa


 01 Haziran 2020



Yazın sonu, güzün başıydı. Gökyüzü berraktı, sular dingin. Yapraklar henüz sararmamıştı. Yemyeşil pamuk tarlasının üstüne düşen güneş ışıkları tatlı tatlı hafifçe dalgalanıyor, oynaşıyor, kırpışıyordu. Pamuk kozaları kendilerini gösterecekleri günü bekliyordu. Arabalar yoldan hızlı hızlı geçse de çok gürültülü şehirden sonra buralar Abdurrahman’a oldukça sessiz geliyordu. O kendisinin de anlayamadığı tuhaf bir gönül yorgunluğuyla yola çıkmıştı. Farklı farklı manzaraların cazibesinden midir yoksa çocukluğunun geçtiği yolların, yerlerin hatırlattığı anılarından mıdır bilinmez, içindeki sıkıntı birden hafiflemiş gibi oldu, ruhu rahatladı.

Aşırı yorgunluktan sonra nedendir bilinmez, onun içi köyünün özlemiyle yandı. Lakin kimin yanına gidecek? Orada hiç kimsesi kalmadı. Anası, babası öldü. Çocukluğundaki arkadaşlarından hiç kimse kalmadı, onu tanıyan çıkmaz. Aradan otuz, kırk yıl geçtikten sonra orada kalanlar da onu tanır mı acaba? Fakat her ne olursa olsun onun gönlü oraları özlüyor; sık sık köyünden bahsediyor, çocukluğu hakkında konuşuyor, ufak tefek şeyleri bile hatırlıyordu. Bir gün anasının kabaklı samsadaki[3]  ustalığı hakkında konuştu: 

“Dışı ince, kendisi iri olurdu. Acı… İçinden küçük kırmızıbiberler görünürdü. Ekmek yaptığı zaman mutlaka ya soğanlı ya da kabaklı samsa yapardı.”

Kitap okuyan kızı “Eh işte! Anam bu kadar lezzetli kıymalı samsa yapsa da sizin aklınızdan hangi diyarlarda yapılan kabaklı samsa çıkmaz ki?” dedi. 

Televizyona arada sırada bakıp bir şeyler dikmekle meşgul olan hanımı, kızına şöyle bir baktı, sonra kocasına döndü. Müşfik ve yumuşak bir sesle “Bir gidip görseniz ya! İsterseniz ben de birlikte geleyim!” dedi.

Abdurrahman çaresiz bir hâlde ne diyeceğini bilemez bir durumda “ Kimin evine?” dedi. 

“Neticede birileri vardır ki!”

Abdurrahman ses çıkarmadan düşünüyordu. Uzun zamandır konu komşudan, eşten dosttan biriyle bile irtibatı olmamıştı. Çocukları onun hâlini nasıl anlasın? Mamur bir şehirde, geniş ve konforlu evlerde hayatını sürdürürken sürekli olarak duvarına bal kabağı sürgünleri yürümüş alçak eyvanı, sineklerini kovalayan sığırları, koyunları; otların üzerinden geçen daracık patikaları, ağaçtan köprüleri anlatmak, belki de gerçekten nankörlüktü. Lakin o yollarda onun çocukluğu, kaynayan süt gibi coşkun, gamsız tasasız, asude demleri geçti ki! Gençlikle alakalı her şeyin büyüsü gittikçe artar, cazibesi çoğalır gidermiş. Araya yıllar girdikçe heves de, özlem de büyürmüş.

Trenden indikten sonra, onun arabaya binesi gelmedi. Yükü yoktu, el çantasına ihtiyaten bir gömlekle bir atlet, havlu ve çorap koymuştu, o kadar. Geniş yolun bir tarafındaki kaldırımdan acele etmeden yürüyordu. Gün dönmüş olsa da sıcağın tesiri hâlâ fazlaydı, şırıldayarak akan derenin kenarındaki söğütlerin arasından serince bir rüzgâr esiyor, ara ara yüzüne gözüne ferahlık vuruyordu. Köy fazlaca değiştiği için Abdurrahman tahminî ilerliyordu. Ara sıra durup “Şaşırdım mı acaba?” der gibi bir o tarafa bir bu tarafa bakıyor, tekrar tahmin ettiği üzere yürümeye devam ediyordu. 

Kavaklığın arasındaki çayhanede insan azdı. Kerevetin birinde iki ihtiyar oturmuş sohbet ediyor, yolculardan olsa gerek, oldukça genç birisi Ciguli[4] arabasını yıkıyor, dere kenarındaki masanın üstünde kapağı açık çaydanlık ile çay doldurulmuş bardak duruyordu. Abdurrahman, ihtiyarlara selam verip geçti, boş kerevetlerden birinin kenarına oturdu. Çayhanenin orta yaşlı, bıyıklı sahibi minder alıp geldi. Mütevazı bir şekilde “Hoş geldiniz, misafir! Şeref duyduk.” dedi.

“Zahmet etmeyin!” 

“Siyah çay mı, yeşil çay mı?”

“Fark etmez.”

Çayhaneci beyaz akide şekeri, kesme şeker, yumuşak iki ekmek ile bardak konulmuş servis tepsisiyle çaydanlık alıp geldi. Çayhane sahipleri dışarıdan gelen birini hemen tanırdı. Onlara başkaca bir itinayla yaklaşır, onlara gönüllerini okşayıcı muamele gösterir, onların takdirini kazanmaya gayret ederler. Bir kâse kavun ile üzüm konulmuş tabağı da arka arkaya alıp geldi. 

“Sağ olun, zahmet etmeyin!”

“Zahmet olur mu? Misafirsiniz! Yol yorgunluğunu alır. Uzaktan mı geliyorsunuz?

“Evet, Taşkent’ten.”

Tam bu sırada kaputu ve üstü çiçeklerle, kurdelelerle süslenmiş Volga[5] otomobilin önde olduğu beş, altı arabadan meydana gelen konvoy birbiri arkasına vızıldayarak hızla gelip durdular. Güzel giyinmiş gençler, aceleci ve nazik tavırlarla geldiler. 

Ocakçı zevkle avuçlarını birbirine vurarak “Ah, namussuzlar! Hayatın keyfini siz sürün!” dedi ve ilave etti: “İyi! Arabayı gelin kızın kendisi sürmüyormuş!”

Yaşlıların da araba yıkayan adamın da gözleri o taraftaydı. 

Çayhanenin sahibi “Bir makinist kız, makinist bir delikanlıyla evleniyor. Düğünleri bugün, ikisi de tanınan insanlar, ikisinin de arabaları var. Zilli kız, arabayı öyle bir sürüyormuş ki rüzgâr gibi gidiyormuş, diyorlar. Otomobiliyle geçip giderken herkes onlara bakıyormuş. Zaman çok tuhaflaştı, yahu! Eskiden dört atı olanın kibrinden yanına yaklaşılmazdı. Şimdilerde şu arabalar doksan at gücüne denk diyorlar ya!” dedi.

Abdurrahman güldü.

“Onlar hangi köyden”?

“Şu bizim Üçkuduklu’dan. Saliya Hanım var ya! Kahraman… Onun adamlarından.”

Abdurrahman gözlerini kıstı. Bir şeyler hatırlamaya çalıştı.

“Saliya Hanım… Soyadı ne?”

“Baltayeva. Tanır mısınız? ‘Kızıl Yuldız’un başkanı ya!” 

Abdurrahman mendiliyle terleyen boynunu ve yüzünü silerken ses çıkarmadı. Onun tanıdığı Saliya’nın soyadı başkaydı. Gazetelerde de bir iki defa gördüğünde bu sebeple dikkat etmemişti. Evlenmiştir muhtemelen, belki soyadı değişmiştir.

“Saliyahan’ın kendisi nereli?”

“Buralı.”

“Yaşadığı yer çok uzak mı?”

“He, epey var. Hey, Ciyenbay! Birlik’e mi gidiyorsun?”

Arabasını yıkamayı bitirmiş, ayakta durup çay içen delikanlı ona bakarak başını salladı.

“Misafirimizi de götürür müsünüz?”

“Tamam, olur.”

Araba düz, asfalt yolda rüzgâr gibi gidiyordu. Tarlalar arkada kalınca yolun iki tarafında aynı mimariyle yapılmış tuğla evler görünmeye başladı.

“Köy çok değişmiş.” 

Ciyenbay yüzünü birden çevirip Abdurrahman’a baktı. 

“Daha önceden geldiniz mi?”

Abdurrahman yavaşça içini çekti, cevap vermedi.

“Mahzuru yoksa kime gidiyorsunuz?” 

“Kendim de bilmiyorum.”

Araba birden yavaşlar gibi oldu. Ciyenbay gözünü arada sırada yoldan ayırıp şaşkınlıkla ona bakıyor, bir anlam veremiyor, sormaya da çekiniyordu.

“Aslen bu köydenim. Siz gençsiniz, bilmezseniz, Abdülhalil isimli adamın oğluyum. Uzun zaman oldu buradan ayrılalı. Yaşlanınca özledim buralarını, görmek istedim.”

“İyi yapmışsınız! Öyleyse doğru bizim eve gidelim. Babam sağ, çok mutlu olur.” 

“Sağ olasın.” 

Yakın zamanda badana yapılmış duvarların ve yeni boyanmış büyük kapının önünde insanlar toplanmıştı. Söğüdün gölgesinde otomobiller sıralanmış duruyordu. Küçüklü büyüklü çocuklar da buradaydı. Ciyenbay yavaşlayıp durdu.

“Uğramadan gidersek kırılırlar. Birer bardak çay içelim şimdi.”

Yazlık beyaz bir gömlek giyinmiş orta yaşlı bir adamla daha genç biri arabanın yanına geldiler.

“Buyrun, buyrun! Haydi, içeriye.”

Ciyenbay “Misafir getirdim. Herkes nasibiyle gelirmiş.” dedi gülerek.

Ev sahipleri hürmet göstererek onları içeriye buyur ettiler. Büyük ve geniş bahçeye masalar, sandalyeler yerleştirilmişti. Üst taraftaki verandada kadınlar, kızlar görünüyor, asmanın altındaki oturma alanında müzisyenler meşk ediyordu. Delikanlılar hoparlör yerleştirmek, ağaçlara kablo çekip lambaları takma işiyle meşguldü. Kısa bir süre içerisinde sofra hazırlandı, mestava[6] getirildi. 

Ciyenbay “Makinistimiz evleniyor, daha önce arabalar geçtiğinde görmüşsünüzdür.” diye açıkladı.

Abdurrahman “A! Onlar mı?” dedi ve etrafına şaşkın şaşkın baktı. O “Tanıdığım biri çıkar mı, acaba?” ümidindeydi. Kapıda, siyah atlas gömlek giymiş, şişman bir kadın göründü. Kadınlar ve erkekler onun önünde sıralandılar. Kadın elindeki kâğıda sarılmış şeyi oradakilerden birine uzatırken onlarla kucaklaştı, hâl hatır sordu. Tok bir sesle “Düğününüz hayırlı olsun! Her şey tamam mı? Eksikler varsa söyleyin.” dedi.

Abdurrahman onu tanıyordu. O, Saliya’ydı ama bir zamanlar zayıfça bir kızdı. Şimdiyse iri yarı, olgun bir kadın olmuştu. Mavi renkli başörtüsünün altından ağarmış saçları görünüyordu. Şişmanladığından mıdır, yüzündeki suçiçeğinin izi de kaybolup gitmişti. Çevresini ince kırışıkların sardığı küçük gözleri değişmemişti. Şimdi bile tez canlı ve hükmediciydi. Ayakta dururken kadınlarla da bir şeyler konuşuyordu. Abdurrahman’dan tarafa bakmadı. Abdurrahman’ın ona baktığını gören Ciyenbay fısıldayarak “Başkanımız.” dedi.

“Buraya çağırmak mümkün mü?”

“Elbette!” 

Ciyenbay ayağa kalktı ve yanına gidip ona bir şeyler söyledi. Saliya Hanım başını salladı, sonra Abdurrahman’dan tarafa şöyle bir baktı. Konuşmayı kesip tekrar tekrar baktı. Abdurrahman yerinden kalktı. Saliya Hanım ona yaklaştı, dikkatlice baktı. Onun yanına gelip elini uzattı.

“Abdurrahman? Gerçekten mi? Yanılmıyorum değil mi?”

Abdurrahman’a gülerek “Doğru, doğru! Aynen kendisi!” dedi 

“Döndünüz ha!”

Ciyenbay “Kaybolan köylünüzü ben bulup getirdim abla!” dedi gülerek.

“Hem de nasıl kaybolmuş! Sel alıp götürdü, sanki!” 

Saliya Hanım hâl hatır sorduktan sonra “Evi de bahçeyi de bırakıp gittiniz ya! Başlarda lambası yanıp dursun, diye çalışmaya gelenleri yerleştirdik evinize. Daha sonra Birlik’in ipek böcekleri burada bakıldı... Sonunda da yol geçince yıkılıp gitti.” dedi. 

“Sizinkinden de mi?”

“Evet, başka yerdeyiz şimdi.”

“Anneniz hayatta mı?”

“Yaşlandı. Hiç unutmadı sizi! Kendisi de birazdan gelecektir.” 

Bahçe kapısından giren uzun boylu, kara yağız adamı görünce eliyle işaret edip seslendi: 

“Baltayev!”

Baltayev, binici pantolonunun üstüne giydiği beyaz gömleğinin eteğini düzelterek Saliyahan’ın yanına geldi. Saliyahan gülerek Abdurrahman’ı işaret etti.

“Kim bu? Tanıyın bakalım!” 

Her ikisi de bir süre bakıştılar, sonra birden kucaklaştılar.

“Gökten mi düştü, yerden mi çıktı bu? Tövbeler olsun!”

Kısa bir süre içerisinde bu haber düğün evine yayıldı.

“Abdulhalil’in oğluymuş.”

“Yok ya! Abdurrahman mı? Yaşıyor muymuş?”

Bu mahiyetteki sözler Abdurrahman’ın kulağına çalınıyordu. Aradan çok geçmeden farklı farklı insanlar onunla konuşmaya geliyorlardı. Bir ihtiyar gözyaşları içinde onu kucakladı, öptü, hâl hatır sordu. Kuşağının ucuyla gözünü silerken “Hayattasın ya, yavrum!” dedi. Siması Abdurrahman’a bir yerlerden tanıdık geldi. Babasının arkadaşlarından olmalı. 

Saliyahan kerevete, kadınların yanına gidip aldığı haberle geldi:

“Ninem de gelmiş. Söyledim. İşte! Sabredememiş kendi geliyor.”

Abdurrahman bastonuna dayanmış, biraz öne eğilmiş kendisine doğru gelen ihtiyarı görünce ona doğru yürüdü.

“Esselamüaleyküm!”

Yaşlı kadın kısa bir süre ona baktı. Sonra kendisine doğru eğilen Abdurrahman’ın boynuna sarılıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bastonu yere düştü. Abdurrahman da onun geniş omuzlarına sarılmıştı; zayıf, cansız kolları onun boynunda titriyordu.

“Allah’a şükür, hayattasın! Allah’a şükür!”

“Siz iyi misiniz nineciğim?”

İhtiyar onun omuzlarını sıvazlayıp yüzüne bakıyordu. 

“Düşlerime giriyordun! Anacığınla kan kardeşiydik esasında. Yaşıyorsun ya! Şunca zamandır gelmedin ya! Vefasız olmuşsun yavrum!”

Abdurrahman nasıl cevap vereceğini bilemiyordu. Heyecan ve endişeyle kızardı. Onu hiç kimse unutmamıştı. Hatta özlemiş, görmek istemişlerdi. Abdurrahman’ın burnuna anasının kokusu gelir gibi oldu. Gözleri doldu. Saliyahan ihtiyar kadını zorla götürdü:

“Eve gel! Konuşamadım, görmeye doyamadım!”

“Geleceğim, geleceğim.”

“Gelecek, tabi ki! Elbette, gelir!”

Baltayev, arkadaşlarına haber vermişti. Hepsi toplandı. Onlar cepheden dönmeyen arkadaşlarını tekrar tekrar yâd ettiler.

“Yâr yâr” koşukları[7]nın, oyun ve gülmelerin, daire ritimlerinin, karney surney[8] seslerinin arasında gelin geldi. Bu merasimi biraz seyrettiler ve hasretle sohbetlerine tekrar devam ettiler. Tanıdık bildiklerin hepsi de davet ediyor, onu evlerine götürmek istiyorlardı. Fakat o, bugün yalnız kalmak niyetindeydi. Çocukluğunun geçtiği, anasının babasının gezip dolaştığı şu sokaklarda yalnız başına yürümek; bütün duygularını alt üst eden hayat konusunda, onun yolunu beklemiş işte şu insanlar hakkında tek başına, kendi kendisiyle baş başa kalıp düşünmek istiyordu. O borca batmış biri gibi alacaklılarından kaçacak bir yer bulamıyordu. Kısacası onun gönlü şu anda yalnız kalmayı istiyordu. Kendi kendisiyle hesaplaşmak niyetindeydi. 

Düğün henüz bitmemiş olsa da onlar dışarı çıktılar. Başkan’dan çekindiklerinden olsa gerek diğerleri sessizce bekliyordu. Baltayev direksiyonuna oturdu. Saliyahan, Abdurrahman’a onun yanına oturmasını teklif edip kendisi arkaya bindi. Uğurlamaya çıkanlar çaresiz, ellerinden bir şey gelmeyerek “Yarın görüşürüz!” diyerek vedalaştılar.

Abdurrahman minnet dolu bir ses tonuyla “Bir ricam var! Ben otele gitsem…” dedi.

“Bu da ne demek?”

“Can dostum Saliyahan! Bugünlük… Bir günlüğüne… Lütfen!” 

Baltayev şaşırmış bir hâlde ne söyleyeceğini bilemeden hanımına baktı. Saliyahan, Abdurrahman’ın yalvaran bakışlarını görüp boynunu eğdi, sonra da “Tamam!” dedi.

Araba iki kanatlı büyük kapıdan girip yüksek direkli üstü kapalı yoldan ilerledi. Havuzun yanındaki boş alanda durdu. Arabadan indiler. Büyük bir bahçenin ortasına inşa edilmiş iki katlı binanın etrafını dolanan balkonu gördü. Giriş kısmındaki balkonun tavanındaki lambanın yaydığı ışık bahçenin içini hafifçe aydınlanmaktaydı.

“Şakircan!”

“Buyrun, efendim!” 

“Buraya gel!” 

İçeriden koşup gelen cüssesi oldukça küçük bir adam elini uzatıp tokalaştı. Elini göğsüne koyup “Buyrun!” dedi.

“Yarına kadar misafirimizi size emanet ediyoruz. Sıkmazsınız, yormazsınız değil mi?”

“Baş üstüne.”

Abdurrahman bu gece gözünü kırpmadı. Bir tarafıyla mutluydu; içine çektiği hava ona sürekli olarak anasını, babasını hatırlatıyordu. Şakircan, demlediği çayı getirdi. Masanın üstünde her türlü şeker duruyordu. Biraz sohbet ettikten sonra, “Dinlenin isterseniz!” deyip Abdurrahman’ın yanından ayrıldı. Güzel bir ahşap kerevetteki yatağın üzerini örten bembeyaz nevresim geçirilmiş atlas yorganı kenarından açtı ama yatmadı. Yavaşça balkona çıktı. Gökteki yıldızlar bir yanıp bir sönüyor; latif bir rüzgâr esiyor, yaprakların hışırtısı gâh güçleniyor gâh azalıyordu. Uzaktan çekirgelerin cırıltısı, kurbağaların vırıltısı işitiliyordu. Bunların hepsi adeta onu hatıraların kucağına çağırıyordu.

…Saliya ile duvar komşusuydular. Birlikte sığır otlatmış, beraber mektebe gitmişlerdi. Abdurrahman’ın babasından daha savaşın başlarında kara haber geldi. Anası bu derdi kaldıramadı. Bir başına kalan Abdurrahman’a Saliya’nın anası kol kanat germiş, onun gönlünü hoş tutmaya çalışmıştı. Lakin Abdurrahman buralara sığamadı. Sahipsiz eve giremiyordu. Anası çıkıp gelecekmiş gibi hissediyor, sanki onun yolunu gözlüyordu. Çekip gitti. Ne iş bulursa çalıştı. Abdurrahman’a o zamanlar en doğrusu gitmekmiş gibi geldi. Yük taşıdı, kömür çekti… Zaman içinde Taşkent’e yerleşti. Oradan askere gitti. Tekrar döndü, işe girdi. İyi insanların tavsiyesiyle gece okulunda okudu. Sonra üniversiteye girdi. Evlenip barklandı, geçim derdine düştü ve hepten buraya yerleşti. Yaşıtlarının torunu oldu. O daha geç evlendiği için kızını yeni gelin etmiş, henüz oğul evlendirmemişti. Saliya “Torunlarım var.” dedi. Bir zamanlar o, narin bir kızdı. Anaları birbirlerine gâh dünür, gâh elti diye seslenirdi. Baltayeva… Kocasının soyadını almış. Yatağına uzandığında horozlar da yeni ötmeye başlamıştı.

Önce araba sesi duyuldu. Kapıları açılıp kapandıktan sonra birinin sesi işitildi. Abdurrahman gözünü açtı. Hava ağarmaya başlamıştı. Seher vaktinin sessizliğini bir süre sonra tekrar bir araba sesi bozdu. Yerinden kalktığında pencereden kapıya doğru gelen arabayı gördü. Havluyu omzuna atıp elini yüzünü yıkamaya gitti. Şakircan koşarak geldi.

“Rahat uyudunuz mu?” 

“Sağ olun. Birisi mi geldi?”

“Başkan Hanım kanal tarafına bilgi almaya gitti. ‘Geleceğim, beklesin!’ dediler. Çok erken kalkmışsınız ya!”

“Bu civarda dere vardı.”

“He, var, var.”

“Arkasında, yukarıda kabristan vardı.”

“Şimdi de var.”

Abdurrahman elini yüzünü yıkadı, giyinip çıktı.

“Aa, misafir! Hayırdır?”

“Çabucak gelirim.”

Şakircan galiba o anda anladı. Mahzun bir sesle “Kahvaltı yapsanız iyi olurdu!” dedi. 

“Gelince.”

Kabristana vardığında ortalık aydınlanmıştı. Kurumuş otlara basarak kabirlerin arasından yavaş yavaş tepeye çıkıyordu. Yamaçta durup etrafa baktı. Hangi taraftaydı? Sağdan gitmesi gerekir. Bazı kabirlere mermer taşlar dikilmişti, bazılarında hiçbir şey yoktu. Taştan, kerpiçten işaret konulanlar da vardı. Bazılarında o da yoktu. Tahmin ettiği yere geldi. İzi kalmış mıydı? Bunca yıl, başına hiç kimse gelmeyince kalır mıydı? Aklından bunlar geçiyor, gözleri onu arıyordu. Etrafı ağaçlarla çevrilmiş küçücük bir kabrin baş tarafındaki yazıyı gördü. Anasınınkiyle yazılı olan ad da soyadı da aynıydı. “Acele etme, bu onun, sonuçta.” diye düşündü. Tekrar yazıya baktı. Evet, doğduğu, öldüğü yılı da aynı. Kim, kim yaptırmış bunu? Yine etrafa baktı. Evet, tam orada duruyor. Hıçkırıklara boğuldu. Kabrin yanına diz çöktü. Abdurrahman o anda sanki anasının yüzündeki her bir çizgiyi görüyordu.

“Anacığım… Geldim. Anacığım, affedin beni! Anam… Ben de evlat mıyım? Affedin!”

Onun bu tarafa geçtiğini gören ihtiyar bekçi uzunca bir süre onu kendi hâline bıraktı. Bir anda teskin olmayacağı için bir süre sonra yutkunup öksürerek yavaş yavaş onun yanına geldi. Çöküp oturdu, Kur’an okumaya başladı. Fatiha okuyup ellerini yüzüne sürdükten sonra bu tanımadığı adama sakince ve soru soran bakışla baktı.

“Bu mezarı kim yaptırdı? Biliyor musunuz?”

“Biliyorum. Başkan yaptırdı. Siz neyi oluyorsunuz?”

Abdurrahman cevap vermek yerine yavaşça iç çekip başını eğdi.

“Kalkın, çok oturdunuz. Ne yapalım, dünyanın düzeni böyleymiş.”

Abdurrahman yerinden kalktı ve yüreği daralmış gibi dönüp tekrar arkasına baktı. 

İhtiyar bekçi “İşte, Başkan’ın kendisi de geliyor.” dedi. 

Abdurrahman hızla dönüp aşağı tarafa baktı. Dere boyunda mavi renkli bir araba duruyordu. Saliyahan, atlas elbisesinin eteğini bir eliyle hafifçe tutarak onun olduğu tarafa doğru geliyordu. 

1974 


 

[1]  Saide Zunnunova [Saida Zunnunova/ Саида Зуннунова] (Andican, 1926- Taşkent, 1977): Andican Eğitim Enstitüsünde (Andijon O‘qituvchilar Instituti) öğrenim gören Zunnunova çeşitli okullarda öğretmenlik yapmış, gazete dergilerin edebiyat bölümlerinde çalışmıştır. İlk şiiri 1935 yılında yayımlanan Zunnunova, Orta Asya Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesini bitirdikten sonra Gulxan dergisinde, O‘zbekiston Madaniyati gazetesinde çeşitli yayınevlerinde çalışmış; Özbekistan Yazarlar Birliğinde de danışman olarak görev yapmıştır. Şiir kitapları Qizingiz Yozdi [Kızınız Yazdı] (1948), Yangi She’rlar [Yeni Şiirler] (1950), Gullar Vadiysi [Çiçek Vadisi] (1954), Qizlarjon [Can Kızlar] (1967)dır. Mensur eserler de yazan Zunnunova’nın bu eserlerindeki kahramanlar daha ziyade kadınlardır. Emekçilerin hayatları, sevgi, aile gibi konularda yazdığı hikâyelerinin yer aldığı eserleri Gulbahor [Gülbahar] (1956), Gulxan [Gülhan] (1958), Olov [Alev] (1962), Odamlar Orasida [İnsanlar Arasında] (1965), Ko‘chalar Charog‘on [Caddeler Aydınlık] (1965), Bo‘ylaringdan O‘rgilay [Boyuna Kurban Olayım] (1972)dir.

[2]  Dr. Öğr. Üy., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü

[3]  Samsa veya samsa böreği: Güney Asya ülkelerinde çokça tüketilen, Portekiz ve Doğu Afrika'ya da yayılmış bir börek çeşidi.

[4]  Sovyetler Birliğinde İtalyan Fiat 124’ün kasasına benzetilerek Lada’nın 1979 yılında üretilen VAZ-2101 model arabasının daha çok bilinen adı. Rusya’da halk arasında bu otomobil “Ciguli” olarak adlandırılmıştır.

[5]  Sovyetler Birliğinin Mercedes’i olarak adlandırılan ve bu dönemde siyasetle meşgul olanlarla gizli servis ajanlarının kullandığı lüks, Rus otomobili markası.

[6]  Et, kuru soğan, havuç, acı biber, domates, patates ve pirinç kullanılarak hazırlanan sulu yemek.

[7]  Özbek düğünlerinin geleneksel bir parçası olarak icra edilen koşuklardır. Gelinin kız evinden uğurlanması sırasında “yâr yâr” (yor yor/ ёр-ёр) koşuğu söylenir. Bu türün icra edilme yeri, usulü, icracıları yöresel farklılıklar gösterir. Özbekistan’da bazı bölgelerde kız tarafının dilbaz kadınları tarafından icra edilirken bazı yerlerde hem kız hem de erkek tarafının temsilcileri atışma şeklinde icra ederler. Bu koşukların konu dairesi oldukça geniştir. Bunlarda düğün olan evin özellikleri övülür; evlat yetiştirmenin zor ama çok önemli olduğu, anne ve babanın hayattaki muratlarının en önemlisini çocuklarının mürüvvetini görmek olduğu mahir bir şekilde dile getirilir; gelin ve damadın güzel ahlakına, akıllı ve basiret sahibi olduklarına dikkat çekiler ve onların mutlu olmaları temenni edilir. (Маматқул Жўраев, “Чимилдиғинг Чип-Чинор (Ёр-Ёрлар)”, Ой Олдида Бир Юлдуз (Ўзбек Халқ Маросим Қўшиқлари), Ғафур Ғулом Номидаги Адабиёт Ва Санъат Нашриёти, Тошкент, 2000.)

[8]  Üflemeli bir çalgı türü.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 162. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 162. Sayı